Fars Edebiyatı Dersleri

 

Prof. Dr. Helmutt Ritter

Hazırlayan: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

EDEBİYAT TARİHİNİN MEVZÛ VE MEDLÛLÜ

 

“Edebiyat” kelimesinin Fransızca mukabili “Littérature”dur. Bu kelimenin de aslı “Lettre”dir ki harf demektir. Şu halde edebiyat bir milletin yazıya yani harfe tevdi edilen hars mahsulleridir. Littérature kelimesinin manası hakkında ihtilaf  vardır. Bu, geniş ve dar manada olmak üzere kullanılabilir. Çünkü bir milletin yazıya tevdi ettiği hars eserleri çeşit çeşit olur. Bunu ikiye ayırmak lâzımdır.

1.Sanatkârane şekle sokulmuş olanlar ki bu şekil eserler için şart olur. Şiirler, sanatkârane nesir, roman ve saire hep bu zümreye girerler. Bu eserlerin maksadı kalim ve amelî bir hakikat arama ve tespit değil, belki eğlenme ve tefrika –işten sonra başı dinlendirme- ve hayata daima büyük bir kesâfet verecek duygulardan lezzet bulmaktır. Mesela insan aşkla her gün meşgul değildir. Böyle derin duygulara mâlik bir şairin bunları ifade için bulduğu güzel şekilden zevk alınabilir veya başkaları da o şairin duygularını aynen duymuş olabilir. Hatıradaki bu duyguları bu suretle uyandırarak bir daha yaşamak eğlencelidir. Edebî eseri okuyunca bu duygular insanı açar, zevk verirler. Bu belki de sadece eğlenceli olmayıp, o duygulardan istifade ettirmesi hasebiyle de faydalıdır. Muharebe bir erkeğe bir çok duygular verir. Harbi bilen bir insan harbe dair okuduğu şeylerden daha bir his alabilir. Bu hisler aşkî, kahramanlığa ait hayale genişlik verecek mahiyette, dinî olabilir. Yeni bir takım duygular ki müşkülatla dolu insan hayatına tahammül etmek kuvvetini verir. İşte bütün bu çeşit eserler hep dar manada kullanılan “Littérature”a aittir.

2.Geniş manada kullanılan littérature: Buraya kültür eserleri de girer. Riyazî eserler, ilm-i nücûma ait olanlar, tarihî eserler ki hepsi akla gıda verir. Edebiyat tabiri Türkçe’de ve Arapça’da birinci nev’e münhasırdır. Avrupa’da ise her iki nevi için kullanılır.

Klasik filoloji ile uğraşanlar, yani Yunan ve Latin eserleriyle meşgul olanlar edebiyatı daha geniş manada kullanırlar. Filoloji her ilme şâmildir. Onun vazifesi daha başkadır. Yazıdaki eserleri tasnif etmek, mürûr-i zamanla bozulmuş, anlaşılmaz hale gelmiş olanlarını ilk yazıldıkları zamanki haline ircâ etmek ki mümkün olduğu halde yazanın kaleminden çıktığı şekle sokmak ve eserleri anlamak ve anlatmak için ne yapmak mümkünse, onu yapmak filolojinin vazifesidir.Bu iş tabiî yalnız ilk manadaki edebiyat için değil, riyâziye, tıp ve saire tarihine dahil olan eserler de filolojik bir ihzâra muhtaçtır. Bu suretle her nevi eser filolojinin tetkik mevzuu olabilir.

Fakat edebiyat tarihi acaba bu fenlere, ilimlere ve dine ait eserlerden bahsetsin mi? Bunun için muhtelif fikirler vardır. Esasen bu, işbölümüne ait bir meseledir. Klasik filolojide ve  Şark eserlerinde edebiyat müverrihinin tarihe ve dine ait eserlerden de bahsetmesi âdettir. Bu her sahada mütehassıs çıkmadığındandır. Tarihçi tıp ilminin terakkîsini bir tabibe, şairin tekâmülünü münekkide bırakacaktır. Edebiyat müverrihi bu mütehassıslarla çalışır. Çünkü onlar filolojiden anlamaz, kendi ihtisasları içine giren şeyleri bilirler. Fakat harsın her sahası birbirine bağlı olduğundan edebiyat tarihçisinin diğer şeylerde büsbütün gafil olmaması lâzımdır. Harsın muhtelif sahalardaki inkişâfı birbirine bağlıdır.

Bu derste İran edebiyatından bahsedeceğiz yani, bir milletin edebiyatından. Bir milletin edebiyatı ne demektir? Acaba bir ırkın edebiyatı mı demektir? Bu mesele bugünkü dünyada siyasî ihtilaflardan doğmuştur. Mesela aslen Yahudi olan H. Haine Alman edebiyatına dahil midir? Meselâ Arapça eserler yazan Türklerden biri olan Fârâbî’den ve Acemlerden biri olan Taberî’den Arap edebiyatında mı yoksa mensup oldukları milletlerin edebiyatında mı bahsedilmelidir? Bunlar ırkan ayrı oldukları için Arap edebiyatından ihraç edilecekler. Yâkût-i Hamavî esir bir Rumdu, fakat Arapça yazdı. Onu da Arap edebiyatından çıkaracak mıyız? Sonra, bir kimse ırkan karışık olabilir; o zaman ne yapacağız?

Bunun içinden çıkabilmek için en kolay ve sade yol şudur: Her muharrir hangi dilde yazdı ise ve hangi hars içinde yetişti ise, orada bahsedilmelidir. Fakat Acem edebiyatı ile meşgul olanlar böyle yapmadılar. Mesela Browne kitabında yalnız Acemlerden bahsetti. En kolay yol, zâhire göre yapmaktır. Irkı belli ise ve ayrı dilde yazmışsa, her iki edebiyatta da bahsedilmelidir. Bahsetmek bahsetmemekten daha hayırlıdır. Bir mesele daha var: Acaba bir edebiyat tarihini bir millete hasretmek doğru mudur? Çünkü edebiyatlar birbiriyle daimî olarak münasebettedirler. Tesirler ve aksi tesirler vardır. Meselâ Türk ve İran edebiyatları böyledir. Meselâ Arap edebiyatı İspanya yolu ile eski Fransız edebiyatına tesir etti mi, etmedi mi? Bundan Arap edebiyatçısı mı, yoksa Fransız edebiyatçısı mı bahsedecektir? Âdet olarak ekseriya müteessir olan millet edebiyatında bundan bahsedilir. Meselâ İskendernâme Yunan yolu ile İran’a geçmiştir. Roman şeklinde olan İskendernâme’ye Yunanlılar Pseudo Kallistenes diyorlar ki “sahte İskendernâme” demektir. Kallistenes, İskender’in tarihçisi idi. Nizâmî bu kitaptan müteessir olmuştur.

Fakat bir saha vardır ki beynelmilel râbıtalar çok karışıktır. Böyle olunca bu usûl kâfi gelmez, doğru olmaz. Meselâ masal ve hikâye edebiyatı o kadar yayılmıştır ki onlardan yalnız bir milletin edebiyatında bahsetmek doğru değildir. Bütün milletlerin edebiyatlarında bahsetmek icab eder. Bundan bahseden ayrı bir ilim şubesi vardır ki onu “mukâyeseli edebiyat tarihi” (Histoire de la littérature comparée) derler. Bunun müessisi Benfey’dir. Bu göstermiştir ki, Hintliler masal ve hikâye uydurmakta çok kabiliyetlidirler. Dünya masallarının 670’i Hintlilerindir. Benfey’den başka Bolt-Polivka vardır. Bunların en meşhur kitabı “Grimm kardeşlerin masalları hakkında notlar”dır. Masal toplamak hırsı Almanya’da on dokuzuncu asrın ilk senelerinde başlamıştır. İlk masal toplayanlar Grimm Kardeşlerdir. Bunlar Almanya’da bir ihtiyar kadından bir çok masal ve hikâye toplamışlardır. Masallar hakkında yukarıda söylediğimiz gibi bir çok tetkik yapılmış, menşeleri araştırılmıştır. Sonraları müsteşrikler de Arabistan’da bir çok masal toplamış ve ekseri motiflerin aynı olduğunu görmüşlerdir. Almanya’da ayrıca bir de masal ansiklopedisi çıkarılmıştır. Sonraları bu tetkiklere bir çok tetkik daha ilave edilmiştir. Meselâ Schick isminde bir zât Corpus Hamleticum adlı bir kitap yazarak Hamlet’in motiflerini araştırmıştır. Wesselsky, Das Hodscha Nasreddin adlı kitabında Nasreddin Hoca hakkında malumat toplamıştır. Bu ilim çok müşküldür. Çünkü çok lisan bilmek lâzımdır. İran edebiyatında böyle birkaç esere tesadüf edeceğiz.

Masallar ya tek tek veya mecmû halde seyrederler. Tek tek devam edenler halk arasına dağılmıştır yahut ayrı ayrı tespit edilmişlerdir. İran edebiyatında masal nevinin en mühim eserleri Sindbâdnâme ve Kelîle ve Dimne’dir.

 

EDEBİYAT TARİHİNDE USÛL

 

Edebiyat tarihi birçok nokta-i nazardan yazılabilir.

I.Umumî tarih bakımından:

Büyük siyasî tarih, hadiselerin dünyada vücuda getirdiği büyük tebeddülât, hars ve hayat değişmeleri fikir hayatı üzerine büyük tesirler yapmıştır. Edebiyat tarihinin büyük devirlerini siyasî tarihin devrelerine göre taksimde tamamiyle haklıyız. Meselâ İran edebiyatı kendi kendine siyasî hayatla müvazî olarak üç büyük devreye ayrılır. a.Ahamenitler devri, b.Sâsânîler devri, c.Arap istilâsından sonraki devir.

Browne eserini bu bakımdan yazmış, hatta adını “İran’ın edebî tarihi” koymuştur. Eserin yarısını hatta daha fazlasını İran’ın siyasî tarihi işgal eder. Ferit Bey de kendi eseri olan İran edebiyatı tarihinde İran sülâleleriden mufassalan bahseder.

 

II.İçtimaî bakımdan:

Bu çeşit edebiyat tarihi yazanlar yazı eserlerini doğuran içtimaî sâiklerden bahsederler. Halkı şiir söylemeye sevkeden birçok sâik vardır. Meselâ “müşterek iş” sâiki ve saire. Bu nev’in Türkiye’de mümessili Köprülü’dür ki içtimaî nokta-i nazarı takip eder.  Bunların da istinat ettiği fikirler vardır. Meselâ aşk hayatının muhtelif şekilleri edebî eserlere doğrudan doğruya tesir etmiştir. Meselâ çöl hayatı aşk için çok müşkül şerâite tâbidir. Ot yoktur, yeşillik yoktur, yalnız ilkbaharda kısa bir müddet için halk bir yere toplanır ve aşk ancak bu mevsimde olur. Sonra kabileler ayrılır. O vakit aşıklar da ayrılırlar. Bunun içindir ki eski Arapların aşk manzumeleri hep bundan, bu ayrılıktan bahseder. İşte bu yeni bir tarz doğurmuştur ki bu “nesip” tarzıdır. Abbasîler zamanında hayat şartları değişti. Artık şairler şehirlere geldiler ve şehir hayatının tesiri ile yeni bir edebiyat doğdu ki bunun en meşhur mümessili Ebû Nüvâs’tır. Sonra sultanların eğlence ihtiyaçları, şairlerin maîşet temini için saraylara sığınmak mecburiyetinde kalmaları, hâmî (mécéne)lerin meydana gelmesi gibi bir takım sebepler de yeni bir edebiyatın doğmasına içtimaî birer sâik oluyorlar. Sonra dinî sâikler de buraya girer. Meselâ Ramazanda geceleri geçirmek için edebî eğlenceler yapılır, dinî manzumeler okunur, mevlüt okunur. Tekkelerde âyinler yapılır veya medreselerde ezber için talimî manzumeler okunur. Halk arasında bir takım eğlenceler olur. Aşk fasılları yapılır. Bunları bilmeyenler edebiyatın ve şiirin hakikî hayatla olan canlı münasebetini anlayamazlar.

 

III.Üslûp bakımından:

Bu tarzda muhtelif edebî şekillerin, tarzların tarihi tetkik edilir. Meselâ kaside nev’inin veya gazelin doğuşu, tekâmülü, devamı tetkik edilir. Edebî eserin şeklini, üslûbunu, tekâmülünü tetkik etmek isteyen tenkit de buraya girer.

 

IV.Dahilî şekil bakımından:

Bu tarz diğerinin daha ince, daha karışık ve güç bir şeklidir. Meselâ tabiat telakkîsi, tabiata karşı insanın, şairin aldığı tavır, onun nikbin veya bedbin oluşu, bir sanatkârın diğer bir sanatkârın tesirinde kalıp kalmaması, intihal meselesi, edebî tenkit hep buraya girer. Bu tarz “edebî zevk” işidir ve oldukça zordur. Şiirin kıymetini tayin için bazı mi’yarlar varsa da bunlar her vakit tatbik edilemezler ve zaten tam ve kat’î değildirler. Bunun için zamanın da düşünülmesi lâzımdır. Hülasa, bunlar çok ince meselelerdir.

 

V.Biyografik ve bibliyografik bakımdan:

Bunun vazifesi muhtelif şairlerin hayatlarını, eserlerini tespit, bunlardan hangilerinin bize geldiğini tayin ederek bu suretle edebiyat tarihinde şairlerin mevcudiyetini meydana koymaktır. Bu görüş bundan evvelkiler için de esastır. Bu iş klasik filoloji, romanoloji, anglistik gibi Avrupa filolojileri için tamamen yapılmıştır. Hatta Avrupa’da “lexicographie” bile yapılmış, yani bir şairin bir kelimeyi kaç kere kullandığı tespit edilmiştir. Bu maalesef Şarkta çok iptidaî bir haldedir. Evvelaumumî bibliyografi iki defa yapılmışsa da yine noksan kalmıştır.

 

1.Kâtip Çelebi (ölm. 1067)’nin Keşfüzzünûn’u.

Bu eser kitaplara göre tanzim edilmiştir. Bunu Kâtip Çelebi galiba bütün İstanbul kütüphanelerini gezerek yazmıştır. Bugün bile bir çok hafız-ı kütüpler hep Keşfüzzünûn’a bakarlar. Kitaplar buna göre tertip edilmiştir ve defterler de hep Keşfüzzünûn’a göre aynen yazılmıştır. Mamafih Keşfüzzünûn Avrupaca da Brockelmann’ın büyük kitabından, büyük kütüphane kataloglarından evvel yegâne kitaptı.

 

2.Bursalı Tahir Beyin Osmanlı Müellifleri:

Bu eser çok kıymetlidir, fakat vesikalar gösterilmeden yazılmıştır. Malumatı kontrol edilmez, nereden alındığı belli değildir. Avrupa usûlü ile yapılmamıştır. Halbuki her iddia için vesika göstermek icap eder. Şark ilminde bu yoktur.

 

Bundan evvel meşhur tezkireler vardı. Devletşah ve Mecmaulfusehâ gibi, fakat bunlarda da tarihî malumattan ziyade medh veya zem vardır. Bu kitaplarda bütün şairler dâhîdir, tenkit yoktur. Araplarda o kadar olmayan bu yanlış telakkî, Acem tezkirelerinde pek boldur.

Dördüncü asr-ı hicrîde Araplarda bilhassa Bağdat tarafında çok mühim olan tenkit usûlü meydana gelmiş, “edip selîkası” inkişaf etmiştir. Yani kârîler ve sâmiler muhiti teşekkül etmiştir. Bu tenkit usûlünde en mühim mevkii Sûlî alır. Sûlî isminden de anlaşılacağı üzere Türktür. Büyükbabası Sol Tekin’dir. Dördüncü asırda yaşamış olan Ebû Temmâm ile Buhturî arasında çıkan bir münakaşada Sûlî, Ebû Temmâm’ı tutmuş ve onu müdafaa için Ahbâr-ı Ebû Temmâm adlı meşhur kitabını yazmıştır. Bu eserde o zamanki tenkit usûlünü görebiliriz. Yegâne nüshası Fatih (Süleymaniye Kütüphanesi)’tedir. Son günlerde Mısır’da basılmıştır. Mısır’da son zamanlarda inkişaf eden edisyon kritikin çok güzel bir nümunesidir. Çok güzel basılmıştır.

Kitabiyat bakımından edebiyat tarihi yazmak için başka şeyler de lâzımdır. Bize kadar gelen birçok şair için tezkirelerin verdiği malumat doğru değildir. Bunun için yalnız bize kadar intikal eden eserlerin orijinalleriyle meşgul olmak lâzımdır. Edebiyat tarihinin bu bakımdan esası, yazmalar kataloğudur. Çünkü bize hakikaten gelmiş eserleri gösterir. “Catalogue raisonnée”ler sadece eseri ve müellifi yazmaz, biraz da edebiyat tarihi işini görürler. Bahsedilen şair hakkında bilinen ne malumat varsa, bunlarda toplanır, eserinden bahsedilir, hakkında yazılan etüdler hakkında malumat verilir. Çünkü bu etüdlerden de istifade etmek lâzımdır.

Yazmalar kataloğu Acem edebiyatı için az yapılmıştır. (Tauer İstanbul’daki tarihî eserlerin kataloğunu yapmıştır.) Bilhassa İstanbul kütüphaneleri kataloğunun yapılmamış olması büyük bir noksandır. Yapılacak yazmalar kataloğu için İstanbul’da çalışmak lâzımdır. En meşhur ve iyi yazma kataloğu –biraz eskimiş olmakla beraber- Rieu’nun Museum British kataloğudur. Fuat Bey (Sezgin) bilhassa bu kataloğundan çok istifade etmiştir. En iyi katolog Londra’da olan Dîvân-ı Hind Kütüphanesinin kataloğudur. Ethé yapmıştır. Birinci cildi 1903’te Oksford’da neşredilmiştir. Ethé yalnız nüsha tarifiyle kalmamış, mündericatı hakkında malumat vermiştir. Bunun için çok mühimdir. Meselâ tezkireler için adeta bir endeks yapmıştır. Yalnız fevkalâde mühim olan bu indeksi tamamlayamadan ölmüştür. Mamafih son günlerde Edwards tarafından 1937’de ikinci cildi de neşrolundu. Bu fihristtir ki şairleri tayinde bize büyük bir kolaylık vermiştir. Edwards, Biritish Museum’da ne kadar basılmış acemce kitap varsa, kataloğunu yapmıştır. Türkiyat’ta bir nüshası vardır. Ethé, Sachau ile Oksford’da Bodleyana Kütüphanesindeki acemce eserler kataloğunu yapmışlardır. Fihristi çıkmadı. Berlin Kütüphanesi kataloğunu Pertsch yapmıştır. Viyana Kütüphanesi kataloğunu Flügel yapmıştır. Paris Millî Kütüphanesi kataloğunu E. Blochet yapmıştır, Dört cilttir fakat sathîdir. Bombay kütüphaneleri kataloğunu İvanof adlı bir Rus yapmıştır. Bunun kitapları çok mühimdir. Sonra, Bengal Asya Cemiyeti’nin kütüphane kataloğunu yaptı (1924). Yine İvanof, Curson adlı birinin hususî kütüphanesindeki kitapların da kataloğunu yapmıştır. 1926 da neşrolundu. Bankipore şehrinin kütüphane kataloğunu D. Ross’un teşvikiyle Mevlevî Abdülmuktedir yapmıştır. (Mevlevî, Hindistan’da âlim demektir.) Eser İngilizcedir, güzeldir. Fakat asıl İstanbul’da yapılacak bir İran eserleri kataloğu kıymetli olacaktır. Çünkü İran kütüphanelerinin kısm-ı a’zamı İstanbul’dadır. Bugün İran’daki kütüphaneler hep hususîdir. İstanbul kütüphaneleri çok zengindir. İstanbul kütüphaneleri için şimdiye kadar yalnız Feliks Tauer bir bibliyografi yapmıştır. Archiv Orientalny mecmuasında “Les manuscrits Persans Historiques” adlı makaleleri vardır.

Der Islam’da Ritter’in Herevî, Ensârî ve Senâî-i Irâkî hakkında makaleleri ve etüdleri vardır.

Bu kataloglardan umumî bir katalog yapmak lâzımdır. Bu iş Arapça için Brockelmann tarafından, Farsça için Story tarafından yapılmıştır. Fakat İstanbul kütüphaneleri hariçte kaldığından yine eksiktirler. Mamafih Acem edebiyatı hakkında en mühim eser yine Story’nin eseridir. 1935, London, Persian Literature. Dört cüz’ü çıkmıştır. Birinci cüz’ü Kur’ân nüshalarından, ikincisi ise tarihî kitaplardan bahseder. Story, Tauer’den de istifade etmiştir.

İkinci mühim eser Ethé ve muhtelif muharrirler tarafından yazılan Grundriss der Iranischen Philologie, Geiger-Kuhn’undur ki 1895-1901 arasında çıkmıştır. Bu eser üç kısımdır. Lisaniyat, tarih ve edebiyat tarihinden müteşekkildir. Yeni Acem edebiyatını Ethé yazmıştır. Londra, Bodleyana ve Fransa nüshalarına istinat eder. Fakat Şark nüshalarından istifade edememiştir. Bunlar daha çok âlimler için yazılmıştır. Çünkü kitaplar iki gaye için yazılır. 1.Okunmak, 2.Müracaat olunmak, sorulmak için. Birinci sınıf kitaplar halk ve müptediler içindir. Meselâ Ethé ve İslâm Ansiklopedisi’nde İran (edebiyatı) maddesini yazan Buchner, Huart’ın böyle okunmak için yazılmış kitapları da vardır. Fakat en meşhur halka mahsus kitap Browne’ın A literary history of Persia adlı dört ciltlik eseridir. Daha kısa halk kitabı Paul Horn’un kitabıdır. Fakat bunun kitapları nadirdir. İtalyan âlimi Pizzi’nin de İtalyanca iki eseri vardır. Ayrıca Bertels’in de kitabı vardır. Ferid (Kam) Bey’in taş basması notları da güzeldir.

 

İRAN EDEBİYATI VE TEZKİRELER

 

İran edebiyatı tarihi için bu saydığımız kitaplardan sonra tezkireler gelir. Bunlar daha ziyade umumî okuyucu içindir. Hemen hemen müntahabat kitaplarıdır. Tarihî hakikatleri az, küçük hikâlerden mürekkeptirler. Bugüne kadar 50 tezkire malumdur. Ethé bunların listesini Kuhn’un yukarıda söylediğimiz edebiyat tarihinin başında verir (c.II, s.213-216). Tarih sırasıyla bunların mühimleri şunlardır:

 

1.Çehâr Makâle:

Nizâmî-i Arûzî-i Semerkandî’nindir. Şairler kısmı h. 550’de yazılmıştır. Bunu Browne neşretti. Bu tab’ sonra İran’da küçük eb’adda tekrar basıldı. (Seminer kütüphanesinde var). Birçok tarihî yanlışlıkları vardır. Muhammed Kazvînî buna haşiyeler yazmıştır, fakat basılırken İstanbul nüshalarından istifade edilmemiştir.

 

2.Lübâbulelbâb:

Muhammed Avfî’nindir. h. 600-625 arasında Hindistan’da yazılmıştır. Avfî Delhi’de Delhi sultanlarından Aybeğ’in kölesi ve damadı olan Sultan İl Tutmuş (h.607-633/ m.1210-1236 yılları arasında hükümdarlık etmiştir) zamanında yaşamıştır. Bu da Browne tarafından Çehâr Makâle gibi Gibb Vakfı neşriyatından Persian Historical Text serisinde neşrolunmuştur; iki cilttir.

 

3.Tezkiretuşşuerâ-i Devletşâh:

Kısaca Devletşah Tezkiresi adı ile meşhurdur. 1843’te Hoca Fehim tarafından Türkçe’ye Sefînetüşşüerâ adı ile tercüme edilmiş ve basılmıştır. Bir takım ilavelere rağmen noksandır.

 

4.Mecâlisunnefâis:

Mîr Ali Şîr Nevâyî’nindir. h.896’da yazılmıştır. Fahrî b. Emîrî tarafından h. 927’de Fârisîye tercüme edildi.

 

5.Tezkiretunnisâ:

Fahrî b. Emîrî’nindir. Kadın şairler tezkiresidir. h.947’de yazılmıştır.

 

6.Tuhfe-i Sâmî (Sâm Mirzâ tezkiresi):

Devletşah’ın zeylidir. h. 957’de yazılmıştır. Fatih (Süleymaniye) kütüphanesinde bir yazma nüshası vardır. Son zamanlar’da Tahran’da basılmıştır.

 

7.Heft İklîm:

Ahmed Râzî’nindir. h.1002’de yazılmıştır. Çok mufassaldır; coğrâfîdir. Birçok emirlerden, şairlerden bahseder. Ethé kataloğunun ikinci cildinde bu eserin indeksini yapmıştır.

 

8.Sahhaf İbrahim (Suhuf-i İbrahim) Tezkiresi:

Azerbaycan şairlerinden bahseder.

 

9.Mecma’ulfusehâ:

Rıza Kili Han’ındır. Mahlası  Hidâyet’tir. h.1294’de Tahran’da basılmıştır. Aynı adamın Riyâzulârifîn adlı mutasavvıflardan bahseden bir eseri daha vardır. Bu son kitap da müellif daha hayatta iken h. 1305’te Tahran’da basılmıştır.

 

Bu dokuz tezkireden başka;

1.Muzekkirulahbâb:

Nizârî tarafından yazılmıştır. Alî Şîr’den 1566 yılına kadar gelir.

2.Nefâyisulmeâsir:

Mirzâ Aliyyuddevle-i Kazvînî-i Kâmî (973-982) tarafından yazılmıştır. Ekber Şah zamanında Hind’deki Acem şairlerinin meşhurlarından bahseder.

3.Hulâsatuleş’âr ve Zubdetulefkâr:

Takî-i Kâşî tarafından h.985’te yazılmıştır.

4.Mecâlisulmu’minîn:

İslâmiyetten Safevîler zamanına kadar olan kısmın tarihidir. 1268’de Tahran’da tab’ edilmiştir. On ikinci ciltte Firdevsî’den itibaren şairlerden bahseder.

5.Hazîne-i genc:

İlâhî-i Huseynî tarafından h.1010-1015 (1601-1606) tarihleri arasında yazılmıştır. Şiraz şairlerinden bahseder.

6.Riyâzuşşuerâ:

Dağıstanlı Ali Kuli Han tarafından h.1161/m.1748’de yazılmış alfabetik biri tezkiredir.

7.Serv-i âzâd:

Mîr Gulâm Âzâd’ın h.1166/m.1753’te yazdığı umumî bir tezkiredir. İki kısımdır.  h.1167-1177’de alfabetik sıra ile Hizâne-i âmire’yi yazdı.

8.Âteşgede:

Lutfali Beg Âzer-i Isfahânî’nindir. 1760-1779’a kadar gelen şairlerin umumî tezkiresidir.

  

İSLÂMİYETTEN EVVEL İRAN EDEBİYATI

Yeni İran edebiyatını anlamak için kablelislâm İranı edebiyatını ve tarihini bilmek lâzımdır.

Hintliler ve İranlılar eskiden bir millettiler. Lisanî deliller bunu bize gösterir. Meselâ âb, kâr gibi kelimeler müşterektir. Bunlar Ariendirler. Ariyenlerin nereden geldikleri hakkında muhtelif nazariyeler vardır. Bilhassa ikisi mühimdir:

1.Avrupa’dan gelmeleri.

2.Orta Asya’dan gelmeleri.

İkinci iddia daha doğrudur. A. Christensen’in “Eski Şarkın Hars Tarihi” adlı bir mecmuanın İran’a ait kısmında mühim bir makalesi vardır. Orada Christensen ayrıca kitabiyat da verir. İran kelimesi Eran<Aryan’dan müştaktır. Milattan evvel 1800 senelerinde henüz Hintlilerle İranlılar birbirlerinden ayrılmamışken, beraber yaşarken ufak ufak muhâceretler olmuş, Anadolu’ya ve Suriye’ye gelmişlerdir. Babil’de takriben milattan evvel 1760’ta hükümet süren “Kassiens”ler zamanındaki ilahlar arasında Schuryat (Şuryat) adlı bir ilah vardı ki bir Âryen ilahtır; güneş ilahıdır. Sonra Mısır’da Amarna köyünde yapılan hafriyatta hatt-ı mîhî (çivi yazısı) ile yazılmış mektuplar bulunmuştur. M.Ö. 1400 senelerine ait olan bu mektuplar Mısırlıların Anadolu ve Suriye hükümetlerine yazdıkları tarihî mektuplardır. Çok mühimdir. En eski Yahudi isimleri orada geçiyor. Burada Suriye ve Filistin hükümdarı olmak üzere birkaç Aryen isim zikredilir: Yaştamanya, Hştata. Fakat bunların arkasında kavim yoktur, tek tük isimler halindedir.

Boğazköy kitâbelerinde de birkaç Ariyen kelime vardır. M.Ö. 1400 yıllarına ait olan bu kelimeler ekseriya ata ait ıstılahlardır. Eski nazariyeye göre bunlar, atı Orta Asya’dan garba getirmişlerdir. Bütün bunlardan başka bir de Hintlilerin ve İranlıların müşterek zamanlarına ait birkaç ilah ismi vardır: Mithra=Mihr, İndra, Varuna gibi. Varuna, Ahuramazda’dır.

Eski Hint ve Cermenlerin ilahları tabiî idi. Gök ilahesi, rüzgâr ve fırtına ilâhesi gibi. Bunların yanında Ariyenlerde sihir kuvvetiyle mücehhez bir takım ilahlar meydana geldi ki en mühimleri yukarıda söylediğimiz Mithra, Varuna’dır. Mithra mukavele, muahede ilahıdır. Varuna ise kanun ilahıdır. Bunlar tabiat ilahı değildir. Bunlara Asura> Ahura adı verilir. Asuralardan bir de Rta (İntikam) ilahı vardır. Kurban merasiminin ilahı Mithra’dır.

Bu ilahlar Hintlilerin ve İranlıların ilk devrelerinde müşterekti. Sonradan Hit’te ve İran’da ayrı ayrı şekillerde inkişaf etti. Asuralar Hint’te korkunç, fena şeytan şekline girer. İran’da ise tabiat ilahları fena olur, Asuralar en büyük ilah olur. Meselâ Hintlilerin ilahlarından en mühim olan Deva=Dev fena ilah, şeytan şeklini almıştır. Bu “deva”lardan harp ilahı İndra İran’da küçülmüş, Hint’te büyümüştür. Halbuki Asuralardan İran’ın en büyük ilahı Ahuramazda çıktı.

Asuralarla Devalar arasındaki fark içtimâ hayat arasındaki farkı da gösterir. Deva’ya tapanlar Zerdüşt dininin göçebeleridir. Göçebeler harpcûdurlar. Oturan, sulhu seven çiftçilere hücum ederler, onlara zarar verirler, harsın düşmanı olurlar.

Yerleşmiş olanlar, harsın mümessilleri ise daha devamlı şeyleri severler, muahedeler, sulhlar olsun, intizam bozulmasın, harp olmasın isterler. Zaratuştra işte birleşmiş, sulhcû insanların mümessilidir. Gatalarda görüyoruz ki Zerdüşt ziraati seviyordu. Bundan dolayı Zerdüştîlikte öküz, inek çok mühim rol oynar. Çünkü bu hayvanlar ehlîdirler ve işe yararlar.

İşte bu içtimâî hayat tezadı dinde de kendini göstermiştir. Avesta’da İndra, Nasatya düşman ilah olarak zikredilir.

 

Muhâceretleri

İranlıların yukarıda söylediğimiz, ilk münferit muhaceretleri müstesnâ, kitle olarak M.Ö. 1000 yıllarında garba gitmişlerdir. Avesta’nın verdiği coğrafî malumattan anlaşıldığına göre, en eski yerleri Hıvârezm, Sogdiyana, Mergiyana (Merv), Sicistan (Sakaili, Sakestan, Sistan) imiş. Sonra garba doğru yürümüşler, Kevir tuz çölü onları ikiye bölmüş. Bir kısmı şarkta, bir kısmı garpta kalmış ve bir kısmı Hazer’in şimâlinden, diğer bir kısmı ise cenubundan geçmişlerdir. Şimâlden geçenler Skyth’ler ve Sarmat’lardır. Bunlardan hiç bahsetmeyeceğiz.

Bizim mevzûumuza girenler, cenup yolcularıdır. Bunları dört kısma ayırabiliriz:

I-Saklar:

Semerkant’ın şarkında oturuyorlardı. Eşkâniyân (Arsekiler) zamanında bugünkü Sistan (eski adı ile Sakestan)’a muhaceret ettiler. Bunlardan Yunan tarihlerinde birkaç isim zikrolunur. Lisanlarına ait kalan eserler kurûn-i vüstâya ait birkaç mektup ve budizme ait metindir.

 

II.Sogdlar:

Bunlara ait kurûn-i vüstâdan kalma eserler vardır. Manihey ve Hıristiyan metinleri kalmıştır. Lisanları Sogdcadır.

 

III-Hârezmler:

Bunlara ait de kurûn-i vüstâdan kalma metinler vardır. Zeki Velidi (Togan) Bey Hârezmce birkaç fıkrayı İstanbul’da bulmuştur. Henning bunu okumuş ve Sogdcaya yakın bir dil olduğunu göstermiştir. Alman Müsteşrikler Mecmuasında neşredilmiştir.

 

IV.Kevir Çölünün garbında kalanlar:

İlk kavim Medlerdir. Siyasî merkezleri bugünkü Hemedan (eski adı Akbatana) idi. Bunlardan Asurî kitâbeleri de bahseder M.Ö.835’te. İlk Ariyenlere Anadolu’da ve Suriye’de M.Ö.1800’de rastladığımızı söylemiştik. Bundan çok sonra rastladığımız bu Arîler hakikî bir devlete mâliktiler. Hükümdarları Astiyages’tir. Bunların devleti 558’de Ahamenitlerin müessisi Kyros tarafından mahvedildi. Bunun hakkında meşhur bir hikaye vardır. Astiyages’in kızı bir gün tuhaf bir rüya görür. Vücudundan su çıkar, dünyayı kaplar. Müneccimler bunu, onun bir çocuk doğuracağı ve bu çocuğun dünyayı zaptedeceği şeklinde tabir ediyorlar. Hakikaten kız bir Parslı ile evlenir ve Kyros doğar. Astiyages onu öldürmek ister, kız mahud usûlle saklar. Çocuk büyür; nihayette Astiyages’e galip gelir. Bu hikaye İran’da yaşamış ve Sâsânîlerin müessisi Ardaşir-i Papekan’a da isnat olunmuştur. Daha sonra Siyavuş için de aynı hikaye söylenir.

Medlerin dilinden bir iki kelimeden başka bir şey kalmamıştır. Bu kelimeler de bu hikayeden kalmıştır. Hikayede Kiros’u kurtaran Spala’dır ki bir rivayete göre çoban, diğer rivayete göre köpek ismidir. Aynı kelime Rusça’da köpek manasınadır.

 

V.Kiros’un kurduğu devlet Ahamenitlerdir. Bunların sonuncu hükümdarı Üçüncü Daryuş’tur. M.Ö. 330’da İskender tarafından mağlup edilmiştir. Bunların lisanından kalma kelimeler, kitâbeler vardır. Buna Eski İranca denir.

 

VI.Avesta Lisanı Malzemesi:

Avesta Zerdüşt dininin mukaddes kitabî lisanıdır. Bunlardan iki şiir kalmıştır. Birisi Gata’lardır ki Zerdüşt’ün kendi sözleridir. Diğeri alelade Avesta’dır. Bunların yeri ve tarihi tespit edilememiştir.

 

VII- İskender’den sonra halefleri devri:

İskender’den sonra Diadoşlar gelir. M.Ö.323-250 arasında hüküm sürmüşlerdir. Bundan sonra millî bir hareket olur. M.Ö. 250’de Arsakîler Devleti kuruluyor ki merkezi Kevir çölünün şimâlinde olan Parthia’dır. Şehname’de bunlar Eşkâniyân adıyla geçer. M.S. 226’da Ardaşir-i Papekan tarafından mahvedildi.

VIII-Ardaşîr (Erdeşîr) Sâsânîler Devletini kurdu. Bu devlet de malum olduğu vechile Yezd-i Cerd zamanında 636’da İslâmlar tarafından mahvedildi.

Partların ve Sâsânîlerin lisanı Pehlevî’dir. Fakat arada fark vardır. Partların merkezi İran’ın şimâl-i şarkîsinde olduğundan dillerine Şimâl-i şarkî Pehlevîsi derler. Sâsânîlerinki ise bugünkü Fars’ta idi. Bundan dolayı onların diline Cenûb-i garbî Pehlevî derler. Aralarında cüz’î bir takım ayrılıklar vardır. Bu Pehlevî yavaş yavaş bugünkü Farsçayı doğurmuştur. Bu tekâmül İslâm istilasından sonra olmuştur. Mamafih Araplar zamanında Pehlevice de konuşulduğunu birkaç şeyden anlıyoruz. Bir defa, Pehlevî’den Arapçaya bir takım kelimeler geçmiştir: nâmek, bendek, nımûzek gibi. Bu “k”lar yeni Farsça’da düşmüştür: bende, nâme, nimûze gibi. Bundan yeni Farsça’nın teşkilini İslâmiyetten sonraya atabiliriz. Fakat hatt-ı faslı tayin etmek güçtür. Yani Acemceyi anlamak için Avesta’dan Pehlevîden bir şeyler bilmek lâzımdır. Çünkü bunlardan son zamanlarda birçok şeyler anlaşılmıştır. Meselâ, birçok nazım şeklinin eskiden İran’da mevcut olduğu da bu suretle tespit edilmiştir. Meselâ mesnevî tarzı eski İran’da mevcuttu.

EDEBİYAT

İran edebiyatının husûsiyeti epik= destânî olmasıdır. Halbuki Arap şiiri ve edebiyatı liriktir. Meselâ bir padişahın medhinde İranlılar onun harplerini, gazâlarını, kahramanlıklarını destan şeklinde anlatırlar. Onun hakikî icraatı sayılır. Araplarda ise kaside vardır. Bu kasidelerde epik unsur gayet azdır. Birçok teşbihlerle padişahın büyüklüğü, keremi anlatılır. Arap ruhu epik değildir. Bu da Sâmî ruhu ile Ârî ruhun farkını gösterir. Araplarda mesnevî tarzında yazılmış eser pek yoktur. Halbuki İran’da İslâmiyetten sonra bu tarz çok inkişaf etmiş, bu devirden birçok da eser kalmıştır. Bu destanlarda en çok kullanılan “mütekârib” ve “hezec” bahirleri çok eskidir.

Ahamenitler zamanından bize kitap olarak yalnız Avesta gelmiştir. Bu kelime ne demektir? “Metin” demektir. Zıttı olan “Zend”, tercüme, şerh manasına gelir. Avesta kitapları Pehlevî ve Avesta diliyle yazılmış, tefsirleri olan Zendler ise Zend lisanı ile yazılmıştır. Bunlar ekseriya beraber bulunur. Halbuki Zend ve Avesta başka başkadır.

 

Avesta’nın Telifi

Avesta birçok parçadan mürekkep bir kitaplar mecmuasıdır. Bir kanundur. Muhtelif zamanlarda, muhtelif muharrirler tarafından yazılmıştır. Bu muhtelif parçaların ne zaman yazıldığı tespit edilir, bütün kanun kelimelerinin nereden çıktığı araştırılır. Bu çok zor bir iştir. Çünkü “Kanun” teşkil edebilmesi için uzun bir tekamül yolunu geçmesi lâzımdır. Muhtelif zamanlarda, muhtelif muharrirler tarafından yazılan dinî metinler bir müddet sonra bir heyet veya bir insan tarafından toplanır ve o  zamana uygun olmayan parçalar ihraç olunur, tasnifler yapılır, ıslah edilir, bir kitap şekline koyulur. Artık bu kitap resmî mahiyet alır, o dinin mukaddes kitabı olur. O dinin sâlikleri için bir esâs-ı kânun, bir şerâit halini alır. İşte böyle kitaplara “Kanon” derler. Kelimenin aslı Yunancadır ve “ölçü aleti” demektir. Eski Yunanlılar güzel bir genç heykeline kanon derlerdi. Zira böyle bir heykel güzel bir vücudun mikyasî numûnesidir. Ondan insan ölçüsü öğrenilir. Bu kanon teşkilini birçok dinlerde görebiliriz. Meselâ Hıristiyanlarda Ahd-i Cedid böyledir. Ahd-i Cedid’in en eski parçaları Sen Pol’ün risaleleridir. Bu risaleler M.Ö. 62-53 yıllarında yazılmıştır. İncil-i erbaa yani Dört İncil ise 65-100 arasında yazılmıştır. (Bu dört incil Matsos, Markos, Lukas, Yuhannes’tir) En eski kanon 200-400 arasında tespit edilmiştir. Hıristiyanlık ilk asırlarda birçok fırkalarla mücadele etmiştir ve nihayet bu kanon teşekkül etmiştir.

Ahd-i atik’in ise en eski parçaları M.Ö. dokuzuncu asırda yazılmıştır. Bugünkü şeklini M.S. 200’de almıştır. Demek ki bu din kitabının, bu kanon teşkili için on bir asır geçmiştir.

İslâmiyette bu çok kolay olmuştur. Çünkü Kur’ân bir şahsiyetin ağzından gelmiş ve teşekkülü uzun olmamıştır. En eski parçaları M.S. 610’da nüzûl etmiş, en sonu da 631’de inmiştir. Kanon şeklini Osman zamanında takriben 655’te almıştır. Hz. Osman geyik boynuzları, deriler ve yapraklar üzerindeki muhtelif sûreleri toplayıp tertibe sokmuştur. Bu müddet kısa olduğu için teşekkülü ve tadilatı az olmuştur.

İşte Avesta’nın da hangi tarihte yazıldığını bahsederken, bunda toplanan muhtelif eserlerin eskiliğini birer birer ayırmak lâzımdır. Bunun ne zaman teşekkül ettiği mühim bir meseledir.

An’aneye göre Zerdüştîlerin dinî eserleri, Eşkanîler zamanında ve bilhassa Yunanlıların “Vologeses I” ve İranlıların Balaş dedikleri (hükümdarlığı M.S.57-78) padişah zamanında ilk defa Avesta’ya ait eserler toplanmıştır. Balaş, Partlardandı. Onun zamanındaki bu çeşit dinî reformu diğer sahalarda da görebiliriz. O zamanki paralarda Yunanca kitâbeler artık bırakılmış, Pehlevî lisanında yazılan kitâbeler yazılmaya başlanmıştır. Demek ki yunanî nüfuz azalmaya, millî cereyanlar artmaya başlamıştı. Bu ilk toplama ve tasniften sonra yeniden bir tasnif lüzûmu görülmüş ve bunu da Sâsânîlerin müessisi Ardaşir yaptırmıştır (226-240). Bu tasnifi yapan muğbed (rahip) Tansar adındadır. Tansar bu redaksiyonu (bir şekle sokmayı) Ardaşir’in emriyle yapmış ve resmî devlet dini olarak Zerdüştîlik kabul edilmiştir. O zamana kadar bu din resmî değildi. Bundan sonraki redaksiyon Birinci Şâpur (310-379) zamanında ve en son olarak İkinci Şâpur zamanında vukû bulmuştur.

Şâpurlar zamanında bu tasnifin yapılmasına sebep, o devirde Mani’nin zuhûrudur. Mani 243’te propagandaya başladı. 31 sene süren bir propaganda hayatından sonra 273’te idam edildi. İdamından sonra yaptığı propagandanın Zerdüştlük üzerinde büyük tesiri oldu ve tekrar “Kanon” teşkili için harekete geçildi.

Zaten “Kanon”un toplanması daima böyle “fırak-ı dâlle”ye karşı yapılır. İslâmiyetteki “kütüb-i sitte” bile böyledir. Çünkü bu kitaplar “fırak-ı dâlle”ye mani olmak içindi. Bu, ehl-i sünnet velcemâat kanunudur. Bu kanunun asıl düşmanı Mu’tezile idi. Mu’tezile o zaman “sünnet”ten çıkmıştı. Mamafih bugün İsnâ Aşere’de bunlar hâlâ yaşıyor.

Sâsânîler zamanında eski Avesta lisanı unutulunca onu yeni lisana çevirmek lâzım geldi. Bu her dinde böyledir. Yahudiler dinî dilleri olan İbrânîyi unuttukları zaman, Cumartesi günleri toplandıkları “midraş” (medrese)lerde okunan şeylerden bir şey anlamaz oldular. O zaman bunları halkın konuşma dili olan Ârâmî’ye tercüme ettiler, ki bu tercümeye “Targum” derlerdi. Halbuki sonradan bu Ârâmîyi de unuttular, tekrar İbrânîyi öğrendiler. Bugün de öyledir.

Hıristiyan metinleri de ilkin Yunanca idi, Latinceye çevrildi, daha sonra malum olduğu üzere Luter (1443-1546) tarafından Almancaya çevrildi.

İşte Avesta’nın da Pehlevî’ye tercümesi Husrev-i Nûşirvan (531-579) zamanında tensik edildi ve Avesta’nın taksimi başladı.

 

AVESTA’NIN TAKSİMİ

Eskiden Avesta 21 “nesk”ten ibaretti. Bunlardan bize ancak on dokuzuncu nesk olan “Frendidat” adlı nesk geldi. Bu da, bu dinde yalnız dinî merasimde kullanılan pratik formüller ve âyetlerden ibarettir. Bu belki harpler, işgaller ve yabancı dinlerin hakimiyetinden, belki de ihmalden olmuştur. Fakat öyle bir zaman geldi ki bu eski kitaplarla uğraşacak adam kalmadı; halk arasında ezberlenmiş birkaç parça kaldı. Elimize geçenler yalnız dinî formüller, yani bir dinin günlük hayatı için en fazla lâzım olan taraflarıdır. Hatta bunlar da tam değil, ancak o formüllerin cüz’î bir kısmından ibarettir.

İşte dinî merasimde söylenen bu parçaların adları “yasna”, “yaşt” (övmek, yaldırmak)lardır. Bu ilahiler, âliheler ve nîmâliheler için söylenen şeylerdir ki Araplar bunlara “Tendiyat” derler. Fransızcası “Hymne”dir. Bir de “Hurde Avesta” (Pehlevîde Hortak apestak) [Küçük Avesta] vardır ki küçük dualardan ibarettir; işe yaramaz.

Eskiden bu kitabın tamamiyle Zerdüştîliği tarif eden, hayut hiç olmazsa onun kitabı, Zerdüşt’ün dinî kaidelerini in’ikâs ettiren bir kitap zannetmişler. Halbuki bu doğru değildir. Avesta’nın bir kısmını Zerdüşt’ün söyledikleri teşkil ederse de, diğer kısımları öyle değildir. Zerdüşt’ün kendi söylediği kısımlar “Gatha”lardır. Gathalar Avesta’nın en eski kısmıdır. Lisanları diğer kısımlardan farklıdır. Gathalarla “Yaşt”lar arasında tabiat âlihelerine karşı mücadele vardır. Meselâ Haoma= Soma’ya karşı (Haoma bir nebatın ismidir. Bu nebatın usâresinden bir şerbet yapılır ki sarhoş edici mahiyeti vardır. Fakat alkol gibi değildir. İnsana daha ziyade tatlı bir baygınlık verir, insanı ilham alacak hale koyar. Bunu sıkmak, içmek dinî bir merasimle olur. Bu aynı zamanda teşhis de edilir bir ilahtır. Keyhusrev zamanında Efrasyab esir edilir. Şahname’ye göre onu esir eden, bir rahiptir. Avesta’ya göre ise, işte bu Haoma’dır. Sonradan Zerdüştîler zamanında böyle bir ilahın mevcut olduğunu unutmuşlar, onu adî bir insan zannetmişlerdir.)

İşte Zerdüşt bu ilaha ibadet istemiyordu. Çünkü Zerdüşt monoteizme taraftardır. Onunla mücadele ediyor. Zerdüşt’ün mücadele ettiği ilahlardan ikincisi de Mithra (sonradan Mihr olmuştur)dır. Halbuki Yaştlarda bu ilaha karşı ilahîler, takdisler vardır. Bunlar eski Ariyenlerin tabiî ilahlarındandı. Bundan sonra “Anahit” adlı bir ilah daha vardır. Bu ilah Babillilerin taptıkları “İştar” ilahı gibi nehir, bereket ve aşk ilahesi idi. Zerdüşt bununla da mücadele etti. Fakat buna karşı da “Yaşt”larda takdisler vardır. Sonra, Sirius (Arapçası Şuara= Şuarâ-i yemânî, İrânî ismi “Bistria”) ile de mücadele ediyor.  Eskiden buna da ibadet ediyorlardı.

Bütün bunlardan iki mühim netice çıkıyor.

1.Bir defa Zerdüşt yeni bir din kurmamış, ancak, bulduğu eski dini ihyâ etmek, temiz bir hale koymak istemiştir.

2.Bu netice filolojiktir. Yaşt’ların Zerdüşt’ün mücadele ettiği ilahları takdis etmesi gösteriyor ki  bunlar lisan bakımından daha muahhar olmakla beraber mündericat bakımından Gata’lardan eskidirler. Bundan da Zerdüşt’ün, halk arasında iyice yerleşen bu ilahları tamamıyla kaldıramadığı, ondan sonra bu ilahları Zerdüştîliğe uydurarak yeni şekiller meydana çıkardıklarını tahmin edebiliriz. İhtimal Muğbedler Zerdüşt’ten sonra eski ilahları canlandırmak istemişlerdir.

Bugünkü âlimler “Présaratustrtich” Zerdüşt’ten evel olan “Yaşt”ları M.Ö. 7. asra koyuyorlar.

Sâsânîler zamanında yapılan Pehlevî hülasalar vardır ki Zerdüştîliğin eksikliğini ikmâleyaramaktadır. Bunlar kaybolan “Nask”ların hülasalarıdır. Bunların en mühimleri üç tanedir:

1.Bundahişn (asıl yaratılışı, esas): Bu kaybolan yaratılış (Dandat) neskinin hülâsasıdır. Târîh-i Sîstân’da, Ebulmueyyed-i Belhî’de “Bundihişn” kelimesi vardır.

2. Oen Kard (Dîn-i ibâdet)

3. Meno Kherad (Ulv-i nikmet)

Eski İrancada ê>î olmuştur, fakat “n”dan evvel. Bu den kelimesi de sonra din olmuş ve Arapça’ya geçmiştir. Yani Arapça “din” kelimesinin aslı İrancadır. Mamafih bu ê’den inkişaf eden î ile diğer î, Hâfız’a gelinceye kadar tefrik edilmiştir. Meselâ şêr (arslan), “şîr” ile kafiye yaplımmamıştır.

Henüz bu kitapların metni anlaşılamıyor; neşredilmemişler, fakat elde olan yazmaların hepsi yenidir.

Avesta’nın nerede telif edildiği hakkında, âlimler arasında ittifak yoktur. Ekserisi İran’ın Şark tarafında diyor. Burada yazıldıktan sonra Ahamenitler zamanında yavaş yavaş garba ilerlimeşlerdir. Bu Ahamenitler eski İran dinine mi yoksa Zerdüştîliğe mi inanıyorlarıd? Bunu kat’iyetle tayin edemiyoruz. Henüz münakaşa ediliyor. Mamafih âlimlerin ekserisi bunların Zerdüştî olmadıklarını kabul etmişlerdir. Çünkü kitâbelerde ölülerini gömmek usûlünden bahsederler. Meselâ Kyros’un kabri vardır. Halbuki Zerdüştîlikte ölüyü gömmezler. “Dahena” denilen büyük bir kaya üzerine koyarlar, akbabalar gelir, ölüyü yer. Yunanlıların naklettikleri hikâyelerden biliyoruz ki, Ahamenitlerin sarayında Zerdüşt’ün itibarı vardı, meşhurdu. Fakat bu malumat sahih değildir. Hakikatte bu sarayda Zerdüşt’ün ismi meçhuldu. Bildiğimize göre Ahamenitler Ahumaramazda’ya ibadet ederlerdi. Ahamenitlerin son zamanlarında Zerdüştîlik saraya girmeye muvaffak oldu ve İran’ın garbında kabul edildi. Arsakîlerde Balaş gibi gayretli Zerdüştîler vardır. Mamafih, devlet dini olarak ancak Sâsânîler zamanında kabul edilebildi.

Zerdüştîliğin yanı başında eski tabiat dini vardır. Sonra bir de Zervanizm denilen din vardı. Zervan, “zaman” olmuştur.

AVESTA’NIN MÜNDERİCATI

Bundan kısaca bahsedeceğiz. Yalnız yeni Fars edebiyatı için lâzım olan malumatı ve kozmoğoniyi anlatacağız. Bu arada birkaç esâtîrî şahsiyetten bahsedeceğiz. Yalnız unutmamak lâzımdır ki bu şahsiyetler İranlılarla Hintlilerin henüz ayrılmadıkları zamandan kalmadır. Üçüncü olarak, Avesta’daki en eski padişahlardan, pehlivanlardan bahsedeceğiz. Ve sonra bazı destanî unsurlardan ve bunların padişahlarla olan münasebetlerinden, dinî destanların zâhir müşküllerinden bahsedeceğiz. Çünkü bunların Yeni Farsça’ya tesiri olmuştur.

 

1.Kozmogoni:

Bunun zıddı “Eschatologee” (dünyanın sonundaki vakalar bilgisi”dir. İran dinine göre dünyanın başı, sonu ve bunların arasındaki vakalar büyük bir dram teşkil eder. Bu fasılalı ve çok safhalı bir dramdır. İnkişaf eder, birkaç büyük safhadan sonra nihayet bulur. Buradaki aktörler müşahhas “hayır” ve “şer”dir. Her dinde şirkin nasıl ve niçin vücuda geldiği, niçin âlemin intizamını bozduğu, insanı fenalığa sürüklediği ve bunun için ne gibi gizli hikmetler bulunduğu uzun uzun mevzuibahis oldu. Her din kendisine göre bunu izah eder. İran dininde bu sualler sorulmaz. Bu din hayır ve şerre metafizik bir menşe vermiştir. Hayır ve şer ezelden beri mevcuttur. Esasta hayrın yanında şer de vardır. Bütün mevcudatın tarihi bu iki prensip arasındaki mücadeleden ibarettir. Sâmî dinlerle bunun arasındaki fark işte buradan çıkar. Sâmî dinlerde hayır ve şer mücadelesi her ferdin ruhunda yahut beşer tarihinde vâki olur. Halbuki İran dininde bu iki kuvvet arasındaki mücadele yalnız insanlarda değil, âlemin aslında, hilkatın icabı olarak vardır. Hariçten hiçbir amele bu mücadeleye karışmaz. Ve bu mücadelenin sonu hayrın zaferidir. Denilebilir ki, İranî din ilâhın iradesinden haber vermeyi ve bu suretle beşerin ef’âline bir nazım ve maksat bulmayı düşünmüyor. Sadece belki âlemin manasını izahı kastediyor. Âlemin manası anlaşıldıktan sonra beşeriyetin hareketleri kendiliğinden nizama sokulur. Bu âlemin nizamının marifetinden, bilgisinden beşer için nazımlar bulunur. Sâmî dinlerde esas fikir, merkezi mefhum irâdîdir. Yane mesele Allah’ın iradesidir. Bir Allah vardır, o emir verir, insan buna itaata mecburdur. İtaat etmezse cezaya çarpılır. İrânî din ise irâdî değil, izâhîdir; âlemin manasının izahıdır. Bilhassa şer-hayır tezadının nasıl vücuda geldiğinin izahıdır. Bu tezat ezelîdir. Fakat istikbalde halledilecektir. Yalnız, iptidaî dinlerde felsefi, dinî mefhumlar mevcut olmadığı için, bu din bu izahı esâtîrî bir mahiyette yapar. Biliyoruz ki “Mytos” (Legende) ‘dan evvel gelir. Bunun için bu dindeki izahlar hep mythos’tur. Mamafih bu, her şeyi mythos’la anlatmak sonraki dinlerde de vardır. Meselâ, tevile muhtaç hikayeler “allégorique”tir; mythos değildir. Mythos kozmik şahsiyetlerden bahseder. Halbuki alegorik izahlarda alelâde insandan bahsolunur. Fakat bu insanlar hakikî değildir. Tevile uğramışlardır. Mythos ise fevkalbeşer kuvvetlerden bahseder.

Âlemin sonunda hayrın galip olacağı esası fikri Mazdeizm’den sonra gelen dinlere de tesir etmiştir. Meselâ Yahudilik ve Hıristiyanlıkta bu tesir görülebilir. Yahudiler Babil’de İranîlerin tesiri altında kaldıktan sonra bunu dinlerine ithal etmişlerdir.

Hayır ve çarpışmasının devamının müddeti tespit olunmuştur. Bu on iki bin yıldır. Yani mahdut bir zaman. Bu mahdut zaman hudutsuz bir zaman içinde denizdeki bir ada gibi yüzer. Başlangıçta hayrın mümessili Ahuramazda, şerrin ise Ehrimen’dir. Ahuramazda nur ile muhât ve hudutsuz zaman içinde yaşıyordu. Ehrimen ise zulmet ve mahdut zaman içindedir. Ahuramazda her şeyi oldu bilir, tabiatı latiftir. Ehrimen ise her şeyi sonradan bilir (pasdaniş nich), tabiatı hırstır. Hürmüz, Ehrimen’in hırsı yüzünden kendisine taarruz edeceğini evvelden bilir ve harpte silah olmak için  “ulvî halk”ı yaratır (Menûk). Yaratılış üç bin yıl bu halde kalır. Bu manevî bir haldir. Yani Allah dünyayı yaratmadan evvel üç bin sene tasavvurunda tutmuştur. Ehrimen hiçbir şeyi bilmiyordur, hatta Hürmüz’den bile haberi yoktur. Fakat günün birinde, hırsının tesiriyle, süfliyattan yükselir, Hürmüz’ün sâkin nuruna çarpar. Bunun üzerine orayı zaptetmek niyetiyle süfliyata döner ve ordusunu teşkil edecek olan devleri yaratır. Hürmüz iyi bir dünya yaratmak için müsâlaha teklif eder. Fakat Ehrimen razı olmaz. O zaman Ahuramazda, Ehrimen’e karşı tesirli bir dua okur. Ehrimen bu duayı duyunca hemen bîhoş olur ve baygın bir halde üç bin sene kalır. Bu zaman içinde mahlukât ulvî halden (Menûk) süflî hal (Getik)e getirilir. Âlemdeki mevcudat yaratılır. Mevcudatın sonunda ilk öküz ve ilk adam vücuda gelir. (Öküz çiftçilik yapan milletler için çok mühimdir. Burada da insanla beraber yaratılıyor.) Bu devre, bu yaratılış devrine “Bunda hişn” devri derler. Bu devirden sonra harbin ikinci safhası gelir. Bu safhaya ise “Gümecişn >Gu-amik” safhası derler. (Gu, prefiks olup, geri kalan kısım bugünkü “âmîhten” (karışmak, karıştırmak)tır. (“âmeden” (gelmek) de böyledir. âmeden<amatan.) Ehrimen, birinci devri teşkil eden ilk çarpışma ve üç bin senelik uykudan uyanır. Yılan şekline girerek mahlukat içine karışır. Ordusu da böyle yılan, akrep ve haşerat şeklinde bütün dünyayı kaplar. O kadar ki bir iğne başı kadar yer kalmaz. Su tadını kaybeder ve Gâv-ı evvel (ilk öküz) ve insân-ı evvel ölür. Bu Ehrimen’in hüküm sürmesi de üç bin yıl devam eder.

Nihayet son devir gelir. Bu devir ise “Viçarişn” (guzârden, ayırmak manasınadır) denir. Ehrimen mağlup olur ve yaratılış tamamen eski haline, temiz haline döner.

Zerdüştîliğin sistemi budur. Bunun yanında, yukarıda adını söylediğimiz Zervanizm vardır ki onun kozmogonisi başkadır. Bu telakkiye göre ezelde tek bir ilah vardır ki o da kuvvetlidir. Bu kuvvet hem hayrın hem de şerrin fevkindedir. Onlardan kuvvetlidir. Her şeye ve tekmil ilahlara galiptir. Bu kuvvet başsız ve sonsuz zaman (Zervan)dır. Bu hudutsuz zaman içinde bizim zamanımız bir katredir. Bu en yüksek ilahı takdis eden bir şiir parçası Nyberg tarafından Bundahişn’de keşfedilmiştir. Bu Zervan’a bazen de “baht” denilir. Çünkü bütün mukadderat onun tarafından takdir edilir ve onun hükmünden kimse kaçamaz.

Nyberg’in bulduğu takdis ilahesi çok yüksektir. Esâtîr şeklini Avesta’da bulamıyoruz. Fakat esâtîrî olduğu malumdur. Zerdüştîler bunu kaldırmışlardır. Fakat Ermenilerin kitabında bundan uzun uzun bahsedilir. Bu esâtirin eski şekli şöyledir: Zervan bir çocuk doğurmak ister, fakat düşüncesinde şüphe hasıl olur. Bundan dolayı Hürmüz’le beraber Ehrimen’i de doğurur. Babaları hadsiz hesapsız zaman olan bu iki çocuk karnında iken Zervan kendi kendine “Karnımdan çıkan iki mevcut, âlemin hakimi olacaktır” der. Ehrimen bunu duyar ve hile ile evvelâ kendisi doğar ve kâinata dokuz bin sene hakim olur. Ve nihayet Hürmüz çıkar ve âlemin hakimi olur.

Zervan hakkındaki fikir İran’da çok kuvvetli tesirler yapmıştır. Hatta son zamanlara kadar bu tesir yaşamıştır. Zervan aynı zamanda sâbitelermiş. Yani Acem şiirinde görülen bazı noktalar bu tesiri anlatır. Meselâ İslâmî şiirlerde felekzede (felâket bundan geliyor) kelimesi vardır. Felek bir şahıstır. Her şey ilahtan gelir. Asıl fenalık yapan felektir. Bu Zervan dininden kalma bir bakiyedir diyenler haksız değildir (Zervan hünsâdır).

Ehrimen ve Hürmüz’den İslâm dininde izler var mıdır? Ben bir eserde bir şiir gördüm. Onda bu nur ve karanlık mücadelesi ve devirler görülmektedir. Yalnız bu İslâmî bir mahiyete sokulmuştur. Nur, Muhammed’dir ve düşmanları karanlıktır. Sonra akl-ı evvel ve cehl-i evvel’den bahsolunur. Allah’ın ilk yarattığı akl-ı evveldir. Bunun yanında bir de cehl-i evvel vardır. Bu fikirler her halde, İslâmiyetten sonra bazı şekil değiştirmeler ve tadillerden geçerek yaşamakta devam etmiş olacaktır.

Avesta’da iki din vardır. Zerdüşt’ün mevâizi, Gatalar ve sonra eski ilahlara ait kısım. Ernest Herzfeld’e göre, Zerdüşt, Kyros’un oğlu Kambiz zamanında kablelmîlad altıncı asırda meydana geldi. O zaman Deva dini vardı. Bunların rahipleri “mug”lardı. Başka ilahlar da vardı. Deva’nın fena manaya gelmesi Zerdüşt’ten sonra olmuştur. Eski en büyük ilah Ahuramasta Varuna, Uranus’tu. Her şeyi bilen, âlim-i mutlak, Ahuramasta “gök”tür. Bu zata göre Dârâ (522-486), oğlu Kserkes (565-486) ve onun oğlu Zerdüştî idi. Bundan sonra bu din yok oldu. Zerdüşt’ün düşmanları mug’lardı. Meşhur “Gamata” (M.Ö. 522’de isyan etti; 521’de katledildi) Mug’lardandı. Dara’nın bununla mücadelesi aynı zamanda dinî bir mücadeledir.

Hakikaten Şehname’ye göre Zerdüşt’ün hâmîsi Güştasb’dır ki bu Dara’nın babasıdır. Zerdüşt, Ahuramazda’dan başka bütün ilahları atıp onun yerine monoteizmi kurmak istemiştir. Ahuramazda’nın yanında şahsî şekli mücerred ahlakçı mefhumlar vardır. Meselâ Vahu Manu (Behmen) = İyi tefekkür gibi. Böyle mücerred mefhumları şahsiyetler halinde göstermeye “hypokstaks’ derler. Yine Zerdüşt’e göre Çinvat köprüsünden geçerken bir kız görür, bu onu köprüden geçirir. Bu dinin teşhisidir.

Artakserkses’in zamanında (M.Ö. 465) halk kendi eski dinine rücu ediyor. Bunun için Avesta’nın yeni kısımlarında zerdüştî bir şey görülmüyor. Yaşt’lerin Gata’lardan yeni olması bundandır. Kserkses mezarında bulunan bir kitaptan “Siyatiş” (sulh ve sükûn) vardır ki yeni dinlerde sulh getiren mefhumu olduğunu zannediyoruz. Bundan başka Birinci Dara’nın mezarında Ahuramazda’dan başka bir ilah zikrolunmadığına göre, Artakserkses’de başka ilahlar da vardır. 1935’de Istahr’da Kserkses’in bir kitabesini bulmuşlardır. Orada şunlar söyleniyor: “Mezkur vilayetlerde karışıklık oldu. Ahuramasta da bana yardım etti. Onları yendim. Yani vilayetler yalnız Devalara ibadet ediyorlardı. Onları da yeneceğim. Ve yeni bir kanun çıkardım ki Devalara ibadet edilmesin.”

Sonra Dara vs. hep Zerdüştî isimleridir. Darya Zahu Manuş (İyi fikir tutan). Darya Vahuş. Sonra Kserkses’in ilk şehri (Khşayarşah) olup “halka hükümet süren” demektir. Artkserkses ise “kozmik intizam kendisine padişahlık vermiş” demektir.

Üçüncü bir din olan Maniheizm’den biraz sonra bahsedeceğiz.

 

2.Avesta’da ve Edebiyatta İsmi Sık Geçen Şahsiyetler:

Eski Yaşt’larda bu isimler vardır. Fakat bunlardan, yaptıklarından destanî bir surette bahsediliyor. Yalnız isim halinde mevcutturlar. Fakat karîne ile anlaşılıyor ki o zaman bunlar hakkında destanlar vardı. Meselâ orada birbirini takip eden padişahların isimlerinin listesi vardır. Hatta bu ismi geçen şahıslar harpten evvel ilaha ibadet eder, kurban getirir, dualar söylerler. Avesta’da bu dualar yoktur. Yalnız numûne olmak üzere isimleri geçiyor. Meselâ şu padişah şu ilaha şu duayı söylemiştir gibi.

Bu esâtîrî şahsiyetlerden biri Gayûmard’dir. Ahuramazda, Ehrimen’e karşı mücadeleye başlarken kendisine yardımcı olmak üzere kozmik insanı (insan-ı evvel) veya bu Gayumerd’i yaratmıştır. Fakat Gayûmerd, yukarıda gördüğümüz gibi, bu harpte yaralanıyor ve ölüyor. Ahuramazda onun can çekişme acısını azaltmak için on beş yaşında bir genç şeklinde müşahhas uykuyu (Xvab=hevan) yaratıyor (xv=hû’yu verir. xwai= ter de böyledir). Bu ölen Gayûmerd’in vücudundan olan, bütün kâinatın mümessili idi. Maden yeri, filiz zuhur eder ve onun tohumu toprağa iner ve ondan “râvend” otu hasıl olur. Ve bu ottan bir nebat şeklinde ilk insan çifti vücuda gelir. Bunların isimleri, erkek “Maşa”, kadının ise “Maşiyana”dır. Yani “merd u zen”. Bunların da yedi ikiz çocukları doğar ve bunlardan bütün insan nesli zuhur eder. Bu hikâyede iki motif vardır. Birisi, dünyanın böyle büyük bir devin vücudundan yaratılışıdır. Bu motife İskandinavlarda da rastlıyoruz. İskandinavyalılarda İlmayir adlı dev, kardeşi tarafından öldürülüyor ve vücudundan dünya yaratılıyor. Eti toprak, kanı derya, başı gök, kemikleri taş ve saçları orman oluyor.

Hintlilerde ise Puruşa isminde bir devin vücudundan bu âlem yaratılır. Hatta Japonlarda bile buna benzer ustûreler vardır. İranîlerde ise bu doğrudan doğruya söylenmiyor; umumî olarak “Yedi filiz çıkıyor” denir. Fakat “Resthîz”de de bu teferruat ve isimler sayılır. Orada mahşer gününde Geyûmerd’in kanı deryadan, eti topraktan, saçı ottan ve canı ateşten istenilecek ve Geyûmerd canlanacaktır.

Bu esâtîrin daha felsefî bir şekline İslâm edebiyatında rastlıyoruz. Mikrokozmoz (âlem-i sagîr), makrokozmoz (âlem-i kebîr) nazariyeleri. Âlem-i sagîr, insandır. Ve insan vücudu âlem-i kebîr (kâinat)a tekabül eder. Her insan, vücudunda bütün kâinatın şeklini taşır. İnsan gözleri ay, güneş, kafası gök, kanı deniz, saçı nebatlara tekabül eder. Bu suretle âlem-i kebîrle, âlem-i sagîr arasında bir muvâzât (paralelizm) yapar. Bu şekil “Bundahişn”de vardır. Yalnız eski esâtîr’den bir parça ayrılır. Götze adlı meşhur bir müsteşrikin göstermesine göre bu nazariye M.Ö. beşinci asırda Yunanistan’a gelmiştir.  İslâmiyete geçmiş bir şekli “İhvânussafâ Resâili”nde vardır. h.400’de yazılmış olan bu resâil İslâm edebiyatına Yunan felsefesinin geçişinin mühim bir delili ve parlak bir mümessilidir. Bugünkü İsmailîlerin mukaddes kitabıdır. Yalnız bir çok fünûndan bahsettiği için Sünnîlerde de meşhurdur. Bu risâlelerde âlem-i kebîr ve âlem-i sagîr nazariyelerinden bansedilir. Bu suretle felsefî bir elbise içinde yine Şarka geçmiştir. Tasavvufta da bu tesirler vardır.

Esâtîrde Şahname ve Hudâyname’de Geyûmerd’in şekli başkadır. Onun şahsiyetinin bir inkişafını ayrıca anlatacağız. Şimdi istitraten bu Geyûmerd’in rolünden bahsedelim.

Mani’ye göre en büyük ilah Ahuramazda değil, büyüklük ilahı Ebul’azame’dir. Ebul’azame, zulmetin nura taarruzunu def’ için insan-ı evvel (Geyûmerd)’i zulmet memleketine gönderdi. İnsan-ı evvel beş silahla mücehhezdir: Nur, bâd, su, ateş ve esîr. Geyûmerd ölmez zulmet şeytanları tarafından yutulur. Onu oradan kurtarmak için Ebul’azame ikinci bir resul gönderir. Bu resul ‘diriltici ruh’tur. Bu beş yardımcı, silahla zulmet diyarına iner. Orada baygın bir halde yatan insan-ı evveli kurtarır. İnsan-ı evvel döner.  Lakin zırhını, silahını ve o beş unsuru ki hepsi nuranîdir, orada bırakmaya mecbur kalmıştır. Diriltici ruh, zulmetin oğullarını öldürür ve onların vücutlarından gök ile yeri yaratır. Gök ile yer bu suretle nur ilahları tarafından yaratılmış ise de, maddeleri zulmettendir. Sonra yine diriltici ruh öldürdüğü zulmetin diğer oğullarından nur parçalarını çıkarmaya muvaffak olur. Ve onlardan güneş ile ayı yapar. Güneş ile ay büyük bir makinedir. Bu makine ile zulmette kalan tekmil nur parçaları kurtarılacaktır. Bu makine “hayat ruhu” tarafından yaratılmıştır. Fakat henüz işlemiyor. Onu işletmek için üçüncü resul gönderilir. Bunun yanında on iki cariye ve bir de dış ve baş cariye vardır. Bunlar bu makineyi işletir. Üçüncü resul güneşte oturur, baş cariye ayda yerleşir ve artık bu zulmette esir olan nuru kurtarmaya mahsus olan makine işlemeye başlar. Bu makine hâlâ işliyor. Dünyada bir insan öldüğü zaman onun vücudunda esir olan nur parçaları kurtarılır, anâsır-ı erba’a (dört temel unsur) feleklerinden geçirilir. İkizler burcu –bunlar bostan kuyusu kovaları gibidir- Geçen, aya sonra güneşe gelir. Güneşte tamamıyla temizlenerek nûr âlemine götürülür. Bu nurların su gibi dolup boşaldığı ayda görülebilir. Ay evvela küçüktür, boştur, yavaş yavaş ilk on beş gün içinde nurları toplar. İkinci on beş günde bunları güneşe boşaltır.

Fakat zulmette olan şeytanlar da boş durmamışlardır. Onlar da mukabil bir halk yaratmışlardır. Henüz zulmette olan nurun bir kısmını yutan bir şeytan ve karısı üçüncü resulün şekline uygun olan Adem ile Havva’yı yaratırlar. Demek ki insanların ceddi olan Adem ile Havva büsbütün zulmetten yaratılmışlardır. İçlerinde pek az nur vardır. Yalnız insanların şekilleri nuranî şekle mukabıktır ve insan zulmet kuvvetlerinin son halkasıdır.  İçinde birkaç nur parçasını saklayabiliyor.  Ve nur insanda bir hapishanede imiş gibi mahpustur. Şeytanlar ümid ediyorlar ki insanlar tenasuh edecek ve nur parçaları ilelebet zulmet âleminde kalacaktır. Fakat Ebul’azame buna da bir çare bulur. Dördüncü resul (İsa) vasıtasıyla insanlara marifet ve bilgi gönderir. İsa insana kendi halini izah eder. Ona nur âleminden geldiğini, kendisinin (insanlar) her iki âlemden mürekkep olduğunu ve Ebul’azeme’nin niyet ve maksadının nurun kurtulması olduğunu anlatır ve bunun için ne yapmak icap ettiğini söyler. Evvelce de söylediğimiz gibi İran dininde emir yoktur. Oradaki dinî mecburiyetler, farzlar bir sistemden, bir izahtan kendiliğinden hasıl olur.  Bunu anlayan insan kendi kendine ne yapacağını bilir. İnsanın vazifesi, nura ziyan verecek hareketten kaçınmaktır. İnsan öldürmek, su ve havayı kirletmek ve evlenmek nura ziyan verir. Bunları yapmamak lâzımdır. Fakat bu çok güç olduğundan bu vazife Maniheyler’in Latince bir tabirle “elite=electe” seçilmiş bir tabaka dedikleri bir zümreye verilir. Bunların elbiseleri başkadır. Bundan sonra vazifeleri biraz hafif olan bir tabaka vardır ki bunlar da Sâmîler (auditeur)dir. Nur parçaları tamamıyla kurutulduktan sonra, yani dünyada canlı varlık kalmadıktan sonra âlemin sonu gelmiş olacaktır. O vakit gökler yer zulmet ve nurdan ibaret olacaktır. Zaten bu ikisi zulmet ve nurun bir madde haline gelmesinden vücut bulmuştur. Diriltici onları öldürdüğü zulmetin oğullarından yaratmıştı ve nurun tamamen kurtulması için bunlar 1500 sene sürecek olan bir yangında yanacaklar. Bunu üçüncü resul büyük bir sayha ile edecektir. Bu yangının sonunda artık zulmet ve nûr âlemi tekrar ayrılmış olacaktır. Fakat artık zulmet âleminde hiç kuvvet kalmayacaktır. Sâkin ve hareketsiz olacaktır. Nur âleminde ise hürriyet ve saadet vardır.

Maniheizmin esâtîrî şekli budur. Bunun bir de daha felsefî bir şekli vardır. Buna göre Ebul’azeme Allah, zulmet içine düşen insan-ı evvel ruh, can, dördüncü resul İsa, akl, zulmet ise “heyula”dır. Allah’tan çıkan ruh cesetle birleşmekle maddenin heyulanın emri ve kudreti altına girmiş ve orada türlü belalara uğramıştır. Eski aslını, hakikî gayesini unutmuştur. Fakat Allah’tan gelen “akl” tarafından tembih edilir ve kurtarılır. Bu şekle göre bütün bir sistem yalnız kozmik bir dram değil, her ferdin hayatının manasını ve ömrünün gayesini anlatacak dinî bir nazariyedir. Nacsıl ki âlem-i kebîrde insan-ı evvel kurtuluyorsa, âlem-i sagîrde de nur yine kurtulacaktır. Yani bu büyük sistem her fertte de devrini yapacak, bu suretle nur kurtulacaktır.

Maniheizmin daha felsefî şekli kendi kitaplarında görülür. Meselâ Uygurca yazılmış olan “Chuartoanift” da maniheizmin esasları bulunmaktadır. Bu kitap Şarkî İran’da tecellî eden Maniheizmin bir eseridir. Maniheizm propagandasına göre değişmiştir. Meselâ Ârâmîlerce maruf olan Adam-ı evvel Şarkta Ahuramazd olur. Çünkü Mani Türkistan’a gidince evvela Zervanizmi buldu. Bu dine göre büyük ilah Zervan’dır. Bunun iki oğlu vardır ki Hürmüz ve Ehrimen’dir. (Zervan= Ohrmazd).  Hast ve Anif bu nevi bir kitaptır. Meselâ ondaki şu cümleler bunu çok güzel gösterir:

“Hormuz ta tanrı oğlanı biş tanrı biznin atüzümüz” yani “İnsan-ı evvel beş unsurla beraber zulmete düşer, dönmeye muvaffak olur ve silahı yani beş ilahı bırakır ki bunlar da bizim ruhumuzdur.”

Burada olduğu gibi eğer insan-ı evvelin beş ilahları bizim canımızsa, demek ki bizim canımız zulmet içinde esir kalmıştır.

Zerdüştîliğin esası kozmoloji, Maniheizmin ise halâstır. Onun için buna halâsî bir din (soteriologique) denir. Bu dinde her ferdin ruhu, cevheri, ilahî parçası kurtulur. Bir millet dinî olmakla beraber, Maniheizm Hürmüz’ün vazifesini ve ihtiyacını tayin eder. Hürmüz de kendisini ihlasa çalışacaktır.

Bahsettiğimiz Uygurca kitapta insan ruhunun, canının zulmette olduğunu anlattıktan sonra bunu kurtarmak için şöyle söyler: “Senin cevherin ulvîdir. Sen esir düştün. Vazifen buradan kurtulmaktır. Bunun için lâzım olan yol, riyâzettir. Şunu şunu yapmayacaksın. Halâsın yolu marifettir. “

Marifet ise dinin bu yollarını bilmektir. Marifete “Gnoses” denir. Miladî birinci, ikinci asırda inkişaf eden dinî bir cereyana da bu isim verilir. Bu bir takım şarkî ve Yunan din unsurlarının sonradan birleşmiş unsurlarından terekküp eder. Yani bir “syncretismus”tur. Gerek eski Romalıların, gerekse Yunanlıların dinlerine kimi Mısır’dan, kimi Babil’den, kimi Anadolu’dan gelen şarkî unsurlar karışmıştır. Gnoses böyle bir şeydir. Fakat burada bâriz olan mana, marifet vasıtasıyla insanın kurtarılmasıdır. Bunda eski İran ve Babil dininden gelen unsurlar vardır. Bunlar zamanla ve nasılsa karışmış, artık birinci, ikinci asırlarda teşekkül etmiş bulunmuştur. O zamanki kitaplardan bir misal verelim:

 

Polimandres:

“İnsanların çobanı” adlı kitapta deniliyor ki? “Nous” (akl-ı evvel) ezelde ilahî insan meydana geldi ve yedi felekten ayrılırken, her felekten birer hediye (ahlak vesaire) aldı. Maddeye indi. Heyula içinde aynada kendi yüzünü görerek aşık oldu. Ve bu suretle maddenin, alçak tabiatın esiri oldu. Bunun için insan tabiatı çifttir. Bir kısmı maddî, bir kısmı ulvî (manevî)dir. İnsanın bu iki unsurunu kabul edenher dinde “gnostisizm” vardır. Bunda, eski İran dininde olduğu gibi âlemin sonunda “haşr”den bahsolunmaz. Haşr mîâd (Escatologie) yerine burada insanın vatan-ı aslîsine dönüşü vardır. Riyazet, tehzîb-i ahlak ile vatan-ı aslîye dönülür. Gnostisizm, kozmogoniden ve âlemin nihayetinden bahsetmez. Onun alâka merkezi ferdin ruhunun temizlenmesidir. Mani dininde her ne kadar eski Zerdüşt esâtiri kabul olunmuşsa da, onda gnostisizm izleri de bârizdir. Gnostinlerde de resul vardır.

 

Hıristiyanlık        Babil dini          Yunanî felsefe              Eski İran dini (Mazdeizm)

              ß                     ß                     ß                                 ß

              ß                     ß                     ß                                ß

                                      ®        Gnosticisme     ¬        ¬

              ß                                             ß                                 ß

              ÞÞÞÞÞÞ           ManiheizmÜÜÜÜÜ           Ü

 

 

Gnostisizm Hıristiyanlıkla aynı zamana rastlar. İslâm Ansiklopedisinde bu madde mükemmeldir. Maniheizm niçin bir “senkretizm”dir? Mani’nin İncil’i okuduğu, ondan istifade ettiği, eserlerinden anlaşılır.

Uygurlar Maniheiz’i 762’de kabul etmişlerdir. Bu din Şarkta kısmen müessir olmuştur. Garp kilisesi için ise büyük bir tehlike teşkil etmiştir. Şarkta hatta Abbasîler zamanında Maniheizm sâlikleri vardır. Bunlara “zındık” deniliyordu. En eski manası “Mani’ye tâbi” demekti. İştikakı şöyledir: “Zandik. “ik” nisbet ekidir. “k” sonradan düşmüştür. Fârsîde “Zand” ise tefsir, Avesta tefsiri manasınadır. Zındık ortodoks olmayan bir tevil, bir tefsirdir. İslâmiyette bunlara mukabil Batınîler vardır. Bunlar her şeyi kendilerine göre tevil ederler. Mani de Avesta’yı böyle kendine göre tefsir ve tevil etmiştir. Maniheizm Abbasîler zamanında daha ziyade felsefîleşmiştir. Bunun birçok şekilleri vardır. Irak’ta ve Bağdat’ta felsefî şekli galip gelmiştir. Bunlarda fikirler biraz fazlaca serbesttir. Bunlar hiçbir dinin hakikata malik olmadığını ima ederler. Onlar umumî bir tehzîb-i ahlak ile iktifa ederler. Mani’nin bu felsefî şeklinin en meşhur mümessili İbn-i Mukaffa’dır. İbn-i Mukaffa 142’de Mısır’da feci bir surette öldürülmüştür. Bunun fikirlerinden bir kısmını bize gelebilen “Kelile ve Dimne”nin mukaddimesinde buluyoruz. Burada septik bir ruh vardır. Diyor ki: “Her din kendisinin hak olduğunu iddia ediyor. Bunlara bir tarafa bırakalım, asıl ruhun tezhibine bakalım.”

Halife Mehdî (158-169) zamanında Zındıklar şiddetle takip edilmeye başlandılar. Mamafih o vakit zındıklığın manası değişmişti. Onunla itham olunanlar muhakkak Mani dinine mensup olanlar değil, umumiyetle serbest düşünenlerdir. Bu zamanın Zındıklarının en meşhurları şunlardır:

Şâir Beşşâr b. Burd (İran Horasanlı bir kölenin oğludur. 167/783 yılında öldürülmüştür. bk. Brockelmann, GAL, I/72), tabip Ebû Zekeriyya-i Râzî (125/865’te Rey’de doğdu). Bu ikincisi Mani kitaplarını okumuştur. Sonra, İbnürrâvendî vardır. İbnürrâvendî hakkında epeyi tetkikat yapılmıştır. Gayet muhtelif eserler yazmış, çoğu kaybolmuştur. Birisi Kur’ân aleyhinedir; meşhurdur. Kitâbu’d-dimâğ (başına darbe vurmak, tepelemek) adlıdır. Kur’ân’a darbe indiriyor. Bu kitapta Kur’ân aleyhinde birçok fena şeyler söylüyor. Kitap kaybolmuştur. Fakat reddi için birçok kitap yazılmıştır. Ve bu redlerden birkaç parçadan altıncı asırda yaşamış olan tarihçi İbnü’l-Cevzî, Târîh-i el-Muntazam adlı eserinde bahsetmiştir. Ritter bunları neşretmiştir (Der Islam, XIX, 1-17; Abbas İkbal, Nevbahtî, 90-95). Bir kitabı Mutezile aleyhindedir. Fakat onun reddi zamanımıza gelmemiştir.

Daha sonraki zamanlarda Zındık daha geniş bir mana alır. Peygamberi sebbedenlere, sövenlere de zındık denilmiştir. İbni Teymiye altıncı asırda Resûl’ü sebbedenler hakkında bir kitap yazmıştır.

Gnostisizm İslâm edebiyatı üzerine Maniheizm yolu ile değil, doğrudan doğruya tesir etmiştir. Bunun yolları pek belli değildir. Yalnız birçok mutasavvıfın eserinde bu tesirlerin izleri açıkça görülür. Meselâ insanın Allah’tan inmesi ve hapiste bulunması ve saire telakkileri böyledir. Gnostisizm sonradan “Neoplatonizm” ile birleşmiş ve tasavvufa tesir etmiştir. Aristo’nun Teologi’sinden tercüme edildiği zannedilen İsagocya (el-Kindî tercüme etti) ve daha diğerleri gibi.

İnsanın ilahî kısmının dünyada, madde içinde esir olduğu ve aslî vatana dönmek mecburiyetinin bulunduğu fikri gnostisizmden gelmiştir. Sonra insân-ı kâmil fikri de gnostisizm’den gelmiştir. İnsân-ı kâmil, Geyûmerd’in değişmiş şeklidir. İnsân-ı kâmil fikrinin tarihi hakkında H. Schaeder’in, Andreas’ın kitapları vardır. Mamafih bu dinde 90/100 kısım orijinal, diğer kısım başka tefsirlerdir. Gnostisizmin İslâmiyete tesiri de bu kıyas haricine çıkamaz. Geyûmerd hikayesi, Maniheizmden başka şekiller de almıştır. Meselâ Mitracisme’de başka şekil almıştır. Mitrasizme göre Ahuramazda, Geyûmerd’in yanına bir de öküz vermiştir. Yani insan-ı evvel yanında bir de “gâv-ı evvel” vardır. Bu dinde işte bu ilk öküz büyük bir rol oynar. Bu öküz vahşî ve henüz teshir edilmemiş hayvanî kuvveti temsil ediyordu. Mitra isimli bir Pehlivan (eski güneş ilahı) bu öküzü boynuzlarından tutar ve üstüne biner. Öküz koşmaya başlar, lâkin onu üzerinden atamaz. Nihayet öküz yorulur. Mitra onu arka ayaklarından tutar, ikametgâhı olan bir mağaraya çeker. Fakat götürdüğü yol çok arızalıdır (Bu yol bir remz olmuştur). Öküz nasılsa oradan kaçar. Mitra, muhabir olan bir karga vasıtasıyla güneş ilahından öküzü öldürmek için emir alır. Mitra kendisi öldürmek istemediği halde bu emre itaat eder, öküzü öldürür. İşte bu öküzün vücudundan, butundan mahlukat meydana gelir. Kemiklerinden buğday, kanından şarap (Bu dinde şarap mukaddes bir meşruptur), tohumundan aslî ve faydalı hayvanlar ve Ehrimen’e tabi birçok hayvan (akrep, yılan, karınca gibi) vücuda gelir. Bu din Roma askerleri tarafından büyük bir rağbete mazhar oldu. Hatta Almanya’ya gelen Roma askerleri orada birçok Mitrasizm mabetleri yapmışlardır. Mabetlerden birkaçı hâlâ Almanya’da ve Avusturya’da mevcutturlar (Ritter altı mabedini görmüş). Bunlara “Mitraçeum” derler.

Bu din askerî kuvvetleri daha çok gösterişli bir hale koyuyor. Geyûmerd burada esas rolünü kaybetmiş, onun yerini “gâv-ı evvel” almıştır. Geyûmerd’in tohumundan râvend isimli bir ot, bundan da bir erkek (Meşa) ve bir dişi (Meşyana) vücuda gelir. Bu çift eski Avesta’da yoktur. Fakat Avesta hülasalarında meselâ Bundahişn’de vardır. Bunların, insan olunca ilk sözü “Bu mahlukat, nebatat her âlemde Hürmüz’ün mahluku olacaktır” oluyor. Fakat sonradan Ehrimen’in ruhu onların vücuduna giriyor; o zaman onlar da “Bu dünya Hürmüz’ün değil, Ehrimen’in işidir” deyorlar. (Bugün bedbinler ‘Bu dünyayı Allah değil, şeytan yaratmıştır’ diyebilir.) İşte bu ilk çift bu fikri beslemekle ilk günahı işlemiş oluyorlar ki bunun cezası âlemin sonuna kadar devam edecektir.

Yavaş yavaş hars işlerine karışıyorlar; koyun kesiyorlar, ateş yakıyorlar, çocukları oluyor, fakat onu yiyorlar (Buna eski esâtîrde de rastlanır. Kromos kendi çocuklarını yiyor. Kromos, zaman demektir.)

Nihayet Hürmüz gelir; onlara çocuklarını yememelerini tavsiye eder ve onlar da tekrar olan ikinci çocuklarını yemezler. Yedi çocukları olur.

Burada Şehname için mühim olan bir noktaya temas edelim. Pehlevî dilinde yazılmış Ulv-i hikmet (Menok Xrad) isminde bir hikaye vardır. Bu hikayede Ehrimen’in Arzur adlı bir oğlu vardır. Bunu Geyûmerd öldürür. Ehrimen bunun üzerine Ahuramazda’ya şikayete gider. “Bu aramızdaki muahedenin hilâfınadır” der. Hürmüz Ehrimen’e tesellî vermek için Geyûmerd’i öldürür. Görüyoruz ki bu şimdiye kadar Geyûmerd hakkındaki öğrendiklerimize muhaliftir.

 

Geyûmerd’in Sâsânîlerde ve İslâmiyette İnkişafı:

 

Hudâynâme:

Hudâynâme Sâsânîlerin resmî tarih kitabıdır. Son şeklini Sâsânîlerin son hükümdarı Yezd,i Cerd III zamanında almıştır. Bunun içinde Geyûmerd’den Husrev-i Perviz’e kadar (590-628) bütün İran tarihi vardır. Bunu bu şekle koyanlar Üçüncü Yezd-i Cerd’in yazmaya memur ettiği iki zâttır ki Ferruhan ve Rim adındadırlar. Arapçaya birçok müellif tarafından tercüme edilmiştir: 1.İbni Mukaffa; 2.Muhammed b. Cahm el-Bermekî; 3.Zâdûye b. Şâhûye el-İbpahânî; 4.Muhammed b. Behram b. Mihyâr el-İspahânî; 5. Hişâm b. el-Kâsım el-İspahânî; 6.Behram b. Merdanşâh; 7. Musa b. İsa el-Kisrevî. Bu son iki şahıs daha serbestçe ve başka mehazlardan istifade ederek tercüme etmişlerdir (Bu tercümeler hakkında Rosen’in Şark’a ait mütalaaları 1895’te basılan kitabında ”Hüdayname’nin Arapça’ya tercümelerine dair” adlı bir kısım vardır. Brockelmann, Supplement I/237’de, Muhammed Kazvînî, Bîst Makâle’de mufassalan malumat vermişlerdir). Musa el-Kisrevî “Fû hubbilvatan” adlı bir kitap yazmıştır. Adı İbn,i Nedim’in Fihrist’inde geçer. Ritter bunu Ayasofya (Süleymaniye Kütüphanesi)’da buldu. Bu adam aynı zamanda Sinbadnâme’nin Arapça şeklinin müellifidir.

 

YENİ FARSÇADA FİRDEVSİ’DEN EVVEL ŞEHNAMELER

 

1.Ebu’l-Mueyyed el-Belhî’nin Mensur Şehnamesi:

Bu kitap bize kadar gelememiştir. Kâbusnâme (475’te yazılmıştır) mukaddimesinde bu eserden bahsedilir. Kâbûsnâme, Keykâvus b. İskender b. Kâbûs tarafından kendi oğlu Geylan Şah için yazılmıştır. Birçok Türkçe tercümeleri vardır. Nasîhatülmülûk tarzındadır.

Bel’amî’nin Taberî Tercümesinde el-Belhî’nin Şehnâmesinden bahsedilmiştir. Bel’amî Sâmânî hükümdarı Mansûr b. Nuh (ölm.396)’un veziri idi. Bunun kitabı Farsça nesrin en eski numûnelerindendir.

Ebu’l-Mueyyed el-Belhî bir de Garşaspnâme yazmıştır. Sonra, Kitâbu Acâibi’l-berr ve’l-bahr adlı bir kitap daha yazmıştır. Fakat bunlar kaybolmuştur.

2.Ebû Ali Muhammed b. Ahmed el-Belhî’nin Mensur Şehnamesi:

Bundan el-Bîrûnî bahsediyor. Fakat malum Şehname’den bambaşka imiş.

3.Meşhur el-Mervezî’nin manzum Şehnamesi:

İlk manzum Şehnamedir. Büyük bir kitaptır. Fakat ancak iki beyit bize gelmiştir.

4.Tus valisi Ebû Mansur b. Abdurrezak-i Tûsî:

Dört muğbede bir mensur Şehname toplatmıştır. Eser 384 senesinde yazılmıştır. Asıl nüshası elde yoktur; yalnız bu kitaptan iki kitap çıkmıştır.

a)Sa’lebî’nin Gurretu’l-ahbâri Mulûki’l-furs’u (Bu kitap Fransızcaya tercüme edildi).

b)Bizim bildiğimiz Şehname ki Dakîkî (ölm.365) ve Firdevsî (ölm.411) tarafından yazılmıştır. Salebî ve Firdevsî’nin eserleri arasında büyük bir yakınlık vardır. Bu da ikisinin kaynağının da Abdurrezzâk el-Tûsî olduğunu temin ediyor.

Ebû Abdurrezâk el-Tûsî’nin kitabından bize yalnız mukaddimesi gelmiştir. Bazı Şehname mukaddimelerinde bu da vardır. Bu mukaddime Yeni Acemcenin en eski mensur metin parçasıdır. Bu mukaddime Muhammed Mirza Kazvînî tarafından Bîst Makâle’de neşredildi. İbni Mukaffa’nın Arapça tercümesi bütün tercümelerden daha mühimdir. Fakat kayboldu. Yalnız bu kitaptan bazı iktibaslar biliyoruz. İbni Kuteybe, Dîneverî, Taberî, Hamza-i Isfahânî, Mes’ûdî, Mevmî el-Taberî (?) de. Bunun iki nüshası vardır ki birisi Paris’te, birisi Fuat Bey (Köprülü)dedir. Bu parçalarda Firdevsî’nin almadığı bazı rivayetler vardır. Şimdiye kadar biz bu parçalarla Hüdayname’deki Geyûmerd şahsiyetine bakalım. Bunlarda büyük farklar vardır. Hüdayname’de Geyûmerd esâtîrî mahiyeti kaybetmiştir. Geyûmerd, kozmogoniden ihraç edilmiş ve alelâde bir insan haline gelmiştir.

(Sistan İran’ın cenûb-i şarkîsidir. Buna mahsus bir Sistan tarihi yazılmıştır. Birinci kısım 448’e kadar, ikinci kısım 725’e kadar gelir. İki müellif tarafından yazılmıştır. Takvîm-i Celâlî’ye göre 1314’te Tahran’da basılmıştır. Bu kitapta Ebu’l-Mueyyed el-Belhî’ye ait bazı malumat vardır.)

Onun vücudundan ne âlem vücuda gelir ne de başka bir şey. O birinci insan bile değildir; eski Geyûmerd dünyada yapayalnızdı. Firdevsî’de ise padişahtır. Bu demektir ki, onun tebaası da vardır. Sonra, onun tohumundan bir nebat ve ondan da Meşa ve Meşyana’nın vücuda gelmesi de Firdevsî’de yoktur. Onun alelâde çocukları vardır. (İran edebiyatına İbranî menbalardan da unsurlar girmiştir. İbranî mitolojisiyle İran mitolojisi birleştirilmek istenmiştir. Bunlardan sonra bahsedeceğiz.)

Fakat Sâsânî eserlerine göre Siyâmek, Geyûmerd’in değil, Meşa ve Meşyana’nın oğludur. Siyâmek ile Hûşeng, Firdevsî’ye göre Geyûmerd’in Ehrimen’e karşı mücadelede ona yardım ediyorlar. Ehrimen’in de bir oğlu vardır ki adı Firdevsî’de yoktur. Hüdaynâme’ye göre “Arzur”dur. Bu, Siyâmek’i öldürür, lâkin Siyâmek’in oğlu Hûşeng babasının intikamını alır. Avesta’da bu büsbütün başkadır. Orada Geyûmerd Ehrimen’in çocuğunu öldürür. Ehrimen onu Ahuramazda’ya şikayet eder, bunun aralarındaki mukaveleye muhalif olduğunu söyler. Bunun üzerine Hürmüz Geyûmerd’i muhafaza etmez ve Ehrimen onu öldürür. Bu rivayet Avesta’nın nisbeten yeni ve gayr-i resmî kısımlarındadır. Avesta’nın en eski parçalarında hem Siyâmek hem Arzur iki büyük dağ ismi olarak zikredilir. Bu efsanede galiba bu dağlar hakkındaki lejandlardan kalmadır. (Firdevsî’yi eski İran an’anesinin mümessili olarak göremeyiz. Onda eski İran an’aneleri çok değişmiştir.) Geyûmerd’in insan olması hadisesine Euphemerismus denir. [Bu ıstılahın menşei şudur: M.S. 300’den sonra Euphemeros isminde bir adam bir kitap yazmış. Bu kitap baştan aşağı bir ütopidir. İlk ütopiyi yazan Tomas Mann adlı bir İngilizdir. “Ütopiya, gayr-i mevcuttur” adlı bir eser yazmış. Bu kitapta İngiltere’nin o zamanki siyaseti tenkit ediliyordu. Bu, sonradan bu çeşit eserlere alem olmuştur. Bu kitaba göre, Hindistan’da bir ada vardı. Muharrir oraya gitmiş, orada gördüklerini yazmış. Bir sütun görmüş; bunda Uranus, Zeus ve Kurunus’un sergüzeştleri yazılıdır. Ve bu yazılarda Zeus ve Uranus alelâde bir padişahmış gibi bahsediliyor. Onların ef’âli alelâde padişahların ef’âli gibidir. Yani Euphemeros bu üç ilahı insan şekline koyarak onlara alelâde fiiller yaptırmıştır. İşte onun bu kitabından sonra bu çeşit şeylere Euphemerismus denilmiştir.]

Firdevsî’den sonraki rivayetlerde eski Avesta’dan bir şey kalmamıştır.

Yima (Yama) şahsiyeti:

Bu, bizim bildiğimiz Cemşid’dir. Yeni Acemcede Yima> Cem oluyor. Bu, çok eskidir. İranlıların Hintlilerden henüz ayrılmadıkları devre aittir. Yani Hind u Ariyenlerde bu şahsiyet mevcuttu. Bu, ilk ilahtı. Fakat Geyûmerd gibi değil; Cem bizim gibi bir insandır. İsminin manası “ikiz” demektir. Onun Yimaga> Yimêk adlı bir hemşiresi vardır. Bu kızdan Hind edebiyatında ve Avesta’da bahsedilir. Sonraları unutulmuştur. Yima aslında güneşin oğludur; ölüm nedir, bilmez. Aynı zamanda saadet memleketinin padişahıdır. Bu rivayet Hind’de başka türlü inkişaf etmiştir. İlk insan ölmez olmasına rağmen ölmüştür. İlk ölen insan olduğu için ölülerin padişahı olur. Bu suretle ilahlaşır. Halbuki İran’da Yima ölmez, padişah ölmez. Bunun hakkında Avesta4da muhtelif rivayetler vardır.

İlk rivayete göre Yima bin yıl padişahlık yaptıktan sonra işlediği bir günahtan dolayı “ferr” (padişahlık kuvveti, ilah kudreti) ondan ayrılır. Yima sefilane bir hayata başlar ve nihayet ölür.

İkinci rivayete göre ise, o hâlâ ölmemiştir. “Var” adlı bir memlekette gizli olarak yaşamaktadır. Bu fevkalade memlekete kimse gidemez; orada mükemmeliyet vardır. Mükemmel hayvanlar ve insanlar vardır. Hiçbir hastalık yoktur. Yima’nın ahirette rolü olacaktır.

Zerdüştîlere göre Zerdüşt’ten evvel üç bin yıl geçmiş olup, bir üç bin yıl da istikbalde gelecektir ki bunun Zerdüşt’ün tohumundan olması lâzımdır. Zerdüşt’ün tohumu “Hâmûn” gölündedir. Bu peygamberin üçüncüsüne yani sonuncu peygambere Susiyant edrler. Cihanşümul bir muharebeden sonra bu peygamber Ehrimen’e karşı muharebe ederek onu öldürecektir. Zerdüşt’ten sonra bin sene geçmiş, İran’da bir peygamber beklenmiş fakat gelmemiştir. Bundan dolayı meyûsturlar; mamafih hâlâ bekliyorlar.

Zerdüşt’ten evvelki Geyûmerd’in Zerdüşt’e kadar gelen üç bin senede peygamberler şöyle dizilmiştir: İlk bin senede Yima padişahlık etmiştir. İkinci bin senede Dahâk (Ejderha) hüküm sürmüştür. Fakat Feridun onu mağlup ederek Demâvend dağına bağlar. Son mücadelede o buradan kurtulacak, fakat öldürülecektir. Feridun ile Zerdüşt arasında bütün padişahlar gelir. Zerdüşt gelince üç bin yıl tamam olmuştur. Şu halde Yima en eski rivayete göre bin sene padişahlık ediyor. Sonraları bu müddet kısaltılmış, birkaç ondan birkaç yüz sene evvel gelmiş iki padişaha verilmiş. Bu iki padişahtan birincisi Hûşeng’dir. Fakat eski rivayetler çok çabuk bozulmuştur. Yima’nın asrı saadet asrıdır. Onun zamanında devlerin hepsi mağlup olmuş, bağlanmış; hayvanların yemleri bol, suhûnet mutedil, iklim tatlıdır. Hastalık yoktur. Yime ölmez olduğundan ölüm de yoktur. Bütün insanlar on beş yaşındadır. Öyleki baba ile oğulu ayırmak mümkün değildir. Fakat bu saadet devam etmez. Zira Yima’nın iradesine duruğ girer ve bunun üzerine Yima’dan ferr üç defa kuş şeklinde ayrılır. Lakin ilkinde Mitra tarafından, ikincisinde Fraitanna= Feridun ve üçüncüde ise Kresaspa=Kreşasp tarafından tutulr. Cem sefil olarak ölür; Spituruya adlı bir dev tarafından ikiye biçilir.

Hürmüz ona Zerdüştîliği vahyetmiş ve kendisine padişahlık vermişti. Lakin o buna lâyık olmadığını ileride Zerdüşt’ün gelerek bu dini kuracağını söylemişti. Zamanında kimse olmadığı için yer adarldı, Ahuramazda’nın emri ile ve onun âleti ile üç defa yer genişletildi. (Bu üç defa dünyanın genişletilmesini İran’a üç defa muhacir geldiği için yerin daraldığı ve İranlıların üç defa yerlerini genişletme mecburiyetinde kaldıkları şeklinde mantıkî olarak izah edenler de vardır.) Yima birinci insan, birinci padişahtır. Ölmezliği işlediği bir günahla kayboluyor. Buna benzer esâtîrler diğer milletlerde de vardır. Meselâ Âdem’in Cennet’te ölmez iken işlediği bir günah yüzünden bunu kaybetmesi tamamıyla buna müşabihtir. Çünkü Âdem ilk insandır. Yima’nın işlediği günah Avesta’da tasrih edilmez. Bir rivayete göre, onun günahı manevîdir. O tekebbür eder, şeytana uyarak kendisini ilah zanneder. Bu rivayette İslâm kokusu vardır. Buna daha eski bir sebep gösterilebilir. Gatalarda, Avesta’nın eski parçalarında Yima’dan bahsediliyor. Deniliyor ki: Yima günahkârdır; çünkü o insanlara et yemeyi ve kanlı kurban kesmeyi öğretmiştir. Zerdüşt kanlı kurbanların şiddetli düşmanı idi. Bu kurban düşmanlığı başka rivayetlerde de vardır. Derler ki, insanlar hayvanları kestirdikten sonra saadetlerini ve altın devirlerini kaybetmişlerdir. Yunanlılarda buna benzer bir rivayet vardır. Onlar “Glysée” mesut bir memleket tasavvur ederler. Bilhassa şiirde bu memleketten çok bahsolunur. Burada ölüm yoktur. Sadece saadet vardır. Yalnız bu mesut memleket bütün dünya değil, yeryüzünde kimsenin gidemediği bir uzaklıktadır.

Şimdi Yima’nın ikinci rivayetine gelelim. Ahuramazda Yima’ya diyor ki: “Şiddetli bir kış gelecek, âlem harap olacak, hayat bitecektir. Sen “Var” adlı bir melce’ yap, buraya en kusursuz insanı, hayvanı ve nebatî tohumlarını al, sakla.” Yima bu nasihatı tutar; buraya güzide adamlar alınır. Ve bunlar orada mesut yaşarlar. Sözü edilen dehşetli kış gelir, âlem mahvolur ve geçtikten sonra “Var” açılır; Yima oradan, saklı canlıları ve tohumları ile birlikte çıkar. Eskisinden daha mesut bir hayat başlar.

Dünyanın sonunda böyle büyük bir katastrof olacağını birçok dinlerde görüyoruz. Mani de büyük bir yangından haber veriyor. Yahut Ahuramazda’nın büyük kavgası tebşîr olunuyor. Burada da kıştan bahsolunur. Öyle zannediyorlar ki dünyanın böyle dehşetli bir kışla tahrip edilmesi Şimal Kutbuna yakın bir yerde yaşayan bir millet arasında vücuda gelmiştir. Belki İranlılar da oradan gelmiş veya belki de İranlılar şimalden gelmişlerdir. Nuh Tufanı rivayeti de buna benzerdir. Nuh Tufanı, herhalde Irak gibi çok taşan bir yerde vücuda glemiş olmalıdır.

Bu ikinci hikaye Firdevsî’de yoktur. Fakat Avesta’da bile Yima şahsiyeti değişmiştir. İki kişi daha vardır. İlk padişah “Farr” dir. Bu, insanlara işlerini öğretmiştir. Silah yapmak, bez yapmak vesaire. İnsanları dört kısma ayırıyor. 1.Din adamları. 2.Muharipler. 3.Çiftçiler. 4.Esnaflar. Bu “Ferr”, Dehâk tarafından mağlup edilir ve ikiye bölünür. (Dehâk= Eji; Dehâm=Ejderhâ’dan gelir. Firdevsî “ej”i atmış, “dehâm”ı da “dehâk” yapmıştır. Pehlevîde sondaki bu “k”lar düştüğü için “ejdehâk” kelimesi “ejdehâ” olmuştur.) Dehâk da sonra Feridun tarafından öldürülür. Bu efsane de Hind ve Aryen devrinde mevcuttur. Dehâk hakikaten üç başlı bir ejderhadır. Fakat Firdevsî’de Euphemeris’e edilmiş insan haline gelmiştir. Mamafih iki omuzunda, gençlerin beyinleriyle beslenen iki yılan vardır.

Feridun’un babası Avesta’da Athuviya’dır. Feridun hemen her milletin bu çeşit efsanelerinde rastlanan bir ejderha öldürücüdür. Almanların ejderha öldürücüsü Sigfrid’dir. İranlılarda Garşasb, boynuzlu bir ejderhanın üzerinde çorba pişirmiş, ejderha uyanınca onu öldürmüştür. Garşasb’ın babasının ismi Thrita’dır. Halbuki Hindlilerin ilahlarından olan İndra’nın iki ismi vardır: Birisi Thridta, diğeri Aptia trita4dır. Bundan anlaşılıyor ki Feridun ile Garşasb’ın babalarının ismi aynıdır. Ejderha öldürücü bir tanedir. (Ejderha sırtında çorba pişirmek motifi başka masallarda da vardır. Meselâ Sindbadname’de bir hikayede kahramanlar bir adaya varıyorlar; üstünde yemek pişiriyorlar. Ada hareket etmeye başlıyor. Meğer bu ada bir balık imiş.) Görüyoruz ki bu eski lejandlar Firdevsî’de insan haline gelmişlerdir. Feridun artık bir geneoloji içine koyuluyor. Yima, Feridun ve ejderhadan başka iki kişiden bahsedeceğiz.

1.Hoşenk (Huşeng):

Bunun bir lakabı vardır. Paradata> Piştat (İlk yaratılan). Şu halde üçüncü bir ilk adam çıkıyor. Bu İrâniyülasldır. Mamafih Pîştâdî tipinin İskitlerden veya Saklardan alınmış olması ihtimali kuvvetlidir.

2.Tamhuras:

Bunu Şehname’de görüyoruz. Bu adın eski şekli Tahmaurpu’dur. Otuz sene Ehrimen’in sırtında dünyayı dolaşmıştır. Ehrimen’i at şekline döndürmeye muvaffak olmuştur. Tahmura tipi de İskitlerden gelmiştir. Bir insan tipi daha vardır: Manu ışthra (Manuarda). Bu İndo-Avrupalıların ilk insan tipidir. Manuiştra sonra Menûçehr olmuştur. Anlaşılıyor ki ilk şahsiyetler, ilk padişah isimleri muhtelif yerlerden gelmiştir. Hudayname yazanlar onu bir geneolojiye koymuşlar, kimisini baba, kimisini oğul, kimisini kardeş yapmışlardır. Mesela Piştat diye Keyâniyândan evvelki padişahlara denilmektedir. Yima, Geyûmerd’den sonra ilk adam olacaktır. Firdevsî’ye göre ise, Geyûmerd’den sonra Huşeng, ondan sonra Tahmuras ve daha sonra Cemşîd gelir. Ona göre Cemşîd, Tahmuras’ın oğludur. Halbuki Hudayname’de oğul değil kardeşidir. Hakikatte ise bunlar arasında hiçbir münasebet yoktur. Yima İranîdir; Tahmuras iskitlerden alınmıştır. Firdevsî’ye göre Yima, Dehâk tarafından mağlup edilir ve Feridun onu Demâvend dağına bağlar, dünyayı iki oğlu arasında taksim eder ve Dehâk’i öldüren adam olarak Feridun’u değil, Kâve adlı bir demirciyi gösterir. Bu demirci uydurma bir şahsiyettir. Kâve ismi eski kitaplarda yoktur. Fakat Sâsânîlerin zamanında İranîlerin bayrağı olarak Dırahş-ı Kâviyânî vardır. “Dırahş” bayrak demektir. Kâviyân, Kâveler. Dırahş-i Kâviyân, Kâvîlerin bayrağı demek olur. Kâve kelimesi Acemce’de “key” olur ve Keyhusrev buradan gelir. Anlamayanlar ona tarihî bir mahiyet ve mana vermek için bir efsane uydurmuşlardır. Bu gibi efsanelere “Légende aetiologique” derler. Bu gibi legendeler her millette vardır.

KABLELİSLAM İRAN EDEBİYATI

 

İki kısımdır:

a.Dinî edebiyat. Avesta ve Zend parçaları. En eski parçası kablelmîlâd sekizinci asır.

b.Destanî edebiyat. Sâsânîler zamanına tesadüf eder. En meşhuru Hudayname ve diğer eserler.

İran tarihindeki esâtîrî şahsiyetleri dinî edebiyatta takip ettik. Bunlar destanî edebiyatta esatîrî mahiyetlerini kaybetmişlerdir. Geyûmerd’de bunu gördük.

 

FİRDEVSİ’NİN ŞEHNAMESİ

 

Hudayname’nin en yeni şeklidir.  Hudayname’nin İbni Mukaffa tarafından yapılmış tercümeleri vardır ve bunlarla Firdevsî arasında farklar mevcuttur. Firdevsî’ye göre Geyûmerd otuz sene hüküm sürer. Siyâmek, Geyûmerd’in oğludur ve Ehrimen tarafından öldürülür. Siyamek’in oğlu olan Huşeng ise babasının intikamını alır ve Ehrimen’in çocuğunu öldürür. İşte bu rivayet eski Hudayname’ye uymuyor. Bîrûnî’nin “Âsârülbâkiye”sine ve Pehlevîden bize gelen eserlere göre ise aksinedir. Ehrimen’in oğlu Arzur’dur ve Ehrimen Geyûmerd’i öldürür.

Siyâmek Pehlevîde kitaplarda ve Arapça tercümelerde doğrudan doğruya Geyûmerd’in oğlu değildir. Geyûmerd ölünce tohumundan bir ot çıkmış, bundan bir erkek, bir kadın vücuda gelmiştir. Siyâmek bunların oğludur. Firdevsî’de bu rivayet yoktur. O bunu bilmediğinden Siyâmek’i Geyûmerd’in oğlu yapmıştır. Siyâmek ve Arzur Avesta’da iki dağın ismidir.

Hudayname lâdînî edebiyatı dahildir. Siyamek’ten sonra Hûşeng geliyor, Hûşeng, Firdevsî’ye göre Siyamek’in oğludur. Halbuki İbni Mukaffa’nın tercümesine göre Siyamek’in torunudur. Siyamek’in oğlu Fravag’dır. Fakat Firdevsî’ye göre Hûşeng, Geyûmerd zamanında yaşıyor. Bu muhal bir şeydir. Firdevsî’ye göre ilk sülale Hûşeng ile başlar ve Pîşdâdiyân denir. Bu sülalenin isemleri:

1.Hûşeng (Hoşenk), 30-40 sene hüküm sürmüştür.

2.Tahmuras (Tahmurth) 30 sene hüküm sürmüştür.

3.Cemşîd (Camşêd) 700 sene hüküm sürmüştür.

4.Dehâk 1000 sene hüküm sürmüştür.

5. Efredûn (Aphrêdôn) 500 sene hüküm sürmüştür. Bunun üç oğlu vardır: Sarlm, Tunç, Fraç.

6.Minûçihr (Minôçihr). Bu Afredon’un kızının oğludur.

7. Nozer (Nodar). Bunun da üç oğlu vardır.

8.Zav.

9.Karşasp.

Hûşeng hakkında Firdevsî az malumat veriyor. O evvela keşfeder. Bunun süyesinde yer işlerine yarayan ziraat aletleri yapmaya ve insanlara öğretmeye başlar. Ateşi bulması şu şekilde olmuştur: Bir gün bir ejderha görür; ona büyük bir taş atar. Fakat taş ejderhaya değil, diğer bir taşa çarpar ve ateş çıkar. İranlıların Mihregan adını verdikleri ateş bayramı vardır ki bundan kalmadır. Bu İslamiyete kadar, hatta İslamiyette de devam etti. el-Bîrûnî’ye göre bu bayramda büyük bir ateş yakılır, hayvanlara eziyet edilir.

Hûşeng insanlara tohum saçmayı ve hayvan derisinden elbise yapmayı öğretir. Hûşeng “Heşt kişver”in yani bütün âlemin padişahıdır. Avesta’da mevzû-i bahis olan onun Mâzenderan’daki devlerle mücadele etmek vazifesi de Firdevsî’de yoktur. Devler galiba Mazenderan’ın eski yerlileri olacaktır. Bunlar arazi çok sarp ve kayalık olduğu için kendilerini taş yuvarlayarak müdafaa ediyorlardı. İranlıların bunlarla çok şiddetli uzun mücadeleleri vardır.

Avesta’da Hûşeng Paradata: Pişdad ismi verilir. (Firdevsî’de bu, sülaleden sülaleye verilen isimdir.) Bu, ilk yaratılış demektir. Şu halde insan-ı evvel Hûşeng oluyor ki üçüncü ve dördüncü insan-ı evvel. Bu mümkün değildir. Her halde bu başka yerden gelmiş olmalıdır. Herodot’ta, Eskitlerden bahsederken onların ilk padişahından bahsolunuyor. Onun ismi Targitos’tur. Ailesinin ismi ise Paralad(ai)’dır. Eski Yunan alfabesinde L=l şeklinde, d ise D şeklinde olduğu için bu karışmış olabilir. Yani isim belki Paradat’tır. Bu Eskitlerin ilk insanıdır. Ve belki İranîler bu şahsiyeti onlardan almışlardır.

 

Tahmurata:

Daha eski bir adı Tahmurov veya Taxma urupa. Hûşeng’den sonra gelir. Firdevsî’ye göre, koyunları kırpmayı öğretir. Bir cins kaplanı ehlîleştirir, horoz tutar ve devleri teshîr eder ve at şeklinde olan Ehrimen’in sırtında otuz yıl kadar gezer. Diğer devlerden muhtelif lisanları öğrenir. Firdevsî’ye göre bu, Hûşeng’in oğludur. Halbuki eski Hudayname’ye göre torunu olur. Avesta’da ismi Taxma Urupa (Kuvvetli Urupa)’dır. Bunun menşei Eskitlerde olmalıdır. İhtimal bu Tagitaous’un oğludur. İsminden anlaşılıyor ki bu iki şahıs dışardandır, yani şimalî İrandandır. Mazenderan’da büyük rol oynamışlardır.

Bunlardan sonra Cemşid = Yima aşeyta (aşeyta=parlak) gelir. Firdevsî’ye göre bu, Tahmuras’ın oğludur. Hudayname’nin başka tercümelerine göre, onun kardeşidir. 700 senelik padişahlığında silah yapmayı, kumaş dokumayı öğretir. Halkı dört tabakaya ayrılır. 1.Kâhinler. 2.Muharipler. 3.Çiftçiler. 4.Esnaf. Devlere birçok binalar yaptırır, devler vasıtasıyla havaya kaldırtır. Nevruz Bayramı onun zamanında başlamıştır. Fakat nihayet mağrurlaşır, kendisine ilah gibi ibadet edilmesini emreder. Bunun üzerine “Ferr” onu terkeder. Fars edebiyatında pek meşhur olan “Câm-ı Cem” hikayesi Firdevsî’de yoktur. Bu efsanenin menşei ve meziyeti şudur: Cam insana bütün âlemi gösterebilir. İskender’in aynası da böyledir. Fakat bu aleti M.Ö. dördüncü asırda yaşayan Mısır kimyagerlerinden Zozimos vermiştir. Bu ayna gayıptan haber verir, düşmanları mahveder; simya maddelerinden müteşekkildir. Zaten bugünkü kimyanın esası Mısır’dan gelmiştir. Kelimenin aslı bile Kıbtî lisanındandır. Cam meselesini Talmudî edebiyatında görüyoruz. Tevrat’ta da, Mısır kıssasında Yusuf’un elinde bir bardak olduğu söylenir. Yusuf, kardeşleri Mısır’a gelince bardağa bakar ve onlara der ki: “Ben bu bardakta sizin büyük kardeşinizi görüyorum. Bu kardeşiniz Benyamin’dir.” Bu malumatı Christensen veriyor. Ben de aynı şeyi İlahinâme’de gördüm. Attar, bardağa vurunca çıkan sesin böyle bir haber verdiğini söylüyor. İslamlara göre böyle bir cam Süleyman’ın elinde vardı. Abbasîlerden sonra İran ve akvâm-ı Sâmiye efsaneleri birleşmeye başladı. Hatta Süleyman ile Cem’i aynı yapmaya uğraştılar.

Mamafih böyle gaipten haber veren camlar vardır. Bu, ruhiyata müteallik bir meseledir. Böyle bir cama bakarak gaipten haber vermeye hydromantie= su falı denilir. Medyum bir aynaya veya bardağa bakar ve onun içinde hadiseleri görür. Bazen cam yerine bir çocuğu mürekkebe baktırırlar. Câm-ı Cem’in menşei işte böyle birleşmiş olsa gerektir. Attar’da bu camın tasavvufî manası vardır. Bu camda, camdan başka her şey görünür. Ona bakan Cem, camı göremeyince kızar. O zaman camda bir kitabe görünür. Orada Cem’e şöyle bir hitap vardır: “Sen fâni olmadan (kendinden kurtulmadan) camı göremezsin.” (Mağribî adlı bir mutasavvıfın Câm-ı Cem adlı bir kitabı vardır.) Cemşid, Tahmuras’ın ne kardeşi ne de oğludur. O, İndo-ariyenlerde ilk insandı. Ve evvelce bahsettiğimiz gibi hükümeti bin sene sürdü. Hûşeng ve Tahmuras efsaneye karışınca  kronolojide onlara da bir yer vermek lâzımdır. Onun bin senesinden keserek Hûşeng ve Tahmuras’a verildi.

Dehâk’a gelince, aslı “eji dehak” idi. Firdevsî “dehâk=çok gülen” yapmıştır.  Önce bu Mirdaz adlı birinin oğludur ve Araptır. Şeytan onu babasının ihtiyar olduğundan onu öldürüp yerine geçmesini söyleyerek kandırır. Dehâk bir çukur yapar, babasını içine düşürerek öldürür. Padişah olunca  şeytan onun yanında aşçı olarak kalır ve ona et yemesini öğretir. Bununla da kalmaz, onu iki omuzundan öpmek ister ve öper. O zaman Dehâk’ın omuzlarından iki yılan çıkar. Keserler, yine çıkar. Nihayet İblis bir doktor kıyafetinde gelerek bir çare söyler: “Bu yılanlar günde bir insan dimağı ile beslenirler ve ancak o zaman susarlar.” der ve artık Dehâk’ın evinde her gün iki genç kesilir, dimağları bu yılanlara verilir. Nihayet Dehâk İran’a gider. Cemşid’in “ferr”i kaçtığı için onu tahttan indirir. Cemşid kaçar ve yüz sene gizli kalır. Onu arayanlar ta Çin Denizinde bulurlar ve Dehâk’ın emri mucibince testere ile ikiye bölerler.

Dehâk hakkındaki malumat yalnız Firdevsî’dedir. Bilhassa gençliği hakkında başka malumat yoktur. Arap olması rivayeti ba’delislâmdır. Dehâk’ın omuzlarındaki yılanlara insan hediye edile edile gençler azalır. Firdevsî’ye göre iki asilzade zavallı gençlerin hiç olmazsa yarısını kurtarmak ister; yılanlardan birine insan, diğerine koyun beyni yedirirler. Dehâk’ın korkusundan dağlara kaçan çocuklar Kürtleri teşkil eder. Nihayet on sekiz çocuğu olan demirci Kâve on yedi oğlu kesildikten sonra birini bırakmasını rica eder. O da razı olur. Kâve bundan sonra önlüğünü bayrak yapıp isyan eder ve “Dehâk yerine Feridun’u padişah yapalım” der. Hakikaten bunlar Feridun’la birlikte Dehâk’ı tahttan indirirler, fakat öldürülecekleri zaman bir melek gelerek öldürmeyin” der. Bunun üzerine onu Feridun Demâvend dağına götürür. Demâvend ahalisi hâlâ Dehâk’ın mağlubiyetinin bayramını yapıyorlarmış.

Bunun Avesta’daki şekli İndo-Ariyen devre aittir. Feridun Hint’te pek çok olan bir ejderha öldürücüsüdür. Kâve meselesi ise büsbütün uydurmadır; lisanî bir iştikaktan gelmiştir. Pîşdadiyândan sonra gelen sülaleye Keyâniyân denir. Müfredi “key”dir ve bunun eski şekli Kâvî, cem’i “Kâvyân”dır. Drahş-i Kâvyân, Kâvilerin bayrağıdır. Sonraları bu terkip şeklini aynen muhafaza ettiği için anlaşılamıyor. “Bu, her halde, bir baba ismi olacaktır” deniyor. “ân”, “zâde” demektir. Şu halde “Kâvyân” “Kâve oğlu” demektir, diyorlar. Bir adam isminin bir demirciye bağlanmasına gelince, İndo-Avrupaiyen destanlarda demircinin işi mühimdir. Eski Yunanlılarda bir demirci ilahı vardır: Haphoitos. Bu, topaldır, çünkü Zeus onu aşağı atmıştır. Böyle demirciler destanların kahramanlarına silah ve kılıç yaparlar. Feridun’a da kılıç yapacak bir demirci lâzım olduğundan bu demirci işe karışmıştır.

Dırahş-i Kâviyân deriden bir bayraktır. Taberî de bunu teyît ediyor. Kadisiye vakasında Arapların eline böyle sekiz arşın genişliğinde, iki arşın boyunda işlemeli bir bayrak geçmiştir.

Feridun hakkında az malumat vardır. Bu, memleketi üç oğluna taksim eder. Salm, Tur, Eraç.  Bu üç adam üç milletin “Eponyme”idir, Eponyme bir tayifenin babasına, başına denir. Salm Sarmanların, Tur Turânîlerin, Eraç İranîlerin babasıdır. Bu üç isim Avesta’da vardır, Firdevsî’de ve Hudayname’de deniyor ki Rumların padişahı idi. Bu lejande Arsekîler zamanında zuhura gelmiştir. Eraç kardeşi tarafından öldürülür ve torunu Minûçihr onun intikamını alır. Minûçihr de bir insan-ı evveldir. Firdevsi’de bu, Eraç’ın torunu olmuş ve büyükbabasının intikamını almıştır.

Turanîlerin padişahı Efrasiyap bunun zamanında İran’da bir gâret yapar ve Minûçihr’i Taberistan’da muhasara eder; musalaha eder. Musalahanın şartına göre, bir İranlı bir ok atacak ve okun düştüğü yer hudut olacak. Ariş isminde meşhur bir tîrendazın attığı ok sabahtan öğleye kadar uçar. Ta Ceyhun’da Merv yakınına düşer. Burası hudut olur. Avesta’da bu tîrendazlıktan bahsedilmezse de Minûçihr’e bağlanmıştır.

Minûçihr’den sonra “Nodar” gelir, Firdevsî’ye göre bu Efrasiyap tarafından esir edilir ve öldürülür. Avesta’da bu yoktur. Nöldeke’ye göre, bu Sâsânîler zamanındaki bir hadisenin aksi olsa gerektir.  Zira Sâsânîlerden Peyruz 484’te Heftalitlerle yapılan bir harpte esir edilmiş ve öldürülmüştür. Nodar öldükten sonra çocukları “ferr”i olmadığı için padişahlığa layık görülmemişler ve İranlılar Tahmas’ın oğlu Zev’i padişah yapmışlardır. Bundahişn’de Zev, Nodar’ın oğludur. Avesta’da bu isim Uzav’dır. Ondan sonra son hükümdar Garşasp gelir. Mamafih bunun hakkında da ihtilaf vardır. Hudayname’nin Arapça tercümelerine göre Garşasp, Uzav’ın veziri, dostu, yardımcısı idi ve hükümdar olmamıştı.

 

SİSTAN PEHLİVANLARI

Minuçihr zamanında Rüstem meydana gelir. Firdevsi’de Rüstem’den bahsedilirken, babasından ve cedlerinden bahsediliyor. Rüstem’in babasının ismi de Garşasp’tır. Ve bu şekilde onun ceddini teşkil eder. 1.Garşasp. 2.Oğlu Keriman. 3.Neriman. 4.Sam. 5.Zal, Zar veya Destan. 6.Rüstem. Bunların hepsi Sistanlıdır.

Diğer Garşasp ise Avesta’da olandır ve bir ejderha öldürücüdür. Boynuzlu bir ejderha öldürmüştür. Ve kıyamette Ehrimen’i öldürmekte yardımı olacaktır. Bu eski şahsiyet ensap içine sokulmak istenmiş, fakat karıştırılmış, onu kimisi Zav’dan sonra padişah, kimisi onun veziri ve dostu yapmıştır. Feridun zamanında üçüncü bir Garşasp vardır. Fakat bu bir  sipehsâlâr (büyük kumandan) dır.

Sistanlı Garşasp’tan bahsolunurken bir Neriman adı geçer. (Nar= erkek, manu= ruh) “Erkek ruhlu” demektir ki onun bir sıfatıdır. Keriman da Neriman’ın bir tekrarı olup yalnız Firdevsi’de vardır. Onun uydurmasıdır. Bu vasıflar böylece bir adam haline getirilmiştir. Böyle şeyler çok defa yapılır.

Sam, Garşasp’ın aile adıdır. El-Bîrûnî bunu biliyordu. “Garşasp ile Sam aynı şahsiyettir.” Diyor. Zaten onun faaileyetinden pek az bahsolunur. O hemen sadece Zal’ın babasıdır. “Zal” ihtiyar demektir ve oda bir sıfattır. Destan da isim değil “insanî olan” demektir. Asıl adı yoktur.

Firdevsî’ye göre Sam’ın oğlu ihtiyar olarak doğmuştur. Zal sofatı buradan gelir. Bu hastalığın adına “albine” derler; “ak saçlı” demektir. Sam buna kızar. “Bu oğul şeytanındır” der ve onu Elburz dağına gönderir. Onu orada Simurg (anka) besleyerek ölümden kurtarır. On dört, on beş yaşlarına gelince Sam bir rüya görür. Rüyasında ona “Git oğlunu ara” derler. Sam yaptığına pişman olur. Çocuğunu aratır, buldurur. Simurg ondan ayrılmadan evvel Zal’a müşkül anlarında kullanmak üzere bir tüy verir. Bu tüyü kullanınca Simurg imdadına yetişecektir. Zal büyür ve Ruzbih adlı bir kıza aşık olur; evlenmek ister fakat kız melun Dehâk mezhebinden olan Zabul padişahının kızıdır. Bir çok hadiseler olur ve nihayet Minuçihr onların evlenmelerine razı olur. Bu evlenme neticesinde büyük bir dev doğar. Bu, fevkalade kuvvetli olan Rüstem’dir. Turanîler Nodar zamanında Sistan’a gelmiş oldukları için Zal onlarla mücadele eder. Rüstem’e küçükken on dâye lazım gelirdi. Sonra kendisine bir “rahş” (at) bulur. Ölünceye kadar ona biner. Padişahın dar anlarında Rüstem hemen yetişir, her müşkül vaziyette padişahlar ona müracaat ederler. Bu Rüstem nereden geldi? Eski Hudaynamelerde Zal’ın gençliği ve anka tarafından beslendiği yoktur.

Bu İran padişahlarının yanında Rüstem’den başka bir takım pehlivanlar daha vardır. Bunlar asilzade süvarilerdir: Kûderz, Gîv, Tûs bunlardandır. Bu pehlivanlar iki tayifedir. Sistanlılar ve Farslılar. Kûderz, Gîv, Tûs gibi pehlivanlar eski kitabelerde vardır. Anlaşılıyor ki Firdevsi zamanında ayrıca Sistan padişahlarına ait rivayetler vardı ve büyük padişahların tarihine bağlanmıştı. Rüstem hikayesi çok rağbete mazhar olmuştur. Hatta biliyoruz ki Nasr b. Haris adlı bir adam Mekke’de Peygamber’e Rüstem’in hikayelerini anlatmış. Peygamber Kur’ân okurken o Rüstem hikayelerini anlatırmış. Demek ki Peygamber zamanında bile Rüstem hikayeleri mergub ve makbuldü. Rüstem için tarihî bir şahsiyet arayanlar onu Arsakîler zamanında miladî birinci asırda yaşayan Gundaferah isminde ve Sistan’da hüküm süren bir padişaha benzetirler. Bu dam çok muvaffak ve kuvvetli imiş. Mamafih bu ancak nazariye halindedir.

Firdevsî’nin ve Hudaynamelerin Rüstem’e ait hikayeleri bir kitaptan mı yoksa halkın ağzından mı aldıklarını tetkik etmişlerdir. Mesûdî Murûcuzzeheb’inde Sekisran adında Pehlevî bir kitap olduğunu ve İbni Mukaffa tarafından Arapçaya tercüme edildiğini söyler. Bu kitapta Rüstem’in hikayelerinden bahsolunuyordu. (Sekisran, Sakilerin yani Sistanlıların başı demektir.) Rüstem’e ait şeyler Sistan padişahlarına ait olan bu kitaptan alınmıştır. Fakat bu kitap elde yoktur. “Rüstem ve İsfendiyar” adlı bir kitap daha vardır. Bu kitap da Cebele bin Salim tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Rüstem ve İsfendiyar’ın aralarındaki muharebelerden bahsediyor. Belki Rüstem’e ait hikayeler bu iki kitaptan gelmiştir. Böylece Pişdadiyanlar bitmiş oluyor.

 

KEYANİLERİN LİSTESİ

Key Kavâdh (Kay – abîvek) Firdevsîde yoktur.

a.                       Key Us

b.                       Key Arş

c.                       Key Pişin

d.                       Key Biyars

 

 

a.Key Us

              a.1.Siyavuş

                          a.1.1.Key Hosrav

                          a.1.2.Firuz (Firuz Siyavuş’un Piran kızı Cerire’den olan, Keyhusrev ise Efrasiyap kızı Ferengis’ten olan oğludur.)

 

c.Key Pişin

              c.1.Manuş

                          c.1.1.Ozan

                                      c.1.1.1.Key Lohrasp

                                                 c.1.1.1.1.Key Guştasb

                                                 c.1.1.1.2.Zarer

 

 

c.1.1.1.1.Key Guştasb

              c.1.1.1.1.a.Spendiah

              c.1.1.1.1.b.Pişyôtan

 

c.1.1.1.1.a.Spendiah

                          Vahman

                                      Darab (Vahman’ın kendi kızı olan Hümay’dan olan oğludur)

 

Darab

              İskender (Filokos kızı Nahit’ten olan oğludur)

              Dara

 

(Nahid’in ağzı koktuğu için Darab onu memlekete göndermişti. Mamafih bu son kol uydurmadır. İskender istilasını örtmek, onun İran’daki hakimiyetine bir nevi meşruat vermek için sonradan uydurulmuştur.)

 

Keyanîlerin tarihi iki kısımdır:

1.Keyhusrev’e kadar gelir, Keyhusrev’in Efrasiyabı öldürmesiyle İran-Turan mücadelesi sona erer.

2.Keyhusrev’den sonra bir boşluk vardır. Bu boşluktan sonra Lohrasp gelir. Onun oğlu Guştasp, Zerdüşt’ün hâmîsidir. Bunun zamanındaki muharebeler artık İran-Turan muharebeleri değil, dinî muharebelerdir. Zerdüşt dini için bir çok mücadele olmuştur. Guştasb’ın tarihî şahsiyeti hakkında büyük bir ihtilaf vardır. Tarihî Dara’nın babasının adı Guştasb idi. Bazıları bunun diğeri ile aynı olduğunu söyler.

 

BİRİNCİ DEVİR

İlk Keyanî “Kay Kavadh” hakkında Bundahişn’de manzum bir parça vardır. Sekiz cümleli, kısmen kafiyeli ve Pehlevîdir. Fransızcaya çevrilmiştir. Epiktir. Kavadh bir kutuda nehre atıldı. Uzaf onu gördü, aldı, terbiye etti. Çocuğa Kavâdagh adını verdi. Uzaf, Pişdadiyânın sondan bir evvelki padişahının kızıdır. Bu çocuk onun tarafından alınmış, terbiye edilmiş ve nihayette padişah olmuştur. Padişahların çocukken bir nehre atılması ve böyle bir padişah kızı tarafından kurtarılmaları motifi Babilîlerde vardır. Çocuğun adı Kavâdagh’dır ki bu günkü çocuk manasına gelen “kûdek”in aslıdır. Bunun babası malum değildir. Bu şiir parçası Pehlevî en eski şiirdir. Firdevsî bunu bilmiyor. Ona göre çocuğun babası ve uzun bir nesebi vardır. Çocuk Feridun’un veya Nodar tarikiyle Minuçihr’in nesebindendir.

 

© 2006-2009 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com