1857 Ayaklanması ve Urdu Şiirinde Delhi'ye Ağıt

Prof. Dr. Halil Toker

1857 yılı Hindistan tarihinin kanlı sayfalarından biri olarak bilinir. Bu yıl, XVI. Yüzyıldan itibaren tüccar olarak bölgeye gelerek zamanla ülkedeki iç çatışmalar ve siyasî boşluklardan faydalanıp Hindistan’ı ele geçiren İngiliz yönetimine karşı, önderliğini İngiliz ordusunda görevli askerlerin yaptığı bir ayaklanma başlamıştı. “1857 Sipahi Ayaklanması” ya da bazı Pakistan ve Hindistan tarihçileri tarafından “I. Özgürlük Savaşı” şeklinde adlandırılan bu ayaklanmanın başlangıcı konusunda pek çok tez ileri sürülmüştür. Ancak 1857’ye gelinceye kadar geçen dönemde, bölge halkı, iktidarın yavaş yavaş yabancı bir gücün eline geçmesi ile üzerlerindeki baskıların artmasından iyice yılmış, diğer taraftan Hıristiyan misyonerlerinin yoğun faaliyetleri ve gittikçe kötüleşen iktisadî durumla patlama noktasına gelmişti. Anılan yıl İngiliz ordusunda dağıtılan yeni tüfeklerin kartuşlarında domuz ve inek yağının kullanıldığı söylentileri yayılınca Müslüman ve Hindu askerler, kartuşları kullanmayı reddetmişti. Tüfekleri kullanmayı reddeden askerlerin divân-ı harbe verilip cezalandırılmaları ise, bardağı taşıran son damla olmuş, 10 Mayıs’ta ayaklanan askerler İngiliz komutanlarını öldürerek Hindistan’ın o dönemki manevî başkenti Delhi’ye yürümüş ve 11 Mayıs’ta da Delhi’ye girerek Padişah II. Bahadır Şah Zafer (ö. 1862)’i ayaklanmanın önderi ilân etmişlerdi. Yaşlı padişah başlangıçta, bu teklifi kabul etmek istemediyse de sonradan razı olmuş, fakat ne ayaklanan askerleri kontrol edebilmiş, ne de 8 Haziran’da şehri kuşatan İngilizlere karşı mücadelede gerekli liderliği gösterebilmişti. Hatta Delhi’de yaşayan İngilizlerin kadın ve çocuklarıyla beraber öldürülmelerini dahi engelleyememişti. Nihayetinde üç, üç buçuk aylık bir muhasaranın ardından 14 Eylül’de şehre giren İngilizler, şehirde birkaç günlük sokak çatışmalarından sonra 19 Eylül’de Kal’e-yi Muallâ diye bilinen padişahın sarayını ele geçirmişler ve 331 yıldır Hindistan’ı yöneten Hint-Türk İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmışlardı.

Olayların gelişimi kısaca böyleydi ve tarihî hadiseler böylesine kolaylıkla kuru bir takım ifadelerle bir çırpıda özetlenebilirdi ancak, özetlenemeyen, belki de özetlenmemesi gereken, bir şehrin ve o şehrin halkının dramıydı ve bu dram Delhi ve halkı için İngilizlerin şehri ele geçirmesiyle başlayacaktı.

İngiliz kuvvetlerinin şehre hâkim olmaya başlamasıyla, fırsatı bulabilen masum şehir halkı Delhi’yi terk etmeye başladı. Şehirden kaçanlar ormanlara sığındı, ancak orada da haydut çeteleri tarafından soyuldu, hırpalandı ve hatta bazıları öldürüldü. Savaş sırasında İngilizlere sadakat göstermeleri sebebiyle güvenlik sertifikası verilenlerin dışında kalan ve ayaklanmanın hiçbir evresinde yer almadıkları için kendilerine dokunulmayacağını düşünerek kaçmayan şehir halkını ise beklemedikleri bir son beklemekteydi. Şehrin askerî valiliğine atanan Albay Browne askerlerine şehirde gördükleri herkesi tutup aileleriyle birlikte yanına getirmelerini emretti. Askerler de zorla evlere girerek insanları sürüler halinde albayın yanına götürmeye başladı. Erkeklerin sırtına kendi ev eşyaları yüklendi. Hayatları boyunca evlerinden çıkmamış, yolda yürümesini dahi bilmeyen Müslüman kadınlar, mahşerî kalabalık içinde kocaları ve oğullarının önünde düşe kalka ilerlemeye çalıştı. Yalpalayıp yere düşenler İngilizlerin emrindeki Hindistan vatandaşları tarafından tekmelendi, dipçiklendi ve hırpalandı. Kendi erkekleri onları kurtarmak için bir şey yapamamaktaydı. İşin acı tarafı bu zulmü yapanların arasında Müslüman Hint askerleri de bulunmaktaydı. Ancak onlar tarafından da din kardeşlerine hiçbir acıma gösterilmedi. Albayın yanına getirildiklerinde suçsuz oldukları düşünülenler, mallarına el konularak üzerlerindeki elbiseleriyle şehrin kapılarından dışarı çıkarıldılar. Orada da kendi vatandaşlarının oluşturduğu eşkıya çetelerinin saldırısına uğradı, ellerinde kalmış birkaç eşyayı hatta üzerlerindeki elbiseleri dahi kendilerinden zorla alındı.[1]

Şehre, düşman askerlerinin girdiğini duyan bazı kadınlar kaçamayacaklarını bildikleri için bunların elinden namuslarını kurtarmak maksadıyla evlatlarına sarılarak şehrin kuyularına atladı. Kuyulara atlayan kadınların sayısı o denli çoktur ki, bir süre sonra kuyulara atlayan kadınlar, kuyular daha önce atlayan kadınlarla dolduğundan, ölmedi, sağ kaldı. Fakat kuyudan çıkarılmak istendiklerinde “Bizi bırakın, bize el sürmeyin, ölelim!” diye askerlere yalvardı.[2]

Şehirde özellikle sağlıklı genç erkekler hedef seçilmekteydi. Hatta bu hengâmede suçlu suçsuz ayırımı da yapılmamaktaydı. Şehrin ünlü ulemâ, mutasavvıf, şair ve edebiyatçısının yaşadığı Çilân Sokağı’nın tüm halkı iplerle birbirine bağlanarak Camna Nehri’nin kenarındaki kumluk sahaya götürülerek kurşuna dizildi. Suçları ise mahallede evi bulunan Navâb Şemşîr Ceng’in oğlunun, evinin haremine zorla girmeye çalışan bir İngiliz’i durdurmaya çalışırken yaralamasıydı.

Şehirde bir katliam başını almış gidiyordu. Erkekler bir tarafa, kadınlar ve çocuklar da buna kurban gidiyordu. Durum öylesine korkunç bir hal almıştır ki, bazı İngiliz görevlileri dahi durumdan rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Bunlardan biri olan Lord Roberts Delhi’deki bir gününü şöyle anlatıyordu:

“Sabahleyin (şehrin) Lahor Kapısından Çândnî Çouk’a (şehrin en büyük meydanı) girdiğimizde şehir tam bir ölüler şehri gibiydi. Atlarımızın nallarının sesi dışında hiçbir ses duyulmamaktaydı. Sağ kalmış kimseyi görmedik. Yerde, sanki ölülerden müteşekkil bir yaygı serilmiş gibiydi. Ölülerin arasında can çekişenler bulunmaktaydı.

Biz ilerlerken, son derece kısık sesle konuşuyorduk. Sesimizden ölülerin uyanacağı korkusuna kapılmıştık. Bir tarafta cesetleri köpekler yiyor, diğer tarafta cesetlerin çevresine kümelenmiş akbabalar gagaladıkları cesetleri zevkle midelerine indirirken, bizim sesimizi duyunca birden bire havalanıyordu. Ürkütücü ve üzücü bir manzaraydı. Birçok ölü sanki yaşıyor gibiydi. Bazı ölülerin elleri yukarı doğru kalkmıştı, sanki bir yere işaret ediyorlardı.

Ölülerin bu durumu öylesine ürkütücüydü ki, hem biz hem de atlarımız dehşete kapılmıştık. Atlar ölüleri görünce kişniyor, şaha kalkıyordu. Cesetler yerlerde çürümekteydi. Onların çürümesiyle havaya tiksindirici bir koku yayılmaktaydı.”[3]

Şehrin ele geçirilmesini takip eden ilk haftalardan sonra dahi bu katliam devam etti. Suçlu suçsuz ayrımı yapılmaksızın insanlar katledilmekteydi. Kaçıp saklanabilenler ise muhbirler sayesinde kısa sürede yakalanıp ya hapishanelere gönderiliyor ya da kurşuna dizilerek veya asılarak idam ediliyorlardı. Pipal denilen iri gövdeli sağlam dalları olan Hindistan’a ait ağaçların dalları asılmış insanlarla doluydu. İdamlar öylesine seri bir hal almıştı ki, artık yakalananlar fillerin üzerine dörder beşer oturtularak işlem yerine getirilmekteydi. Fakat bu tür idamlar dahi Müslümanların gözünü korkutamamıştı. Bunun üzerine İngilizler bunun da çaresini bulmuşlardı. Çare şuydu; en korkulan idam şekli olarak kabul edilen suçluları top önüne bağlayarak idam.

Artık, bir zamanlar padişah ve şehzadelerin sokaklarında gururla dolaştıkları, çarşı pazarlarında şehir halkının hararetle alış veriş yaptıkları, saray ve köşklerden neşeli müzik seslerinin duyulduğu, medrese ve okullarında dinî ve dünyevî ilimlerin öğretildiği, dervişlerin dergâhlarında uzlete çekildiği, sokaklarında çocukların neşe ile koşuşturdukları bir şehir tam bir mezbahaya dönmüştü. Şimdi şehrin sokaklarından insan cıvıltıları değil, can çekişen insanların iniltileri, köpek ulumaları ve akbabaların menhus sesleri duyulmaktaydı. Hindistan tacının mücevheri olan bir şehir artık bir harabe halindeydi.

Tabiî ki bu içler acısı duruma bizzat şahit olan o günlerin Hintli şairleri, özellikle Hindistan ve Pakistan’ın kültür dili Urduca ile kaleme aldıkları şiirlerinde bu durumu etkileyici bir şekilde yansıtmıştı. Her ne kadar cezalandırılmak korkusuyla çoğu şiirlerini son derece temkinli ve özenle seçilmiş kelimelerle yazmışlarsa da bu şiirlerinde şehrin başına gelenler en derin şekliyle ifadesini bulmuştu. Artık yıkılmış, yakılmış adeta ölü bir şehir haline gelmiş şehrin yası tutulmaktaydı ve artık Delhi şehri için ağıtlar yakılmaktaydı!

Urdu dilinin en önde gelen şairlerinden Mirzâ Esedullah Han Gâlib (ö. 1869), İngilizlerle karşı dostane tavırları ile tanınan biriydi. Gâlib ve ailesi ayaklanmada İngilizlere yardımcı olan Patiala Racası Nârândar Singh’in, yaşadıkları mahalleyi koruma altına alması sayesinde bu hengâmeden kurtulabilmişti. Lâkin aklî dengesi bozuk kardeşi Yusuf Mirzâ İngiliz askerleri tarafından öldürülmüştü. Urdu şiirini sanatsal ve felsefî açıdan en üst seviyesine ulaştırdığı genel kabul gören bu büyük şair, o zor günleri bir şiirinde şöyle anlatmaktaydı:

 

Bugün İngiliz silahşorları

Her aklına geleni yaptığından,

Ödü patlıyor insanın

Evden pazara çıkarken,

Meydan denilen yer mezbahaya dönmüş

Evimiz sanki bizim için bir zindan,

Delhi şehrinin zerre zerre toprağı

Susamış bekliyor Müslüman’ın kanını,

Ne buradan kimse oraya gidebiliyor

Ne de buraya gelebiliyor kimse oradan,

Hadi farz edeyim ki bir araya geldik

Derdimize ağlamak dışında ne çıkar bundan?

İçimizdeki yaraların ateşiyle

Şikâyet eder dururuz bazen,

Ağlayan gözlerin macerasını

İnleyerek anlatırız gizliden gizliye,

Ey Rabbim! Böyle buluşmalarla

Ayrılık derdi hiç silinir mi kalpten?[4]

Mirza Galib’in yukarıdaki şiirinde kullandığı “meydan” yani şehrin ortasında yer alan “Çândnî Çouk”un bir “maktel”e diğer bir tabirle “mezbahaya” dönüştüğü ifadesi, şehrin içine düştüğü korkunç durumu açıkça ortaya koymaktaydı. Yine şairin “Delhi’nin zerre zerre toprağının Müslüman’ın kanına susamış bekliyor olduğunu” söylemesi ise ayaklanmanın Hindu ve Müslüman askerlerin birlikte başlatıp sürdürdükleri bir hareket olmasına rağmen, daha sonra faturanın sadece Müslüman ahaliye çıkarıldığının göstergesidir. Yine “buluşmaların ayrılık derdini kalpten silemeyeceği” yönündeki sözler de şehirde içine düşülen çaresizliği gözler önüne sermektedir.

Hint-Türk İmparatorluğu’nun son temsilcisi II. Bahâdır Şah Zafer de dönemin önde gelen şairleri arasındaydı. Ayaklanmanın bizzat merkezinde yer alan ve ayaklanmanın belki de başarısızlığa uğramasının ağır yükünü üzerinde taşıyan Bahâdır Şah için, tabiîdir ki, halkının katliamdan geçirilmesi ve çok sevdiği şehrin bir harabeye dönüşmesi, diğer şairlere nispetle daha acı verici ve ruhen yıkıcı bir etki göstermiş olmalıdır. Üstelik 19 Eylül 1857’de oğulları ve hanımlarıyla sığındığı Hümayun Şah’ın türbesinden çıkarak, İngiliz komutan Hodson’ın canlarına dokunulmayacağı güvencesi üzerine teslim olmalarına rağmen ayaklanmanın başladığı sırada sarayda öldürülen İngiliz kadın ve çocukların intikamını almayı kafasına koymuş Hodson, veliahdı Mirzâ Moğol ve diğer şehzadelerin şehrin kapısında kurşuna dizdirilmişti. Ardından da adı geçen şahıs şehzadelerin kanlarını içmiş ve cesetleri şehir sokaklarında yerlerde sürüklemişti.[5] Bir baba olarak, tüm bunların, Bahâdır Şah üzerinde yaptığı etkileri tahmin etmek pek de zor olmayacaktır. Ayaklanmanın lideri olmakla suçlanan ve kendi sarayında kurulan bir mahkemede yargılanarak günümüz Birmanya/Myanmar’ının başkenti Rangun’a sürgün edilen Bahâdır Şah, her ne kadar kendisine kağıt ve kalem yasağı uygulanmışsa da, tutuklu bulunduğu sırada bazen yanmış kömürlerle duvarlara şiirlerini yazarak, bazen mırıldanarak[6] halkının ve kendinin, özetle Delhi şehrinin çektiklerini şiirlerine yansıtmıştır. Zafer’in aşağıda çevirisi verilen gazelinde de dönemin diğer şairlerinin şiirlerinde görülen İngiliz yöneticilerin intikam duygularıyla Hintlilere karşı yaptıkları acımasız uygulamalar yıkım ve katliam kendini şöyle göstermektedir.

 

Birden bire hava tersine döndü, kalmadı gönlümde karar

Bu zulmü nasıl edeyim beyan? Sinem gamımla paramparça

Şu Hint ahalisi mahvoldu, ne cefalar çektirildi onlara anlat hele

Dönemin yöneticileri kimi gördüyse, dedi ki lâyıktır bu da asılmaya

Suçsuz insanlar idam edildiler ancak

Yetmedi bu da şahadet getirenlere olan kızgınlığı azaltmaya

Delhi bir şehir değil, adeta çayır çimendi, her yerde barış hüküm sürerdi

Tüm unvanları alındı ondan, artık döndü bir yıkıntıya

Bu durum Hakkın bir cilvesi, herkes bu zor duruma müptela

Bahar hazana döndü, bahar denilmeye başlandı şimdi hazana

Gece gündüz çiçekler içinde yaşayanlar lâyık mı gam dikenine katlanmaya?

Alın, çelenk yerine diye, esaret halkası geçirildi boyunlarına

Ne çimenlerin altına defnedildiler, ne de kefene sarıldılar

Ne vatan nasipleri oldu, ne de bir taş dikildi mezarlarına

Tüm caddelerde matem var, kısmetin bozuluşunu nasıl anlatayım?

Ne o taç kaldı, ne o taht; ne o şah kaldı ne ülke ardımda

Başkalarına iyi davrananlara bak nasıl davranılıyor

Feleğin zulmünden sıkıntıdalar, kalmadı üzerlerinde giyecek eşya

Bu tenim benin üstümde vebal, ölmekten korkmuyorum da,

Gönlümü parçalasan gam çıkar ondan, yaşamım sadece bir yük bana

Ne korkarsın ey Zafer, kıyametten, Hakkın istediği oldu burada

Bizim vesilemiz peygamberimiz, onun şefaati yeter bana[7]

 

Zafer gibi Delhi’deki ölümleri şiirinde aksettiren dönemin önemli şairlerinden Kurbân Ali Beg Sâlik ise “Der Beyân-i Emvât ki Ba’d Zemâne-yi Gadr Vâki’ 1273 Hicrî Rû-dâde” (1273 h.’de Başlayan Ayaklanmadan Sonra Meydana Gelen Ölümlerin Beyanı) adlı manzumesinde “Ölüm pazarının hareketliliğini gören Ölüm meleği bile bir an huzura kavuşamaz!”[8] diyerek Delhi’deki katliamın boyutlarına işaret etmektedir. Aynı şiirin devamında “Her yerde ölü yığınları var, herkesin ağzında âh û figân.” ve “Bir kabre yüzlerce ölü konuldu, yer darlığından kavga ediyorlar.”[9] şeklindeki beyitleriyle de bu durumu vuzuha kavuşturmaktadır. Aynı şiirin bir başka beytinde ise “Kafileler halinde niye gitti halk, yokluk ülkesinde var mı ki o kadar yer!”[10] ifadesiyle o günlerde Delhi’de neler olduğunu açığa vurmaktadır.

Delhi’ye ağıt yakan bir başka şair de şehrin ileri gelen ailelerinden birine mensup meşhur âlim Mustafa Han Şifte (ö. 1869)’dir. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra tüm mal varlığına el konularak yedi yıl hapiste kalan Şifte “Zavâl-i Bahâdur Şâh Zafar aur Dihlî ki Barbâdî par” [11] (Bahâdır Şah Zafer’in Zevâli ve Delhi’nin Yıkılması Hakkında) adlı manzumesinde: “Ah Delhi. ah Delhi’nin gönlü şâd halkı! Cennettesiniz ama yüreğiniz Delhi için çarpıyor.” diyerek ölen Delhilerin, cennette bulunsalar dahi kendi şehirleri için endişelenmeye devam ettiklerini belirttikten sonra: “Eğer kendilerine söylenmese. Delhililer bile buranın Delhi olduğuna şüphe ederler!” ve “Delhi cansız bir ceset, cansız ceset ne demek? Hâk ile yeksan olmuş. Delhi’yi canlandıranlar kaybetmiş canlarını.” diyerek Delhi’deki yıkımı ve ölümleri anlatmaya çalışmıştır.

Delhi için göz yaşları akıtan diğer bir şair de Navab Mirzâ Han İbrahim Dâğ (ö. 1905)’dır. O da aşağıdaki terci-i bend tarzında yazdığı şiirinde, yıkılan, yok olan Delhi ve halkının durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir: Tabiî Dâğ, ifadelerinde daha keskin ve açıktır. O, bir taraftan Delhi şehri ve halkı için göz yaşı akıtırken, bu talihsiz günler için Hakka serzenişte de bulunmaktadır:

 

Gök, yer ve melekler için azizdi Delhi

Cennet bahçeleri içinde seçilmiş yerdi Delhi

Dünyada eşi benzeri olmayan bir kentti Delhi

Dikkatle bakıldığında rüya gibiydi Delhi

Bir uğursuz baktı sanki nergis bahçelerine,

Bilmem ki, kim nazar etti bu güzelim şehre?

Felek, kahrını gösterdi, yakıp yıktı da gitti

Namus perdesini tümden yırttı attı da gitti

Ansızın bir cihanı helâk edip de gitti

Özetle binlerce evi toprağa katıp da gitti

Mehtap misali yüzler güneş altında yandı

Gül yaprakları dikenlere zorla takılıp kaldı

Yaşla dolu göz gibi kan pınarları akıyor

Su kabarcıkları gibi kafatasları patlıyor

Berduş gönül misali evler yağmalanıyor

Bu haşr yerinde tövbeye cevap, cezayla veriliyor

Adalet isteyene, kılıçla hesap sorulur oldu

Günahsızların boynuna artık ip geçirilir oldu

Yeryüzünün hâline gökyüzü kan ağlıyor

Ayrı düşen sahibi için evler ağlıyor

Çoluk çocuk, kadın yaşlı herkes ağlıyor

Özetle bu şehir için tüm bir cihân ağlıyor

Tufan koptu denilse de bu yeterli gelemez

Nuh’un gemisi dahi batar burada, yüzemez

Gül kokusu gibi, çemen ehli, çemeni bıraktı gitti

Terk etti vatanını garipler, vatandan çekti gitti

Sorma hiç, yaşayanlar nasıl göçüp de gitti

Kıyamet mi var? Ölüler kefenden çıkıp gitti

Güvenli yer arayan, çıkar yol bulamadı

Öyle bir gazaptı ki, Hak kapısı kapandı

Ay yüzlülerin rengi bir ben gibi karardı

Yeni fidanların servi boyu büküldü, ağlamaklı

Feryatlar, inlemeler doldurdu dudakları

Delhililerin hali gerçekten pek acıklı

Murat isteyen kişi muradına ermedi

Ölüm dileyenin duası kabul görmedi

Nüktedanların peşinde sorgucular var şimdi

Hatipleri idam için aramaktalar şimdi

Gençlerin artık burada var sadece bir işi

Zindana kapatılmak bekliyor hepsini

Kalem ve kılıç ehlinin hâli böyle perişan olunca

Olgunluk neden perişan halde düşmesin yollara?

Bu kötü kısmet bize gazaptan mı geliyor?

Artık yakut ve mücevher taş kesiliyor

Biri bir arpa istese, harman tutuşuveriyor

Susayıp su istesek nehir çöle dönüyor

Âb-ı Hayat içersek zehre dönüşüyor

Hak rahmeti dilesek gökten gazap yağıyor![12]

 

Buraya kadar aktarılanlar, 1857 Ayaklanmasından sonra Delhi’de yaşananların sadece bir kısmıydı. Bu ölüm ve yıkımların dışında insanların ayaklanma sırasında ve ardından çektikleri acı ve sıkıntılar Hindistanlılar üzerinde derin izler bırakmış, sözlü ve yazılı yolla nesillerden nesillere aktarılan bu olaylar şiir başta olmak üzere edebiyatın diğer türlerinde de yıllarca kendini göstermişti. Bizim, bu çalışmamızda incelemeye çalıştığımız sadece Delhi şehri ve halkının başına gelenlerin Urdu şiirine yansımalarıdır. Delhi gibi Hindistan’ın büyük şehirlerinden Lakhnov’da ve daha birçok şehir, kasaba ve köyde de Delhi’deki türden olaylar yaşanmış, acılar çekilmiş ve bunlar için de ağıtlar yakılmıştır.


* Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Urdu Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.

[1] Miyân Muhammed Şefî’, 1857-Pahlî Cang-i Âzâdî, Lahor 1957, s. 215.

[2] Miyân Muhammed Şefî’, 1857, s. 216.

[3] Miyân Muhammed Şefî’, 1857, s. 217-218.

[4] Gulâm Resûl Mihr, Hutût-i Gâlib, Lahor 1982, s. 48-49.

[5] Eslem Perviz,.Bahâdır Şah Zafar, Karaçi 1989, s. 120-124.

[6] Tebessüm Kâşmîrî, Urdu Adab ki Târîh (İbtidâ sey 1857 tak), Lahor 2003, s. 781.

[7] Bahâdır Şah Zafer, Divân-i Zafar, (der. M. A. Nâz), Lahor trsz., s. 107-108.

[8] Kurbân Ali Beg Sâlik, Kulliyât-i Sâlik, (der. Kelb Ali Han Fâik), Lahor 1966, s. 638.

[9] a. g. e., s. 638.

[10] a. g. e., s. 639.

[11]  Muhammed Mustafa hân Şifte, Kulliyât-ı Şifta, Lahor 1965, s. 194-196.

[12] Cân Nisâr Ahter, Hindûstân Hamârâ-Urdu Zabân ki Kavmî Nazmûn ka İntihâb, Delhi 1974, c. II, s. 94-96.

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com