1857
Ayaklanması ve Urdu Şiirinde Delhi'ye Ağıt
Prof. Dr. Halil Toker
1857 yılı Hindistan tarihinin kanlı sayfalarından biri olarak bilinir. Bu yıl, XVI. Yüzyıldan itibaren tüccar olarak bölgeye gelerek zamanla ülkedeki iç
çatışmalar ve siyasî boşluklardan faydalanıp Hindistan’ı ele geçiren İngiliz
yönetimine karşı, önderliğini İngiliz ordusunda görevli askerlerin yaptığı bir
ayaklanma başlamıştı. “1857 Sipahi Ayaklanması” ya da bazı Pakistan ve Hindistan
tarihçileri tarafından “I. Özgürlük Savaşı” şeklinde adlandırılan bu
ayaklanmanın başlangıcı konusunda pek çok tez ileri sürülmüştür. Ancak 1857’ye
gelinceye kadar geçen dönemde, bölge halkı, iktidarın yavaş yavaş yabancı bir
gücün eline geçmesi ile üzerlerindeki baskıların artmasından iyice yılmış, diğer
taraftan Hıristiyan misyonerlerinin yoğun faaliyetleri ve gittikçe kötüleşen
iktisadî durumla patlama noktasına gelmişti. Anılan yıl İngiliz ordusunda
dağıtılan yeni tüfeklerin kartuşlarında domuz ve inek yağının kullanıldığı
söylentileri yayılınca Müslüman ve Hindu askerler, kartuşları kullanmayı
reddetmişti. Tüfekleri kullanmayı reddeden askerlerin divân-ı harbe verilip
cezalandırılmaları ise, bardağı taşıran son damla olmuş, 10 Mayıs’ta ayaklanan
askerler İngiliz komutanlarını öldürerek Hindistan’ın o dönemki manevî başkenti
Delhi’ye yürümüş ve 11 Mayıs’ta da Delhi’ye girerek Padişah II. Bahadır Şah
Zafer (ö. 1862)’i ayaklanmanın önderi ilân etmişlerdi. Yaşlı padişah
başlangıçta, bu teklifi kabul etmek istemediyse de sonradan razı olmuş, fakat ne
ayaklanan askerleri kontrol edebilmiş, ne de 8 Haziran’da şehri kuşatan
İngilizlere karşı mücadelede gerekli liderliği gösterebilmişti. Hatta Delhi’de
yaşayan İngilizlerin kadın ve çocuklarıyla beraber öldürülmelerini dahi
engelleyememişti. Nihayetinde üç, üç buçuk aylık bir muhasaranın ardından 14
Eylül’de şehre giren İngilizler, şehirde birkaç günlük sokak çatışmalarından
sonra 19 Eylül’de Kal’e-yi Muallâ diye bilinen padişahın sarayını ele
geçirmişler ve 331 yıldır Hindistan’ı yöneten Hint-Türk İmparatorluğu’nu ortadan
kaldırmışlardı.
Olayların gelişimi kısaca böyleydi ve tarihî hadiseler böylesine kolaylıkla kuru
bir takım ifadelerle bir çırpıda özetlenebilirdi ancak, özetlenemeyen, belki de
özetlenmemesi gereken, bir şehrin ve o şehrin halkının dramıydı ve bu dram Delhi
ve halkı için İngilizlerin şehri ele geçirmesiyle başlayacaktı.
İngiliz kuvvetlerinin şehre hâkim olmaya başlamasıyla, fırsatı bulabilen masum
şehir halkı Delhi’yi terk etmeye başladı. Şehirden kaçanlar ormanlara sığındı,
ancak orada da haydut çeteleri tarafından soyuldu, hırpalandı ve hatta bazıları
öldürüldü. Savaş sırasında İngilizlere sadakat göstermeleri sebebiyle güvenlik
sertifikası verilenlerin dışında kalan ve ayaklanmanın hiçbir evresinde yer
almadıkları için kendilerine dokunulmayacağını düşünerek kaçmayan şehir halkını
ise beklemedikleri bir son beklemekteydi. Şehrin askerî valiliğine atanan Albay
Browne askerlerine şehirde gördükleri herkesi tutup aileleriyle birlikte yanına
getirmelerini emretti. Askerler de zorla evlere girerek insanları sürüler
halinde albayın yanına götürmeye başladı. Erkeklerin sırtına kendi ev eşyaları
yüklendi. Hayatları boyunca evlerinden çıkmamış, yolda yürümesini dahi bilmeyen
Müslüman kadınlar, mahşerî kalabalık içinde kocaları ve oğullarının önünde düşe
kalka ilerlemeye çalıştı. Yalpalayıp yere düşenler İngilizlerin emrindeki
Hindistan vatandaşları tarafından tekmelendi, dipçiklendi ve hırpalandı. Kendi
erkekleri onları kurtarmak için bir şey yapamamaktaydı. İşin acı tarafı bu zulmü
yapanların arasında Müslüman Hint askerleri de bulunmaktaydı. Ancak onlar
tarafından da din kardeşlerine hiçbir acıma gösterilmedi. Albayın yanına
getirildiklerinde suçsuz oldukları düşünülenler, mallarına el konularak
üzerlerindeki elbiseleriyle şehrin kapılarından dışarı çıkarıldılar. Orada da
kendi vatandaşlarının oluşturduğu eşkıya çetelerinin saldırısına uğradı,
ellerinde kalmış birkaç eşyayı hatta üzerlerindeki elbiseleri dahi kendilerinden
zorla alındı.
Şehre, düşman askerlerinin girdiğini duyan bazı kadınlar kaçamayacaklarını
bildikleri için bunların elinden namuslarını kurtarmak maksadıyla evlatlarına
sarılarak şehrin kuyularına atladı. Kuyulara atlayan kadınların sayısı o denli
çoktur ki, bir süre sonra kuyulara atlayan kadınlar, kuyular daha önce atlayan
kadınlarla dolduğundan, ölmedi, sağ kaldı. Fakat kuyudan çıkarılmak
istendiklerinde “Bizi bırakın, bize el sürmeyin, ölelim!” diye askerlere
yalvardı.
Şehirde özellikle sağlıklı genç erkekler hedef seçilmekteydi. Hatta bu hengâmede
suçlu suçsuz ayırımı da yapılmamaktaydı. Şehrin ünlü ulemâ, mutasavvıf, şair ve
edebiyatçısının yaşadığı Çilân Sokağı’nın tüm halkı iplerle birbirine bağlanarak
Camna Nehri’nin kenarındaki kumluk sahaya götürülerek kurşuna dizildi. Suçları
ise mahallede evi bulunan Navâb Şemşîr Ceng’in oğlunun, evinin haremine zorla
girmeye çalışan bir İngiliz’i durdurmaya çalışırken yaralamasıydı.
Şehirde bir katliam başını almış gidiyordu. Erkekler bir tarafa, kadınlar ve
çocuklar da buna kurban gidiyordu. Durum öylesine korkunç bir hal almıştır ki,
bazı İngiliz görevlileri dahi durumdan rahatsızlık duymaya başlamışlardı.
Bunlardan biri olan Lord Roberts Delhi’deki bir gününü şöyle anlatıyordu:
“Sabahleyin (şehrin) Lahor Kapısından Çândnî Çouk’a (şehrin en büyük meydanı)
girdiğimizde şehir tam bir ölüler şehri gibiydi. Atlarımızın nallarının sesi
dışında hiçbir ses duyulmamaktaydı. Sağ kalmış kimseyi görmedik. Yerde, sanki
ölülerden müteşekkil bir yaygı serilmiş gibiydi. Ölülerin arasında can
çekişenler bulunmaktaydı.
Biz ilerlerken, son derece kısık sesle konuşuyorduk. Sesimizden ölülerin
uyanacağı korkusuna kapılmıştık. Bir tarafta cesetleri köpekler yiyor, diğer
tarafta cesetlerin çevresine kümelenmiş akbabalar gagaladıkları cesetleri zevkle
midelerine indirirken, bizim sesimizi duyunca birden bire havalanıyordu.
Ürkütücü ve üzücü bir manzaraydı. Birçok ölü sanki yaşıyor gibiydi. Bazı
ölülerin elleri yukarı doğru kalkmıştı, sanki bir yere işaret ediyorlardı.
Ölülerin bu durumu öylesine ürkütücüydü ki, hem biz hem de atlarımız dehşete
kapılmıştık. Atlar ölüleri görünce kişniyor, şaha kalkıyordu. Cesetler yerlerde
çürümekteydi. Onların çürümesiyle havaya tiksindirici bir koku yayılmaktaydı.”
Şehrin ele geçirilmesini takip eden ilk haftalardan sonra dahi bu katliam devam
etti. Suçlu suçsuz ayrımı yapılmaksızın insanlar katledilmekteydi. Kaçıp
saklanabilenler ise muhbirler sayesinde kısa sürede yakalanıp ya hapishanelere
gönderiliyor ya da kurşuna dizilerek veya asılarak idam ediliyorlardı. Pipal
denilen iri gövdeli sağlam dalları olan Hindistan’a ait ağaçların dalları
asılmış insanlarla doluydu. İdamlar öylesine seri bir hal almıştı ki, artık
yakalananlar fillerin üzerine dörder beşer oturtularak işlem yerine
getirilmekteydi. Fakat bu tür idamlar dahi Müslümanların gözünü korkutamamıştı.
Bunun üzerine İngilizler bunun da çaresini bulmuşlardı. Çare şuydu; en korkulan
idam şekli olarak kabul edilen suçluları top önüne bağlayarak idam.
Artık, bir zamanlar padişah ve şehzadelerin sokaklarında gururla dolaştıkları,
çarşı pazarlarında şehir halkının hararetle alış veriş yaptıkları, saray ve
köşklerden neşeli müzik seslerinin duyulduğu, medrese ve okullarında dinî ve
dünyevî ilimlerin öğretildiği, dervişlerin dergâhlarında uzlete çekildiği,
sokaklarında çocukların neşe ile koşuşturdukları bir şehir tam bir mezbahaya
dönmüştü. Şimdi şehrin sokaklarından insan cıvıltıları değil, can çekişen
insanların iniltileri, köpek ulumaları ve akbabaların menhus sesleri
duyulmaktaydı. Hindistan tacının mücevheri olan bir şehir artık bir harabe
halindeydi.
Tabiî ki bu içler acısı duruma bizzat şahit olan o günlerin Hintli şairleri,
özellikle Hindistan ve Pakistan’ın kültür dili Urduca ile kaleme aldıkları
şiirlerinde bu durumu etkileyici bir şekilde yansıtmıştı. Her ne kadar
cezalandırılmak korkusuyla çoğu şiirlerini son derece temkinli ve özenle
seçilmiş kelimelerle yazmışlarsa da bu şiirlerinde şehrin başına gelenler en
derin şekliyle ifadesini bulmuştu. Artık yıkılmış, yakılmış adeta ölü bir şehir
haline gelmiş şehrin yası tutulmaktaydı ve artık Delhi şehri için ağıtlar
yakılmaktaydı!
Urdu dilinin en önde gelen şairlerinden Mirzâ Esedullah Han Gâlib (ö. 1869),
İngilizlerle karşı dostane tavırları ile tanınan biriydi. Gâlib ve ailesi
ayaklanmada İngilizlere yardımcı olan Patiala Racası Nârândar Singh’in,
yaşadıkları mahalleyi koruma altına alması sayesinde bu hengâmeden
kurtulabilmişti. Lâkin aklî dengesi bozuk kardeşi Yusuf Mirzâ İngiliz askerleri
tarafından öldürülmüştü. Urdu şiirini sanatsal ve felsefî açıdan en üst
seviyesine ulaştırdığı genel kabul gören bu büyük şair, o zor günleri bir
şiirinde şöyle anlatmaktaydı:
Bugün İngiliz silahşorları
Her aklına geleni yaptığından,
Ödü patlıyor insanın
Evden pazara çıkarken,
Meydan denilen yer mezbahaya dönmüş
Evimiz sanki bizim için bir zindan,
Delhi şehrinin zerre zerre toprağı
Susamış bekliyor Müslüman’ın kanını,
Ne buradan kimse oraya gidebiliyor
Ne de buraya gelebiliyor kimse oradan,
Hadi farz edeyim ki bir araya geldik
Derdimize ağlamak dışında ne çıkar bundan?
İçimizdeki yaraların ateşiyle
Şikâyet eder dururuz bazen,
Ağlayan gözlerin macerasını
İnleyerek anlatırız gizliden gizliye,
Ey Rabbim! Böyle buluşmalarla
Ayrılık derdi hiç silinir mi kalpten?
Mirza Galib’in yukarıdaki şiirinde kullandığı “meydan” yani şehrin ortasında yer
alan “Çândnî Çouk”un bir “maktel”e diğer bir tabirle “mezbahaya” dönüştüğü
ifadesi, şehrin içine düştüğü korkunç durumu açıkça ortaya koymaktaydı. Yine
şairin “Delhi’nin zerre zerre toprağının Müslüman’ın kanına susamış bekliyor
olduğunu” söylemesi ise ayaklanmanın Hindu ve Müslüman askerlerin birlikte
başlatıp sürdürdükleri bir hareket olmasına rağmen, daha sonra faturanın sadece
Müslüman ahaliye çıkarıldığının göstergesidir. Yine “buluşmaların ayrılık
derdini kalpten silemeyeceği” yönündeki sözler de şehirde içine düşülen
çaresizliği gözler önüne sermektedir.
Hint-Türk İmparatorluğu’nun son temsilcisi II. Bahâdır Şah Zafer de dönemin önde
gelen şairleri arasındaydı. Ayaklanmanın bizzat merkezinde yer alan ve
ayaklanmanın belki de başarısızlığa uğramasının ağır yükünü üzerinde taşıyan
Bahâdır Şah için, tabiîdir ki, halkının katliamdan geçirilmesi ve çok sevdiği
şehrin bir harabeye dönüşmesi, diğer şairlere nispetle daha acı verici ve ruhen
yıkıcı bir etki göstermiş olmalıdır. Üstelik 19 Eylül 1857’de oğulları ve
hanımlarıyla sığındığı Hümayun Şah’ın türbesinden çıkarak, İngiliz komutan
Hodson’ın canlarına dokunulmayacağı güvencesi üzerine teslim olmalarına rağmen
ayaklanmanın başladığı sırada sarayda öldürülen İngiliz kadın ve çocukların
intikamını almayı kafasına koymuş Hodson, veliahdı Mirzâ Moğol ve diğer
şehzadelerin şehrin kapısında kurşuna dizdirilmişti. Ardından da adı geçen şahıs
şehzadelerin kanlarını içmiş ve cesetleri şehir sokaklarında yerlerde
sürüklemişti.
Bir baba olarak, tüm bunların, Bahâdır Şah üzerinde yaptığı etkileri tahmin
etmek pek de zor olmayacaktır. Ayaklanmanın lideri olmakla suçlanan ve kendi
sarayında kurulan bir mahkemede yargılanarak günümüz Birmanya/Myanmar’ının
başkenti Rangun’a sürgün edilen Bahâdır Şah, her ne kadar kendisine kağıt ve
kalem yasağı uygulanmışsa da, tutuklu bulunduğu sırada bazen yanmış kömürlerle
duvarlara şiirlerini yazarak, bazen mırıldanarak
halkının ve kendinin, özetle Delhi şehrinin çektiklerini şiirlerine
yansıtmıştır. Zafer’in aşağıda çevirisi verilen gazelinde de dönemin diğer
şairlerinin şiirlerinde görülen İngiliz yöneticilerin intikam duygularıyla
Hintlilere karşı yaptıkları acımasız uygulamalar yıkım ve katliam kendini şöyle
göstermektedir.
Birden bire hava tersine döndü, kalmadı gönlümde karar
Bu zulmü nasıl edeyim beyan? Sinem gamımla paramparça
Şu Hint ahalisi mahvoldu, ne cefalar çektirildi onlara anlat hele
Dönemin yöneticileri kimi gördüyse, dedi ki lâyıktır bu da asılmaya
Suçsuz insanlar idam edildiler ancak
Yetmedi bu da şahadet getirenlere olan kızgınlığı azaltmaya
Delhi bir şehir değil, adeta çayır çimendi, her yerde barış hüküm sürerdi
Tüm unvanları alındı ondan, artık döndü bir yıkıntıya
Bu durum Hakkın bir cilvesi, herkes bu zor duruma müptela
Bahar hazana döndü, bahar denilmeye başlandı şimdi hazana
Gece gündüz çiçekler içinde yaşayanlar lâyık mı gam dikenine katlanmaya?
Alın, çelenk yerine diye, esaret halkası geçirildi boyunlarına
Ne çimenlerin altına defnedildiler, ne de kefene sarıldılar
Ne vatan nasipleri oldu, ne de bir taş dikildi mezarlarına
Tüm caddelerde matem var, kısmetin bozuluşunu nasıl anlatayım?
Ne o taç kaldı, ne o taht; ne o şah kaldı ne ülke ardımda
Başkalarına iyi davrananlara bak nasıl davranılıyor
Feleğin zulmünden sıkıntıdalar, kalmadı üzerlerinde giyecek eşya
Bu tenim benin üstümde vebal, ölmekten korkmuyorum da,
Gönlümü parçalasan gam çıkar ondan, yaşamım sadece bir yük bana
Ne korkarsın ey Zafer, kıyametten, Hakkın istediği oldu burada
Bizim vesilemiz peygamberimiz, onun şefaati yeter bana
Zafer gibi Delhi’deki ölümleri şiirinde aksettiren dönemin önemli şairlerinden
Kurbân Ali Beg Sâlik ise “Der Beyân-i Emvât ki Ba’d Zemâne-yi Gadr Vâki’ 1273
Hicrî Rû-dâde” (1273 h.’de Başlayan Ayaklanmadan Sonra Meydana Gelen Ölümlerin
Beyanı) adlı manzumesinde “Ölüm pazarının hareketliliğini gören Ölüm meleği bile
bir an huzura kavuşamaz!”
diyerek Delhi’deki katliamın boyutlarına işaret etmektedir. Aynı şiirin
devamında “Her yerde ölü yığınları var, herkesin ağzında âh û figân.” ve “Bir
kabre yüzlerce ölü konuldu, yer darlığından kavga ediyorlar.”
şeklindeki beyitleriyle de bu durumu vuzuha kavuşturmaktadır. Aynı şiirin bir
başka beytinde ise “Kafileler halinde niye gitti halk, yokluk ülkesinde var mı
ki o kadar yer!”
ifadesiyle o günlerde Delhi’de neler olduğunu açığa vurmaktadır.
Delhi’ye ağıt yakan bir başka şair de şehrin ileri gelen ailelerinden birine
mensup meşhur âlim Mustafa Han Şifte (ö. 1869)’dir. Ayaklanmanın
bastırılmasından sonra tüm mal varlığına el konularak yedi yıl hapiste kalan
Şifte “Zavâl-i Bahâdur Şâh Zafar aur Dihlî ki Barbâdî par”
(Bahâdır Şah Zafer’in Zevâli ve Delhi’nin Yıkılması Hakkında) adlı manzumesinde:
“Ah Delhi. ah Delhi’nin gönlü şâd halkı! Cennettesiniz ama yüreğiniz Delhi için
çarpıyor.” diyerek ölen Delhilerin, cennette bulunsalar dahi kendi şehirleri
için endişelenmeye devam ettiklerini belirttikten sonra: “Eğer kendilerine
söylenmese. Delhililer bile buranın Delhi olduğuna şüphe ederler!” ve “Delhi
cansız bir ceset, cansız ceset ne demek? Hâk ile yeksan olmuş. Delhi’yi
canlandıranlar kaybetmiş canlarını.” diyerek Delhi’deki yıkımı ve ölümleri
anlatmaya çalışmıştır.
Delhi için göz yaşları akıtan diğer bir şair de Navab Mirzâ Han İbrahim Dâğ (ö.
1905)’dır. O da aşağıdaki terci-i bend tarzında yazdığı şiirinde, yıkılan, yok
olan Delhi ve halkının durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir:
Tabiî Dâğ, ifadelerinde daha keskin ve açıktır. O, bir taraftan Delhi şehri ve
halkı için göz yaşı akıtırken, bu talihsiz günler için Hakka serzenişte de
bulunmaktadır:
Gök, yer ve melekler için azizdi Delhi
Cennet bahçeleri içinde seçilmiş yerdi Delhi
Dünyada eşi benzeri olmayan bir kentti Delhi
Dikkatle bakıldığında rüya gibiydi Delhi
Bir uğursuz baktı sanki nergis bahçelerine,
Bilmem ki, kim nazar etti bu güzelim şehre?
Felek, kahrını gösterdi, yakıp yıktı da gitti
Namus perdesini tümden yırttı attı da gitti
Ansızın bir cihanı helâk edip de gitti
Özetle binlerce evi toprağa katıp da gitti
Mehtap misali yüzler güneş altında yandı
Gül yaprakları dikenlere zorla takılıp kaldı
Yaşla dolu göz gibi kan pınarları akıyor
Su kabarcıkları gibi kafatasları patlıyor
Berduş gönül misali evler yağmalanıyor
Bu haşr yerinde tövbeye cevap, cezayla veriliyor
Adalet isteyene, kılıçla hesap sorulur oldu
Günahsızların boynuna artık ip geçirilir oldu
Yeryüzünün hâline gökyüzü kan ağlıyor
Ayrı düşen sahibi için evler ağlıyor
Çoluk çocuk, kadın yaşlı herkes ağlıyor
Özetle bu şehir için tüm bir cihân ağlıyor
Tufan koptu denilse de bu yeterli gelemez
Nuh’un gemisi dahi batar burada, yüzemez
Gül kokusu gibi, çemen ehli, çemeni bıraktı gitti
Terk etti vatanını garipler, vatandan çekti gitti
Sorma hiç, yaşayanlar nasıl göçüp de gitti
Kıyamet mi var? Ölüler kefenden çıkıp gitti
Güvenli yer arayan, çıkar yol bulamadı
Öyle bir gazaptı ki, Hak kapısı kapandı
Ay yüzlülerin rengi bir ben gibi karardı
Yeni fidanların servi boyu büküldü, ağlamaklı
Feryatlar, inlemeler doldurdu dudakları
Delhililerin hali gerçekten pek acıklı
Murat isteyen kişi muradına ermedi
Ölüm dileyenin duası kabul görmedi
Nüktedanların peşinde sorgucular var şimdi
Hatipleri idam için aramaktalar şimdi
Gençlerin artık burada var sadece bir işi
Zindana kapatılmak bekliyor hepsini
Kalem ve kılıç ehlinin hâli böyle perişan olunca
Olgunluk neden perişan halde düşmesin yollara?
Bu kötü kısmet bize gazaptan mı geliyor?
Artık yakut ve mücevher taş kesiliyor
Biri bir arpa istese, harman tutuşuveriyor
Susayıp su istesek nehir çöle dönüyor
Âb-ı Hayat içersek zehre dönüşüyor
Hak rahmeti dilesek gökten gazap yağıyor!
Buraya kadar aktarılanlar, 1857 Ayaklanmasından sonra Delhi’de yaşananların
sadece bir kısmıydı. Bu ölüm ve yıkımların dışında insanların ayaklanma
sırasında ve ardından çektikleri acı ve sıkıntılar Hindistanlılar üzerinde derin
izler bırakmış, sözlü ve yazılı yolla nesillerden nesillere aktarılan bu olaylar
şiir başta olmak üzere edebiyatın diğer türlerinde de yıllarca kendini
göstermişti. Bizim, bu çalışmamızda incelemeye çalıştığımız sadece Delhi şehri
ve halkının başına gelenlerin Urdu şiirine yansımalarıdır. Delhi gibi
Hindistan’ın büyük şehirlerinden Lakhnov’da ve daha birçok şehir, kasaba ve
köyde de Delhi’deki türden olaylar yaşanmış, acılar çekilmiş ve bunlar için de
ağıtlar yakılmıştır.