Fars Edebiyatı Dersleri
Prof. Dr. Helmutt
Ritter
Hazırlayan: Prof. Dr.
Mehmet Kanar
EDEBİYAT TARİHİNİN MEVZÛ VE MEDLÛLÜ
“Edebiyat”
kelimesinin Fransızca mukabili “Littérature”dur. Bu kelimenin de aslı
“Lettre”dir ki harf demektir. Şu halde edebiyat bir milletin yazıya yani harfe
tevdi edilen hars mahsulleridir. Littérature kelimesinin manası hakkında
ihtilaf vardır. Bu, geniş ve dar manada olmak üzere kullanılabilir. Çünkü bir
milletin yazıya tevdi ettiği hars eserleri çeşit çeşit olur. Bunu ikiye ayırmak
lâzımdır.
1.Sanatkârane şekle sokulmuş olanlar ki bu şekil eserler için şart olur.
Şiirler, sanatkârane nesir, roman ve saire hep bu zümreye girerler. Bu eserlerin
maksadı kalim ve amelî bir hakikat arama ve tespit değil, belki eğlenme ve
tefrika –işten sonra başı dinlendirme- ve hayata daima büyük bir kesâfet verecek
duygulardan lezzet bulmaktır. Mesela insan aşkla her gün meşgul değildir. Böyle
derin duygulara mâlik bir şairin bunları ifade için bulduğu güzel şekilden zevk
alınabilir veya başkaları da o şairin duygularını aynen duymuş olabilir.
Hatıradaki bu duyguları bu suretle uyandırarak bir daha yaşamak eğlencelidir.
Edebî eseri okuyunca bu duygular insanı açar, zevk verirler. Bu belki de sadece
eğlenceli olmayıp, o duygulardan istifade ettirmesi hasebiyle de faydalıdır.
Muharebe bir erkeğe bir çok duygular verir. Harbi bilen bir insan harbe dair
okuduğu şeylerden daha bir his alabilir. Bu hisler aşkî, kahramanlığa ait hayale
genişlik verecek mahiyette, dinî olabilir. Yeni bir takım duygular ki müşkülatla
dolu insan hayatına tahammül etmek kuvvetini verir. İşte bütün bu çeşit eserler
hep dar manada kullanılan “Littérature”a aittir.
2.Geniş
manada kullanılan littérature: Buraya kültür eserleri de girer. Riyazî eserler,
ilm-i nücûma ait olanlar, tarihî eserler ki hepsi akla gıda verir. Edebiyat
tabiri Türkçe’de ve Arapça’da birinci nev’e münhasırdır. Avrupa’da ise her iki
nevi için kullanılır.
Klasik
filoloji ile uğraşanlar, yani Yunan ve Latin eserleriyle meşgul olanlar
edebiyatı daha geniş manada kullanırlar. Filoloji her ilme şâmildir. Onun
vazifesi daha başkadır. Yazıdaki eserleri tasnif etmek, mürûr-i zamanla
bozulmuş, anlaşılmaz hale gelmiş olanlarını ilk yazıldıkları zamanki haline ircâ
etmek ki mümkün olduğu halde yazanın kaleminden çıktığı şekle sokmak ve eserleri
anlamak ve anlatmak için ne yapmak mümkünse, onu yapmak filolojinin
vazifesidir.Bu iş tabiî yalnız ilk manadaki edebiyat için değil, riyâziye, tıp
ve saire tarihine dahil olan eserler de filolojik bir ihzâra muhtaçtır. Bu
suretle her nevi eser filolojinin tetkik mevzuu olabilir.
Fakat
edebiyat tarihi acaba bu fenlere, ilimlere ve dine ait eserlerden bahsetsin mi?
Bunun için muhtelif fikirler vardır. Esasen bu, işbölümüne ait bir meseledir.
Klasik filolojide ve Şark eserlerinde edebiyat müverrihinin tarihe ve dine ait
eserlerden de bahsetmesi âdettir. Bu her sahada mütehassıs çıkmadığındandır.
Tarihçi tıp ilminin terakkîsini bir tabibe, şairin tekâmülünü münekkide
bırakacaktır. Edebiyat müverrihi bu mütehassıslarla çalışır. Çünkü onlar
filolojiden anlamaz, kendi ihtisasları içine giren şeyleri bilirler. Fakat
harsın her sahası birbirine bağlı olduğundan edebiyat tarihçisinin diğer
şeylerde büsbütün gafil olmaması lâzımdır. Harsın muhtelif sahalardaki inkişâfı
birbirine bağlıdır.
Bu derste
İran edebiyatından bahsedeceğiz yani, bir milletin edebiyatından. Bir milletin
edebiyatı ne demektir? Acaba bir ırkın edebiyatı mı demektir? Bu mesele bugünkü
dünyada siyasî ihtilaflardan doğmuştur. Mesela aslen Yahudi olan H. Haine Alman
edebiyatına dahil midir? Meselâ Arapça eserler yazan Türklerden biri olan
Fârâbî’den ve Acemlerden biri olan Taberî’den Arap edebiyatında mı yoksa mensup
oldukları milletlerin edebiyatında mı bahsedilmelidir? Bunlar ırkan ayrı
oldukları için Arap edebiyatından ihraç edilecekler. Yâkût-i Hamavî esir bir
Rumdu, fakat Arapça yazdı. Onu da Arap edebiyatından çıkaracak mıyız? Sonra, bir
kimse ırkan karışık olabilir; o zaman ne yapacağız?
Bunun
içinden çıkabilmek için en kolay ve sade yol şudur: Her muharrir hangi dilde
yazdı ise ve hangi hars içinde yetişti ise, orada bahsedilmelidir. Fakat Acem
edebiyatı ile meşgul olanlar böyle yapmadılar. Mesela Browne kitabında yalnız
Acemlerden bahsetti. En kolay yol, zâhire göre yapmaktır. Irkı belli ise ve ayrı
dilde yazmışsa, her iki edebiyatta da bahsedilmelidir. Bahsetmek bahsetmemekten
daha hayırlıdır. Bir mesele daha var: Acaba bir edebiyat tarihini bir millete
hasretmek doğru mudur? Çünkü edebiyatlar birbiriyle daimî olarak
münasebettedirler. Tesirler ve aksi tesirler vardır. Meselâ Türk ve İran
edebiyatları böyledir. Meselâ Arap edebiyatı İspanya yolu ile eski Fransız
edebiyatına tesir etti mi, etmedi mi? Bundan Arap edebiyatçısı mı, yoksa Fransız
edebiyatçısı mı bahsedecektir? Âdet olarak ekseriya müteessir olan millet
edebiyatında bundan bahsedilir. Meselâ İskendernâme Yunan yolu ile İran’a
geçmiştir. Roman şeklinde olan İskendernâme’ye Yunanlılar Pseudo Kallistenes
diyorlar ki “sahte İskendernâme” demektir. Kallistenes, İskender’in tarihçisi
idi. Nizâmî bu kitaptan müteessir olmuştur.
Fakat bir
saha vardır ki beynelmilel râbıtalar çok karışıktır. Böyle olunca bu usûl kâfi
gelmez, doğru olmaz. Meselâ masal ve hikâye edebiyatı o kadar yayılmıştır ki
onlardan yalnız bir milletin edebiyatında bahsetmek doğru değildir. Bütün
milletlerin edebiyatlarında bahsetmek icab eder. Bundan bahseden ayrı bir ilim
şubesi vardır ki onu “mukâyeseli edebiyat tarihi” (Histoire de la littérature
comparée) derler. Bunun müessisi Benfey’dir. Bu göstermiştir ki, Hintliler masal
ve hikâye uydurmakta çok kabiliyetlidirler. Dünya masallarının 670’i
Hintlilerindir. Benfey’den başka Bolt-Polivka vardır. Bunların en meşhur kitabı
“Grimm kardeşlerin masalları hakkında notlar”dır. Masal toplamak hırsı
Almanya’da on dokuzuncu asrın ilk senelerinde başlamıştır. İlk masal toplayanlar
Grimm Kardeşlerdir. Bunlar Almanya’da bir ihtiyar kadından bir çok masal ve
hikâye toplamışlardır. Masallar hakkında yukarıda söylediğimiz gibi bir çok
tetkik yapılmış, menşeleri araştırılmıştır. Sonraları müsteşrikler de
Arabistan’da bir çok masal toplamış ve ekseri motiflerin aynı olduğunu
görmüşlerdir. Almanya’da ayrıca bir de masal ansiklopedisi çıkarılmıştır.
Sonraları bu tetkiklere bir çok tetkik daha ilave edilmiştir. Meselâ Schick
isminde bir zât Corpus Hamleticum adlı bir kitap yazarak Hamlet’in motiflerini
araştırmıştır. Wesselsky, Das Hodscha Nasreddin adlı kitabında Nasreddin Hoca
hakkında malumat toplamıştır. Bu ilim çok müşküldür. Çünkü çok lisan bilmek
lâzımdır. İran edebiyatında böyle birkaç esere tesadüf edeceğiz.
Masallar ya
tek tek veya mecmû halde seyrederler. Tek tek devam edenler halk arasına
dağılmıştır yahut ayrı ayrı tespit edilmişlerdir. İran edebiyatında masal
nevinin en mühim eserleri Sindbâdnâme ve Kelîle ve Dimne’dir.
EDEBİYAT TARİHİNDE USÛL
Edebiyat
tarihi birçok nokta-i nazardan yazılabilir.
I.Umumî
tarih bakımından:
Büyük siyasî
tarih, hadiselerin dünyada vücuda getirdiği büyük tebeddülât, hars ve hayat
değişmeleri fikir hayatı üzerine büyük tesirler yapmıştır. Edebiyat tarihinin
büyük devirlerini siyasî tarihin devrelerine göre taksimde tamamiyle haklıyız.
Meselâ İran edebiyatı kendi kendine siyasî hayatla müvazî olarak üç büyük
devreye ayrılır. a.Ahamenitler devri, b.Sâsânîler devri, c.Arap istilâsından
sonraki devir.
Browne
eserini bu bakımdan yazmış, hatta adını “İran’ın edebî tarihi” koymuştur. Eserin
yarısını hatta daha fazlasını İran’ın siyasî tarihi işgal eder. Ferit Bey de
kendi eseri olan İran edebiyatı tarihinde İran sülâleleriden mufassalan
bahseder.
II.İçtimaî
bakımdan:
Bu çeşit
edebiyat tarihi yazanlar yazı eserlerini doğuran içtimaî sâiklerden bahsederler.
Halkı şiir söylemeye sevkeden birçok sâik vardır. Meselâ “müşterek iş” sâiki ve
saire. Bu nev’in Türkiye’de mümessili Köprülü’dür ki içtimaî nokta-i nazarı
takip eder. Bunların da istinat ettiği fikirler vardır. Meselâ aşk hayatının
muhtelif şekilleri edebî eserlere doğrudan doğruya tesir etmiştir. Meselâ çöl
hayatı aşk için çok müşkül şerâite tâbidir. Ot yoktur, yeşillik yoktur, yalnız
ilkbaharda kısa bir müddet için halk bir yere toplanır ve aşk ancak bu mevsimde
olur. Sonra kabileler ayrılır. O vakit aşıklar da ayrılırlar. Bunun içindir ki
eski Arapların aşk manzumeleri hep bundan, bu ayrılıktan bahseder. İşte bu yeni
bir tarz doğurmuştur ki bu “nesip” tarzıdır. Abbasîler zamanında hayat şartları
değişti. Artık şairler şehirlere geldiler ve şehir hayatının tesiri ile yeni bir
edebiyat doğdu ki bunun en meşhur mümessili Ebû Nüvâs’tır. Sonra sultanların
eğlence ihtiyaçları, şairlerin maîşet temini için saraylara sığınmak
mecburiyetinde kalmaları, hâmî (mécéne)lerin meydana gelmesi gibi bir takım
sebepler de yeni bir edebiyatın doğmasına içtimaî birer sâik oluyorlar. Sonra
dinî sâikler de buraya girer. Meselâ Ramazanda geceleri geçirmek için edebî
eğlenceler yapılır, dinî manzumeler okunur, mevlüt okunur. Tekkelerde âyinler
yapılır veya medreselerde ezber için talimî manzumeler okunur. Halk arasında bir
takım eğlenceler olur. Aşk fasılları yapılır. Bunları bilmeyenler edebiyatın ve
şiirin hakikî hayatla olan canlı münasebetini anlayamazlar.
III.Üslûp
bakımından:
Bu tarzda
muhtelif edebî şekillerin, tarzların tarihi tetkik edilir. Meselâ kaside
nev’inin veya gazelin doğuşu, tekâmülü, devamı tetkik edilir. Edebî eserin
şeklini, üslûbunu, tekâmülünü tetkik etmek isteyen tenkit de buraya girer.
IV.Dahilî
şekil bakımından:
Bu tarz
diğerinin daha ince, daha karışık ve güç bir şeklidir. Meselâ tabiat telakkîsi,
tabiata karşı insanın, şairin aldığı tavır, onun nikbin veya bedbin oluşu, bir
sanatkârın diğer bir sanatkârın tesirinde kalıp kalmaması, intihal meselesi,
edebî tenkit hep buraya girer. Bu tarz “edebî zevk” işidir ve oldukça zordur.
Şiirin kıymetini tayin için bazı mi’yarlar varsa da bunlar her vakit tatbik
edilemezler ve zaten tam ve kat’î değildirler. Bunun için zamanın da düşünülmesi
lâzımdır. Hülasa, bunlar çok ince meselelerdir.
V.Biyografik
ve bibliyografik bakımdan:
Bunun
vazifesi muhtelif şairlerin hayatlarını, eserlerini tespit, bunlardan
hangilerinin bize geldiğini tayin ederek bu suretle edebiyat tarihinde şairlerin
mevcudiyetini meydana koymaktır. Bu görüş bundan evvelkiler için de esastır. Bu
iş klasik filoloji, romanoloji, anglistik gibi Avrupa filolojileri için tamamen
yapılmıştır. Hatta Avrupa’da “lexicographie” bile yapılmış, yani bir şairin bir
kelimeyi kaç kere kullandığı tespit edilmiştir. Bu maalesef Şarkta çok iptidaî
bir haldedir. Evvelaumumî bibliyografi iki defa yapılmışsa da yine noksan
kalmıştır.
1.Kâtip
Çelebi (ölm. 1067)’nin Keşfüzzünûn’u.
Bu eser
kitaplara göre tanzim edilmiştir. Bunu Kâtip Çelebi galiba bütün İstanbul
kütüphanelerini gezerek yazmıştır. Bugün bile bir çok hafız-ı kütüpler hep
Keşfüzzünûn’a bakarlar. Kitaplar buna göre tertip edilmiştir ve defterler de hep
Keşfüzzünûn’a göre aynen yazılmıştır. Mamafih Keşfüzzünûn Avrupaca da
Brockelmann’ın büyük kitabından, büyük kütüphane kataloglarından evvel yegâne
kitaptı.
2.Bursalı
Tahir Beyin Osmanlı Müellifleri:
Bu eser çok
kıymetlidir, fakat vesikalar gösterilmeden yazılmıştır. Malumatı kontrol
edilmez, nereden alındığı belli değildir. Avrupa usûlü ile yapılmamıştır.
Halbuki her iddia için vesika göstermek icap eder. Şark ilminde bu yoktur.
Bundan evvel
meşhur tezkireler vardı. Devletşah ve Mecmaulfusehâ gibi, fakat bunlarda da
tarihî malumattan ziyade medh veya zem vardır. Bu kitaplarda bütün şairler
dâhîdir, tenkit yoktur. Araplarda o kadar olmayan bu yanlış telakkî, Acem
tezkirelerinde pek boldur.
Dördüncü asr-ı
hicrîde Araplarda bilhassa Bağdat tarafında çok mühim olan tenkit usûlü meydana
gelmiş, “edip selîkası” inkişaf etmiştir. Yani kârîler ve sâmiler muhiti
teşekkül etmiştir. Bu tenkit usûlünde en mühim mevkii Sûlî alır. Sûlî isminden
de anlaşılacağı üzere Türktür. Büyükbabası Sol Tekin’dir. Dördüncü asırda
yaşamış olan Ebû Temmâm ile Buhturî arasında çıkan bir münakaşada Sûlî, Ebû
Temmâm’ı tutmuş ve onu müdafaa için Ahbâr-ı Ebû Temmâm adlı meşhur kitabını
yazmıştır. Bu eserde o zamanki tenkit usûlünü görebiliriz. Yegâne nüshası Fatih
(Süleymaniye Kütüphanesi)’tedir. Son günlerde Mısır’da basılmıştır. Mısır’da son
zamanlarda inkişaf eden edisyon kritikin çok güzel bir nümunesidir. Çok güzel
basılmıştır.
Kitabiyat
bakımından edebiyat tarihi yazmak için başka şeyler de lâzımdır. Bize kadar
gelen birçok şair için tezkirelerin verdiği malumat doğru değildir. Bunun için
yalnız bize kadar intikal eden eserlerin orijinalleriyle meşgul olmak lâzımdır.
Edebiyat tarihinin bu bakımdan esası, yazmalar kataloğudur. Çünkü bize hakikaten
gelmiş eserleri gösterir. “Catalogue raisonnée”ler sadece eseri ve müellifi
yazmaz, biraz da edebiyat tarihi işini görürler. Bahsedilen şair hakkında
bilinen ne malumat varsa, bunlarda toplanır, eserinden bahsedilir, hakkında
yazılan etüdler hakkında malumat verilir. Çünkü bu etüdlerden de istifade etmek
lâzımdır.
Yazmalar
kataloğu Acem edebiyatı için az yapılmıştır. (Tauer İstanbul’daki tarihî
eserlerin kataloğunu yapmıştır.) Bilhassa İstanbul kütüphaneleri kataloğunun
yapılmamış olması büyük bir noksandır. Yapılacak yazmalar kataloğu için
İstanbul’da çalışmak lâzımdır. En meşhur ve iyi yazma kataloğu –biraz eskimiş
olmakla beraber- Rieu’nun Museum British kataloğudur. Fuat Bey (Sezgin) bilhassa
bu kataloğundan çok istifade etmiştir. En iyi katolog Londra’da olan Dîvân-ı
Hind Kütüphanesinin kataloğudur. Ethé yapmıştır. Birinci cildi 1903’te
Oksford’da neşredilmiştir. Ethé yalnız nüsha tarifiyle kalmamış, mündericatı
hakkında malumat vermiştir. Bunun için çok mühimdir. Meselâ tezkireler için
adeta bir endeks yapmıştır. Yalnız fevkalâde mühim olan bu indeksi
tamamlayamadan ölmüştür. Mamafih son günlerde Edwards tarafından 1937’de ikinci
cildi de neşrolundu. Bu fihristtir ki şairleri tayinde bize büyük bir kolaylık
vermiştir. Edwards, Biritish Museum’da ne kadar basılmış acemce kitap varsa,
kataloğunu yapmıştır. Türkiyat’ta bir nüshası vardır. Ethé, Sachau ile
Oksford’da Bodleyana Kütüphanesindeki acemce eserler kataloğunu yapmışlardır.
Fihristi çıkmadı. Berlin Kütüphanesi kataloğunu Pertsch yapmıştır. Viyana
Kütüphanesi kataloğunu Flügel yapmıştır. Paris Millî Kütüphanesi kataloğunu E.
Blochet yapmıştır, Dört cilttir fakat sathîdir. Bombay kütüphaneleri kataloğunu
İvanof adlı bir Rus yapmıştır. Bunun kitapları çok mühimdir. Sonra, Bengal Asya
Cemiyeti’nin kütüphane kataloğunu yaptı (1924). Yine İvanof, Curson adlı birinin
hususî kütüphanesindeki kitapların da kataloğunu yapmıştır. 1926 da neşrolundu.
Bankipore şehrinin kütüphane kataloğunu D. Ross’un teşvikiyle Mevlevî
Abdülmuktedir yapmıştır. (Mevlevî, Hindistan’da âlim demektir.) Eser
İngilizcedir, güzeldir. Fakat asıl İstanbul’da yapılacak bir İran eserleri
kataloğu kıymetli olacaktır. Çünkü İran kütüphanelerinin kısm-ı a’zamı
İstanbul’dadır. Bugün İran’daki kütüphaneler hep hususîdir. İstanbul
kütüphaneleri çok zengindir. İstanbul kütüphaneleri için şimdiye kadar yalnız
Feliks Tauer bir bibliyografi yapmıştır. Archiv Orientalny mecmuasında “Les
manuscrits Persans Historiques” adlı makaleleri vardır.
Der Islam’da
Ritter’in Herevî, Ensârî ve Senâî-i Irâkî hakkında makaleleri ve etüdleri
vardır.
Bu
kataloglardan umumî bir katalog yapmak lâzımdır. Bu iş Arapça için Brockelmann
tarafından, Farsça için Story tarafından yapılmıştır. Fakat İstanbul
kütüphaneleri hariçte kaldığından yine eksiktirler. Mamafih Acem edebiyatı
hakkında en mühim eser yine Story’nin eseridir. 1935, London, Persian Literature.
Dört cüz’ü çıkmıştır. Birinci cüz’ü Kur’ân nüshalarından, ikincisi ise tarihî
kitaplardan bahseder. Story, Tauer’den de istifade etmiştir.
İkinci mühim
eser Ethé ve muhtelif muharrirler tarafından yazılan Grundriss der Iranischen
Philologie, Geiger-Kuhn’undur ki 1895-1901 arasında çıkmıştır. Bu eser üç
kısımdır. Lisaniyat, tarih ve edebiyat tarihinden müteşekkildir. Yeni Acem
edebiyatını Ethé yazmıştır. Londra, Bodleyana ve Fransa nüshalarına istinat
eder. Fakat Şark nüshalarından istifade edememiştir. Bunlar daha çok âlimler
için yazılmıştır. Çünkü kitaplar iki gaye için yazılır. 1.Okunmak, 2.Müracaat
olunmak, sorulmak için. Birinci sınıf kitaplar halk ve müptediler içindir.
Meselâ Ethé ve İslâm Ansiklopedisi’nde İran (edebiyatı) maddesini yazan Buchner,
Huart’ın böyle okunmak için yazılmış kitapları da vardır. Fakat en meşhur halka
mahsus kitap Browne’ın A literary history of Persia adlı dört ciltlik eseridir.
Daha kısa halk kitabı Paul Horn’un kitabıdır. Fakat bunun kitapları nadirdir.
İtalyan âlimi Pizzi’nin de İtalyanca iki eseri vardır. Ayrıca Bertels’in de
kitabı vardır. Ferid (Kam) Bey’in taş basması notları da güzeldir.
İRAN EDEBİYATI VE TEZKİRELER
İran
edebiyatı tarihi için bu saydığımız kitaplardan sonra tezkireler gelir. Bunlar
daha ziyade umumî okuyucu içindir. Hemen hemen müntahabat kitaplarıdır. Tarihî
hakikatleri az, küçük hikâlerden mürekkeptirler. Bugüne kadar 50 tezkire
malumdur. Ethé bunların listesini Kuhn’un yukarıda söylediğimiz edebiyat
tarihinin başında verir (c.II, s.213-216). Tarih sırasıyla bunların mühimleri
şunlardır:
1.Çehâr
Makâle:
Nizâmî-i
Arûzî-i Semerkandî’nindir. Şairler kısmı h. 550’de yazılmıştır. Bunu Browne
neşretti. Bu tab’ sonra İran’da küçük eb’adda tekrar basıldı. (Seminer
kütüphanesinde var). Birçok tarihî yanlışlıkları vardır. Muhammed Kazvînî buna
haşiyeler yazmıştır, fakat basılırken İstanbul nüshalarından istifade
edilmemiştir.
2.Lübâbulelbâb:
Muhammed
Avfî’nindir. h. 600-625 arasında Hindistan’da yazılmıştır. Avfî Delhi’de Delhi
sultanlarından Aybeğ’in kölesi ve damadı olan Sultan İl Tutmuş (h.607-633/
m.1210-1236 yılları arasında hükümdarlık etmiştir) zamanında yaşamıştır. Bu da
Browne tarafından Çehâr Makâle gibi Gibb Vakfı neşriyatından Persian Historical
Text serisinde neşrolunmuştur; iki cilttir.
3.Tezkiretuşşuerâ-i Devletşâh:
Kısaca
Devletşah Tezkiresi adı ile meşhurdur. 1843’te Hoca Fehim tarafından Türkçe’ye
Sefînetüşşüerâ adı ile tercüme edilmiş ve basılmıştır. Bir takım ilavelere
rağmen noksandır.
4.Mecâlisunnefâis:
Mîr Ali Şîr
Nevâyî’nindir. h.896’da yazılmıştır. Fahrî b. Emîrî tarafından h. 927’de
Fârisîye tercüme edildi.
5.Tezkiretunnisâ:
Fahrî b.
Emîrî’nindir. Kadın şairler tezkiresidir. h.947’de yazılmıştır.
6.Tuhfe-i
Sâmî (Sâm Mirzâ tezkiresi):
Devletşah’ın
zeylidir. h. 957’de yazılmıştır. Fatih (Süleymaniye) kütüphanesinde bir yazma
nüshası vardır. Son zamanlar’da Tahran’da basılmıştır.
7.Heft
İklîm:
Ahmed
Râzî’nindir. h.1002’de yazılmıştır. Çok mufassaldır; coğrâfîdir. Birçok
emirlerden, şairlerden bahseder. Ethé kataloğunun ikinci cildinde bu eserin
indeksini yapmıştır.
8.Sahhaf
İbrahim (Suhuf-i İbrahim) Tezkiresi:
Azerbaycan
şairlerinden bahseder.
9.Mecma’ulfusehâ:
Rıza Kili
Han’ındır. Mahlası Hidâyet’tir. h.1294’de Tahran’da basılmıştır. Aynı adamın
Riyâzulârifîn adlı mutasavvıflardan bahseden bir eseri daha vardır. Bu son kitap
da müellif daha hayatta iken h. 1305’te Tahran’da basılmıştır.
Bu dokuz
tezkireden başka;
1.Muzekkirulahbâb:
Nizârî
tarafından yazılmıştır. Alî Şîr’den 1566 yılına kadar gelir.
2.Nefâyisulmeâsir:
Mirzâ
Aliyyuddevle-i Kazvînî-i Kâmî (973-982) tarafından yazılmıştır. Ekber Şah
zamanında Hind’deki Acem şairlerinin meşhurlarından bahseder.
3.Hulâsatuleş’âr ve Zubdetulefkâr:
Takî-i Kâşî
tarafından h.985’te yazılmıştır.
4.Mecâlisulmu’minîn:
İslâmiyetten
Safevîler zamanına kadar olan kısmın tarihidir. 1268’de Tahran’da tab’
edilmiştir. On ikinci ciltte Firdevsî’den itibaren şairlerden bahseder.
5.Hazîne-i
genc:
İlâhî-i
Huseynî tarafından h.1010-1015 (1601-1606) tarihleri arasında yazılmıştır. Şiraz
şairlerinden bahseder.
6.Riyâzuşşuerâ:
Dağıstanlı
Ali Kuli Han tarafından h.1161/m.1748’de yazılmış alfabetik biri tezkiredir.
7.Serv-i
âzâd:
Mîr Gulâm
Âzâd’ın h.1166/m.1753’te yazdığı umumî bir tezkiredir. İki kısımdır.
h.1167-1177’de alfabetik sıra ile Hizâne-i âmire’yi yazdı.
8.Âteşgede:
Lutfali Beg
Âzer-i Isfahânî’nindir. 1760-1779’a kadar gelen şairlerin umumî tezkiresidir.
İSLÂMİYETTEN EVVEL İRAN EDEBİYATI
Yeni İran
edebiyatını anlamak için kablelislâm İranı edebiyatını ve tarihini bilmek
lâzımdır.
Hintliler ve
İranlılar eskiden bir millettiler. Lisanî deliller bunu bize gösterir. Meselâ
âb, kâr gibi kelimeler müşterektir. Bunlar Ariendirler. Ariyenlerin nereden
geldikleri hakkında muhtelif nazariyeler vardır. Bilhassa ikisi mühimdir:
1.Avrupa’dan
gelmeleri.
2.Orta
Asya’dan gelmeleri.
İkinci iddia
daha doğrudur. A. Christensen’in “Eski Şarkın Hars Tarihi” adlı bir mecmuanın
İran’a ait kısmında mühim bir makalesi vardır. Orada Christensen ayrıca
kitabiyat da verir. İran kelimesi Eran<Aryan’dan müştaktır. Milattan evvel 1800
senelerinde henüz Hintlilerle İranlılar birbirlerinden ayrılmamışken, beraber
yaşarken ufak ufak muhâceretler olmuş, Anadolu’ya ve Suriye’ye gelmişlerdir.
Babil’de takriben milattan evvel 1760’ta hükümet süren “Kassiens”ler zamanındaki
ilahlar arasında Schuryat (Şuryat) adlı bir ilah vardı ki bir Âryen ilahtır;
güneş ilahıdır. Sonra Mısır’da Amarna köyünde yapılan hafriyatta hatt-ı mîhî
(çivi yazısı) ile yazılmış mektuplar bulunmuştur. M.Ö. 1400 senelerine ait olan
bu mektuplar Mısırlıların Anadolu ve Suriye hükümetlerine yazdıkları tarihî
mektuplardır. Çok mühimdir. En eski Yahudi isimleri orada geçiyor. Burada Suriye
ve Filistin hükümdarı olmak üzere birkaç Aryen isim zikredilir: Yaştamanya,
Hştata. Fakat bunların arkasında kavim yoktur, tek tük isimler halindedir.
Boğazköy
kitâbelerinde de birkaç Ariyen kelime vardır. M.Ö. 1400 yıllarına ait olan bu
kelimeler ekseriya ata ait ıstılahlardır. Eski nazariyeye göre bunlar, atı Orta
Asya’dan garba getirmişlerdir. Bütün bunlardan başka bir de Hintlilerin ve
İranlıların müşterek zamanlarına ait birkaç ilah ismi vardır: Mithra=Mihr, İndra,
Varuna gibi. Varuna, Ahuramazda’dır.
Eski Hint ve
Cermenlerin ilahları tabiî idi. Gök ilahesi, rüzgâr ve fırtına ilâhesi gibi.
Bunların yanında Ariyenlerde sihir kuvvetiyle mücehhez bir takım ilahlar meydana
geldi ki en mühimleri yukarıda söylediğimiz Mithra, Varuna’dır. Mithra mukavele,
muahede ilahıdır. Varuna ise kanun ilahıdır. Bunlar tabiat ilahı değildir.
Bunlara Asura> Ahura adı verilir. Asuralardan bir de Rta (İntikam) ilahı vardır.
Kurban merasiminin ilahı Mithra’dır.
Bu ilahlar
Hintlilerin ve İranlıların ilk devrelerinde müşterekti. Sonradan Hit’te ve
İran’da ayrı ayrı şekillerde inkişaf etti. Asuralar Hint’te korkunç, fena şeytan
şekline girer. İran’da ise tabiat ilahları fena olur, Asuralar en büyük ilah
olur. Meselâ Hintlilerin ilahlarından en mühim olan Deva=Dev fena ilah, şeytan
şeklini almıştır. Bu “deva”lardan harp ilahı İndra İran’da küçülmüş, Hint’te
büyümüştür. Halbuki Asuralardan İran’ın en büyük ilahı Ahuramazda çıktı.
Asuralarla
Devalar arasındaki fark içtimâ hayat arasındaki farkı da gösterir. Deva’ya
tapanlar Zerdüşt dininin göçebeleridir. Göçebeler harpcûdurlar. Oturan, sulhu
seven çiftçilere hücum ederler, onlara zarar verirler, harsın düşmanı olurlar.
Yerleşmiş
olanlar, harsın mümessilleri ise daha devamlı şeyleri severler, muahedeler,
sulhlar olsun, intizam bozulmasın, harp olmasın isterler. Zaratuştra işte
birleşmiş, sulhcû insanların mümessilidir. Gatalarda görüyoruz ki Zerdüşt
ziraati seviyordu. Bundan dolayı Zerdüştîlikte öküz, inek çok mühim rol oynar.
Çünkü bu hayvanlar ehlîdirler ve işe yararlar.
İşte bu
içtimâî hayat tezadı dinde de kendini göstermiştir. Avesta’da İndra, Nasatya
düşman ilah olarak zikredilir.
Muhâceretleri
İranlıların
yukarıda söylediğimiz, ilk münferit muhaceretleri müstesnâ, kitle olarak M.Ö.
1000 yıllarında garba gitmişlerdir. Avesta’nın verdiği coğrafî malumattan
anlaşıldığına göre, en eski yerleri Hıvârezm, Sogdiyana, Mergiyana (Merv),
Sicistan (Sakaili, Sakestan, Sistan) imiş. Sonra garba doğru yürümüşler, Kevir
tuz çölü onları ikiye bölmüş. Bir kısmı şarkta, bir kısmı garpta kalmış ve bir
kısmı Hazer’in şimâlinden, diğer bir kısmı ise cenubundan geçmişlerdir. Şimâlden
geçenler Skyth’ler ve Sarmat’lardır. Bunlardan hiç bahsetmeyeceğiz.
Bizim
mevzûumuza girenler, cenup yolcularıdır. Bunları dört kısma ayırabiliriz:
I-Saklar:
Semerkant’ın
şarkında oturuyorlardı. Eşkâniyân (Arsekiler) zamanında bugünkü Sistan (eski adı
ile Sakestan)’a muhaceret ettiler. Bunlardan Yunan tarihlerinde birkaç isim
zikrolunur. Lisanlarına ait kalan eserler kurûn-i vüstâya ait birkaç mektup ve
budizme ait metindir.
II.Sogdlar:
Bunlara ait
kurûn-i vüstâdan kalma eserler vardır. Manihey ve Hıristiyan metinleri
kalmıştır. Lisanları Sogdcadır.
III-Hârezmler:
Bunlara ait
de kurûn-i vüstâdan kalma metinler vardır. Zeki Velidi (Togan) Bey Hârezmce
birkaç fıkrayı İstanbul’da bulmuştur. Henning bunu okumuş ve Sogdcaya yakın bir
dil olduğunu göstermiştir. Alman Müsteşrikler Mecmuasında neşredilmiştir.
IV.Kevir
Çölünün garbında kalanlar:
İlk kavim
Medlerdir. Siyasî merkezleri bugünkü Hemedan (eski adı Akbatana) idi. Bunlardan
Asurî kitâbeleri de bahseder M.Ö.835’te. İlk Ariyenlere Anadolu’da ve Suriye’de
M.Ö.1800’de rastladığımızı söylemiştik. Bundan çok sonra rastladığımız bu Arîler
hakikî bir devlete mâliktiler. Hükümdarları Astiyages’tir. Bunların devleti
558’de Ahamenitlerin müessisi Kyros tarafından mahvedildi. Bunun hakkında meşhur
bir hikaye vardır. Astiyages’in kızı bir gün tuhaf bir rüya görür. Vücudundan su
çıkar, dünyayı kaplar. Müneccimler bunu, onun bir çocuk doğuracağı ve bu çocuğun
dünyayı zaptedeceği şeklinde tabir ediyorlar. Hakikaten kız bir Parslı ile
evlenir ve Kyros doğar. Astiyages onu öldürmek ister, kız mahud usûlle saklar.
Çocuk büyür; nihayette Astiyages’e galip gelir. Bu hikaye İran’da yaşamış ve
Sâsânîlerin müessisi Ardaşir-i Papekan’a da isnat olunmuştur. Daha sonra Siyavuş
için de aynı hikaye söylenir.
Medlerin
dilinden bir iki kelimeden başka bir şey kalmamıştır. Bu kelimeler de bu
hikayeden kalmıştır. Hikayede Kiros’u kurtaran Spala’dır ki bir rivayete göre
çoban, diğer rivayete göre köpek ismidir. Aynı kelime Rusça’da köpek
manasınadır.
V.Kiros’un
kurduğu devlet Ahamenitlerdir. Bunların sonuncu hükümdarı Üçüncü Daryuş’tur.
M.Ö. 330’da İskender tarafından mağlup edilmiştir. Bunların lisanından kalma
kelimeler, kitâbeler vardır. Buna Eski İranca denir.
VI.Avesta
Lisanı Malzemesi:
Avesta
Zerdüşt dininin mukaddes kitabî lisanıdır. Bunlardan iki şiir kalmıştır. Birisi
Gata’lardır ki Zerdüşt’ün kendi sözleridir. Diğeri alelade Avesta’dır. Bunların
yeri ve tarihi tespit edilememiştir.
VII-
İskender’den sonra halefleri devri:
İskender’den
sonra Diadoşlar gelir. M.Ö.323-250 arasında hüküm sürmüşlerdir. Bundan sonra
millî bir hareket olur. M.Ö. 250’de Arsakîler Devleti kuruluyor ki merkezi Kevir
çölünün şimâlinde olan Parthia’dır. Şehname’de bunlar Eşkâniyân adıyla geçer.
M.S. 226’da Ardaşir-i Papekan tarafından mahvedildi.
VIII-Ardaşîr
(Erdeşîr) Sâsânîler Devletini kurdu. Bu devlet de malum olduğu vechile Yezd-i
Cerd zamanında 636’da İslâmlar tarafından mahvedildi.
Partların ve
Sâsânîlerin lisanı Pehlevî’dir. Fakat arada fark vardır. Partların merkezi
İran’ın şimâl-i şarkîsinde olduğundan dillerine Şimâl-i şarkî Pehlevîsi derler.
Sâsânîlerinki ise bugünkü Fars’ta idi. Bundan dolayı onların diline Cenûb-i
garbî Pehlevî derler. Aralarında cüz’î bir takım ayrılıklar vardır. Bu Pehlevî
yavaş yavaş bugünkü Farsçayı doğurmuştur. Bu tekâmül İslâm istilasından sonra
olmuştur. Mamafih Araplar zamanında Pehlevice de konuşulduğunu birkaç şeyden
anlıyoruz. Bir defa, Pehlevî’den Arapçaya bir takım kelimeler geçmiştir: nâmek,
bendek, nımûzek gibi. Bu “k”lar yeni Farsça’da düşmüştür: bende, nâme, nimûze
gibi. Bundan yeni Farsça’nın teşkilini İslâmiyetten sonraya atabiliriz. Fakat
hatt-ı faslı tayin etmek güçtür. Yani Acemceyi anlamak için Avesta’dan
Pehlevîden bir şeyler bilmek lâzımdır. Çünkü bunlardan son zamanlarda birçok
şeyler anlaşılmıştır. Meselâ, birçok nazım şeklinin eskiden İran’da mevcut
olduğu da bu suretle tespit edilmiştir. Meselâ mesnevî tarzı eski İran’da
mevcuttu.
EDEBİYAT
İran
edebiyatının husûsiyeti epik= destânî olmasıdır. Halbuki Arap şiiri ve edebiyatı
liriktir. Meselâ bir padişahın medhinde İranlılar onun harplerini, gazâlarını,
kahramanlıklarını destan şeklinde anlatırlar. Onun hakikî icraatı sayılır.
Araplarda ise kaside vardır. Bu kasidelerde epik unsur gayet azdır. Birçok
teşbihlerle padişahın büyüklüğü, keremi anlatılır. Arap ruhu epik değildir. Bu
da Sâmî ruhu ile Ârî ruhun farkını gösterir. Araplarda mesnevî tarzında yazılmış
eser pek yoktur. Halbuki İran’da İslâmiyetten sonra bu tarz çok inkişaf etmiş,
bu devirden birçok da eser kalmıştır. Bu destanlarda en çok kullanılan
“mütekârib” ve “hezec” bahirleri çok eskidir.
Ahamenitler
zamanından bize kitap olarak yalnız Avesta gelmiştir. Bu kelime ne demektir?
“Metin” demektir. Zıttı olan “Zend”, tercüme, şerh manasına gelir. Avesta
kitapları Pehlevî ve Avesta diliyle yazılmış, tefsirleri olan Zendler ise Zend
lisanı ile yazılmıştır. Bunlar ekseriya beraber bulunur. Halbuki Zend ve Avesta
başka başkadır.
Avesta’nın Telifi
Avesta
birçok parçadan mürekkep bir kitaplar mecmuasıdır. Bir kanundur. Muhtelif
zamanlarda, muhtelif muharrirler tarafından yazılmıştır. Bu muhtelif parçaların
ne zaman yazıldığı tespit edilir, bütün kanun kelimelerinin nereden çıktığı
araştırılır. Bu çok zor bir iştir. Çünkü “Kanun” teşkil edebilmesi için uzun bir
tekamül yolunu geçmesi lâzımdır. Muhtelif zamanlarda, muhtelif muharrirler
tarafından yazılan dinî metinler bir müddet sonra bir heyet veya bir insan
tarafından toplanır ve o zamana uygun olmayan parçalar ihraç olunur, tasnifler
yapılır, ıslah edilir, bir kitap şekline koyulur. Artık bu kitap resmî mahiyet
alır, o dinin mukaddes kitabı olur. O dinin sâlikleri için bir esâs-ı kânun, bir
şerâit halini alır. İşte böyle kitaplara “Kanon” derler. Kelimenin aslı
Yunancadır ve “ölçü aleti” demektir. Eski Yunanlılar güzel bir genç heykeline
kanon derlerdi. Zira böyle bir heykel güzel bir vücudun mikyasî numûnesidir.
Ondan insan ölçüsü öğrenilir. Bu kanon teşkilini birçok dinlerde görebiliriz.
Meselâ Hıristiyanlarda Ahd-i Cedid böyledir. Ahd-i Cedid’in en eski parçaları
Sen Pol’ün risaleleridir. Bu risaleler M.Ö. 62-53 yıllarında yazılmıştır.
İncil-i erbaa yani Dört İncil ise 65-100 arasında yazılmıştır. (Bu dört incil
Matsos, Markos, Lukas, Yuhannes’tir) En eski kanon 200-400 arasında tespit
edilmiştir. Hıristiyanlık ilk asırlarda birçok fırkalarla mücadele etmiştir ve
nihayet bu kanon teşekkül etmiştir.
Ahd-i
atik’in ise en eski parçaları M.Ö. dokuzuncu asırda yazılmıştır. Bugünkü şeklini
M.S. 200’de almıştır. Demek ki bu din kitabının, bu kanon teşkili için on bir
asır geçmiştir.
İslâmiyette
bu çok kolay olmuştur. Çünkü Kur’ân bir şahsiyetin ağzından gelmiş ve teşekkülü
uzun olmamıştır. En eski parçaları M.S. 610’da nüzûl etmiş, en sonu da 631’de
inmiştir. Kanon şeklini Osman zamanında takriben 655’te almıştır. Hz. Osman
geyik boynuzları, deriler ve yapraklar üzerindeki muhtelif sûreleri toplayıp
tertibe sokmuştur. Bu müddet kısa olduğu için teşekkülü ve tadilatı az olmuştur.
İşte
Avesta’nın da hangi tarihte yazıldığını bahsederken, bunda toplanan muhtelif
eserlerin eskiliğini birer birer ayırmak lâzımdır. Bunun ne zaman teşekkül
ettiği mühim bir meseledir.
An’aneye
göre Zerdüştîlerin dinî eserleri, Eşkanîler zamanında ve bilhassa Yunanlıların
“Vologeses I” ve İranlıların Balaş dedikleri (hükümdarlığı M.S.57-78) padişah
zamanında ilk defa Avesta’ya ait eserler toplanmıştır. Balaş, Partlardandı. Onun
zamanındaki bu çeşit dinî reformu diğer sahalarda da görebiliriz. O zamanki
paralarda Yunanca kitâbeler artık bırakılmış, Pehlevî lisanında yazılan
kitâbeler yazılmaya başlanmıştır. Demek ki yunanî nüfuz azalmaya, millî
cereyanlar artmaya başlamıştı. Bu ilk toplama ve tasniften sonra yeniden bir
tasnif lüzûmu görülmüş ve bunu da Sâsânîlerin müessisi Ardaşir yaptırmıştır
(226-240). Bu tasnifi yapan muğbed (rahip) Tansar adındadır. Tansar bu
redaksiyonu (bir şekle sokmayı) Ardaşir’in emriyle yapmış ve resmî devlet dini
olarak Zerdüştîlik kabul edilmiştir. O zamana kadar bu din resmî değildi. Bundan
sonraki redaksiyon Birinci Şâpur (310-379) zamanında ve en son olarak İkinci
Şâpur zamanında vukû bulmuştur.
Şâpurlar
zamanında bu tasnifin yapılmasına sebep, o devirde Mani’nin zuhûrudur. Mani
243’te propagandaya başladı. 31 sene süren bir propaganda hayatından sonra
273’te idam edildi. İdamından sonra yaptığı propagandanın Zerdüştlük üzerinde
büyük tesiri oldu ve tekrar “Kanon” teşkili için harekete geçildi.
Zaten
“Kanon”un toplanması daima böyle “fırak-ı dâlle”ye karşı yapılır. İslâmiyetteki
“kütüb-i sitte” bile böyledir. Çünkü bu kitaplar “fırak-ı dâlle”ye mani olmak
içindi. Bu, ehl-i sünnet velcemâat kanunudur. Bu kanunun asıl düşmanı Mu’tezile
idi. Mu’tezile o zaman “sünnet”ten çıkmıştı. Mamafih bugün İsnâ Aşere’de bunlar
hâlâ yaşıyor.
Sâsânîler
zamanında eski Avesta lisanı unutulunca onu yeni lisana çevirmek lâzım geldi. Bu
her dinde böyledir. Yahudiler dinî dilleri olan İbrânîyi unuttukları zaman,
Cumartesi günleri toplandıkları “midraş” (medrese)lerde okunan şeylerden bir şey
anlamaz oldular. O zaman bunları halkın konuşma dili olan Ârâmî’ye tercüme
ettiler, ki bu tercümeye “Targum” derlerdi. Halbuki sonradan bu Ârâmîyi de
unuttular, tekrar İbrânîyi öğrendiler. Bugün de öyledir.
Hıristiyan
metinleri de ilkin Yunanca idi, Latinceye çevrildi, daha sonra malum olduğu
üzere Luter (1443-1546) tarafından Almancaya çevrildi.
İşte
Avesta’nın da Pehlevî’ye tercümesi Husrev-i Nûşirvan (531-579) zamanında tensik
edildi ve Avesta’nın taksimi başladı.
AVESTA’NIN TAKSİMİ
Eskiden
Avesta 21 “nesk”ten ibaretti. Bunlardan bize ancak on dokuzuncu nesk olan
“Frendidat” adlı nesk geldi. Bu da, bu dinde yalnız dinî merasimde kullanılan
pratik formüller ve âyetlerden ibarettir. Bu belki harpler, işgaller ve yabancı
dinlerin hakimiyetinden, belki de ihmalden olmuştur. Fakat öyle bir zaman geldi
ki bu eski kitaplarla uğraşacak adam kalmadı; halk arasında ezberlenmiş birkaç
parça kaldı. Elimize geçenler yalnız dinî formüller, yani bir dinin günlük
hayatı için en fazla lâzım olan taraflarıdır. Hatta bunlar da tam değil, ancak o
formüllerin cüz’î bir kısmından ibarettir.
İşte dinî
merasimde söylenen bu parçaların adları “yasna”, “yaşt” (övmek,
yaldırmak)lardır. Bu ilahiler, âliheler ve nîmâliheler için söylenen şeylerdir
ki Araplar bunlara “Tendiyat” derler. Fransızcası “Hymne”dir. Bir de “Hurde
Avesta” (Pehlevîde Hortak apestak) [Küçük Avesta] vardır ki küçük dualardan
ibarettir; işe yaramaz.
Eskiden bu
kitabın tamamiyle Zerdüştîliği tarif eden, hayut hiç olmazsa onun kitabı,
Zerdüşt’ün dinî kaidelerini in’ikâs ettiren bir kitap zannetmişler. Halbuki bu
doğru değildir. Avesta’nın bir kısmını Zerdüşt’ün söyledikleri teşkil ederse de,
diğer kısımları öyle değildir. Zerdüşt’ün kendi söylediği kısımlar
“Gatha”lardır. Gathalar Avesta’nın en eski kısmıdır. Lisanları diğer kısımlardan
farklıdır. Gathalarla “Yaşt”lar arasında tabiat âlihelerine karşı mücadele
vardır. Meselâ Haoma= Soma’ya karşı (Haoma bir nebatın ismidir. Bu nebatın
usâresinden bir şerbet yapılır ki sarhoş edici mahiyeti vardır. Fakat alkol gibi
değildir. İnsana daha ziyade tatlı bir baygınlık verir, insanı ilham alacak hale
koyar. Bunu sıkmak, içmek dinî bir merasimle olur. Bu aynı zamanda teşhis de
edilir bir ilahtır. Keyhusrev zamanında Efrasyab esir edilir. Şahname’ye göre
onu esir eden, bir rahiptir. Avesta’ya göre ise, işte bu Haoma’dır. Sonradan
Zerdüştîler zamanında böyle bir ilahın mevcut olduğunu unutmuşlar, onu adî bir
insan zannetmişlerdir.)
İşte Zerdüşt
bu ilaha ibadet istemiyordu. Çünkü Zerdüşt monoteizme taraftardır. Onunla
mücadele ediyor. Zerdüşt’ün mücadele ettiği ilahlardan ikincisi de Mithra
(sonradan Mihr olmuştur)dır. Halbuki Yaştlarda bu ilaha karşı ilahîler,
takdisler vardır. Bunlar eski Ariyenlerin tabiî ilahlarındandı. Bundan sonra
“Anahit” adlı bir ilah daha vardır. Bu ilah Babillilerin taptıkları “İştar”
ilahı gibi nehir, bereket ve aşk ilahesi idi. Zerdüşt bununla da mücadele etti.
Fakat buna karşı da “Yaşt”larda takdisler vardır. Sonra, Sirius (Arapçası Şuara=
Şuarâ-i yemânî, İrânî ismi “Bistria”) ile de mücadele ediyor. Eskiden buna da
ibadet ediyorlardı.
Bütün
bunlardan iki mühim netice çıkıyor.
1.Bir defa
Zerdüşt yeni bir din kurmamış, ancak, bulduğu eski dini ihyâ etmek, temiz bir
hale koymak istemiştir.
2.Bu netice
filolojiktir. Yaşt’ların Zerdüşt’ün mücadele ettiği ilahları takdis etmesi
gösteriyor ki bunlar lisan bakımından daha muahhar olmakla beraber mündericat
bakımından Gata’lardan eskidirler. Bundan da Zerdüşt’ün, halk arasında iyice
yerleşen bu ilahları tamamıyla kaldıramadığı, ondan sonra bu ilahları
Zerdüştîliğe uydurarak yeni şekiller meydana çıkardıklarını tahmin edebiliriz.
İhtimal Muğbedler Zerdüşt’ten sonra eski ilahları canlandırmak istemişlerdir.
Bugünkü
âlimler “Présaratustrtich” Zerdüşt’ten evel olan “Yaşt”ları M.Ö. 7. asra
koyuyorlar.
Sâsânîler
zamanında yapılan Pehlevî hülasalar vardır ki Zerdüştîliğin eksikliğini
ikmâleyaramaktadır. Bunlar kaybolan “Nask”ların hülasalarıdır. Bunların en
mühimleri üç tanedir:
1.Bundahişn
(asıl yaratılışı, esas): Bu kaybolan yaratılış (Dandat) neskinin hülâsasıdır.
Târîh-i Sîstân’da, Ebulmueyyed-i Belhî’de “Bundihişn” kelimesi vardır.
2. Oen Kard
(Dîn-i ibâdet)
3. Meno
Kherad (Ulv-i nikmet)
Eski
İrancada ê>î olmuştur, fakat “n”dan evvel. Bu den kelimesi de sonra din olmuş ve
Arapça’ya geçmiştir. Yani Arapça “din” kelimesinin aslı İrancadır. Mamafih bu
ê’den inkişaf eden î ile diğer î, Hâfız’a gelinceye kadar tefrik edilmiştir.
Meselâ şêr (arslan), “şîr” ile kafiye yaplımmamıştır.
Henüz bu
kitapların metni anlaşılamıyor; neşredilmemişler, fakat elde olan yazmaların
hepsi yenidir.
Avesta’nın
nerede telif edildiği hakkında, âlimler arasında ittifak yoktur. Ekserisi
İran’ın Şark tarafında diyor. Burada yazıldıktan sonra Ahamenitler zamanında
yavaş yavaş garba ilerlimeşlerdir. Bu Ahamenitler eski İran dinine mi yoksa
Zerdüştîliğe mi inanıyorlarıd? Bunu kat’iyetle tayin edemiyoruz. Henüz münakaşa
ediliyor. Mamafih âlimlerin ekserisi bunların Zerdüştî olmadıklarını kabul
etmişlerdir. Çünkü kitâbelerde ölülerini gömmek usûlünden bahsederler. Meselâ
Kyros’un kabri vardır. Halbuki Zerdüştîlikte ölüyü gömmezler. “Dahena” denilen
büyük bir kaya üzerine koyarlar, akbabalar gelir, ölüyü yer. Yunanlıların
naklettikleri hikâyelerden biliyoruz ki, Ahamenitlerin sarayında Zerdüşt’ün
itibarı vardı, meşhurdu. Fakat bu malumat sahih değildir. Hakikatte bu sarayda
Zerdüşt’ün ismi meçhuldu. Bildiğimize göre Ahamenitler Ahumaramazda’ya ibadet
ederlerdi. Ahamenitlerin son zamanlarında Zerdüştîlik saraya girmeye muvaffak
oldu ve İran’ın garbında kabul edildi. Arsakîlerde Balaş gibi gayretli
Zerdüştîler vardır. Mamafih, devlet dini olarak ancak Sâsânîler zamanında kabul
edilebildi.
Zerdüştîliğin yanı başında eski tabiat dini vardır. Sonra bir de Zervanizm
denilen din vardı. Zervan, “zaman” olmuştur.
AVESTA’NIN MÜNDERİCATI
Bundan
kısaca bahsedeceğiz. Yalnız yeni Fars edebiyatı için lâzım olan malumatı ve
kozmoğoniyi anlatacağız. Bu arada birkaç esâtîrî şahsiyetten bahsedeceğiz.
Yalnız unutmamak lâzımdır ki bu şahsiyetler İranlılarla Hintlilerin henüz
ayrılmadıkları zamandan kalmadır. Üçüncü olarak, Avesta’daki en eski
padişahlardan, pehlivanlardan bahsedeceğiz. Ve sonra bazı destanî unsurlardan ve
bunların padişahlarla olan münasebetlerinden, dinî destanların zâhir
müşküllerinden bahsedeceğiz. Çünkü bunların Yeni Farsça’ya tesiri olmuştur.
1.Kozmogoni:
Bunun zıddı
“Eschatologee” (dünyanın sonundaki vakalar bilgisi”dir. İran dinine göre
dünyanın başı, sonu ve bunların arasındaki vakalar büyük bir dram teşkil eder.
Bu fasılalı ve çok safhalı bir dramdır. İnkişaf eder, birkaç büyük safhadan
sonra nihayet bulur. Buradaki aktörler müşahhas “hayır” ve “şer”dir. Her dinde
şirkin nasıl ve niçin vücuda geldiği, niçin âlemin intizamını bozduğu, insanı
fenalığa sürüklediği ve bunun için ne gibi gizli hikmetler bulunduğu uzun uzun
mevzuibahis oldu. Her din kendisine göre bunu izah eder. İran dininde bu sualler
sorulmaz. Bu din hayır ve şerre metafizik bir menşe vermiştir. Hayır ve şer
ezelden beri mevcuttur. Esasta hayrın yanında şer de vardır. Bütün mevcudatın
tarihi bu iki prensip arasındaki mücadeleden ibarettir. Sâmî dinlerle bunun
arasındaki fark işte buradan çıkar. Sâmî dinlerde hayır ve şer mücadelesi her
ferdin ruhunda yahut beşer tarihinde vâki olur. Halbuki İran dininde bu iki
kuvvet arasındaki mücadele yalnız insanlarda değil, âlemin aslında, hilkatın
icabı olarak vardır. Hariçten hiçbir amele bu mücadeleye karışmaz. Ve bu
mücadelenin sonu hayrın zaferidir. Denilebilir ki, İranî din ilâhın iradesinden
haber vermeyi ve bu suretle beşerin ef’âline bir nazım ve maksat bulmayı
düşünmüyor. Sadece belki âlemin manasını izahı kastediyor. Âlemin manası
anlaşıldıktan sonra beşeriyetin hareketleri kendiliğinden nizama sokulur. Bu
âlemin nizamının marifetinden, bilgisinden beşer için nazımlar bulunur. Sâmî
dinlerde esas fikir, merkezi mefhum irâdîdir. Yane mesele Allah’ın iradesidir.
Bir Allah vardır, o emir verir, insan buna itaata mecburdur. İtaat etmezse
cezaya çarpılır. İrânî din ise irâdî değil, izâhîdir; âlemin manasının izahıdır.
Bilhassa şer-hayır tezadının nasıl vücuda geldiğinin izahıdır. Bu tezat
ezelîdir. Fakat istikbalde halledilecektir. Yalnız, iptidaî dinlerde felsefi,
dinî mefhumlar mevcut olmadığı için, bu din bu izahı esâtîrî bir mahiyette
yapar. Biliyoruz ki “Mytos” (Legende) ‘dan evvel gelir. Bunun için bu dindeki
izahlar hep mythos’tur. Mamafih bu, her şeyi mythos’la anlatmak sonraki dinlerde
de vardır. Meselâ, tevile muhtaç hikayeler “allégorique”tir; mythos değildir.
Mythos kozmik şahsiyetlerden bahseder. Halbuki alegorik izahlarda alelâde
insandan bahsolunur. Fakat bu insanlar hakikî değildir. Tevile uğramışlardır.
Mythos ise fevkalbeşer kuvvetlerden bahseder.
Âlemin
sonunda hayrın galip olacağı esası fikri Mazdeizm’den sonra gelen dinlere de
tesir etmiştir. Meselâ Yahudilik ve Hıristiyanlıkta bu tesir görülebilir.
Yahudiler Babil’de İranîlerin tesiri altında kaldıktan sonra bunu dinlerine
ithal etmişlerdir.
Hayır ve
çarpışmasının devamının müddeti tespit olunmuştur. Bu on iki bin yıldır. Yani
mahdut bir zaman. Bu mahdut zaman hudutsuz bir zaman içinde denizdeki bir ada
gibi yüzer. Başlangıçta hayrın mümessili Ahuramazda, şerrin ise Ehrimen’dir.
Ahuramazda nur ile muhât ve hudutsuz zaman içinde yaşıyordu. Ehrimen ise zulmet
ve mahdut zaman içindedir. Ahuramazda her şeyi oldu bilir, tabiatı latiftir.
Ehrimen ise her şeyi sonradan bilir (pasdaniş nich), tabiatı hırstır. Hürmüz,
Ehrimen’in hırsı yüzünden kendisine taarruz edeceğini evvelden bilir ve harpte
silah olmak için “ulvî halk”ı yaratır (Menûk). Yaratılış üç bin yıl bu halde
kalır. Bu manevî bir haldir. Yani Allah dünyayı yaratmadan evvel üç bin sene
tasavvurunda tutmuştur. Ehrimen hiçbir şeyi bilmiyordur, hatta Hürmüz’den bile
haberi yoktur. Fakat günün birinde, hırsının tesiriyle, süfliyattan yükselir,
Hürmüz’ün sâkin nuruna çarpar. Bunun üzerine orayı zaptetmek niyetiyle süfliyata
döner ve ordusunu teşkil edecek olan devleri yaratır. Hürmüz iyi bir dünya
yaratmak için müsâlaha teklif eder. Fakat Ehrimen razı olmaz. O zaman Ahuramazda,
Ehrimen’e karşı tesirli bir dua okur. Ehrimen bu duayı duyunca hemen bîhoş olur
ve baygın bir halde üç bin sene kalır. Bu zaman içinde mahlukât ulvî halden (Menûk)
süflî hal (Getik)e getirilir. Âlemdeki mevcudat yaratılır. Mevcudatın sonunda
ilk öküz ve ilk adam vücuda gelir. (Öküz çiftçilik yapan milletler için çok
mühimdir. Burada da insanla beraber yaratılıyor.) Bu devre, bu yaratılış devrine
“Bunda hişn” devri derler. Bu devirden sonra harbin ikinci safhası gelir. Bu
safhaya ise “Gümecişn >Gu-amik” safhası derler. (Gu, prefiks olup, geri kalan
kısım bugünkü “âmîhten” (karışmak, karıştırmak)tır. (“âmeden” (gelmek) de
böyledir. âmeden<amatan.) Ehrimen, birinci devri teşkil eden ilk çarpışma ve üç
bin senelik uykudan uyanır. Yılan şekline girerek mahlukat içine karışır. Ordusu
da böyle yılan, akrep ve haşerat şeklinde bütün dünyayı kaplar. O kadar ki bir
iğne başı kadar yer kalmaz. Su tadını kaybeder ve Gâv-ı evvel (ilk öküz) ve
insân-ı evvel ölür. Bu Ehrimen’in hüküm sürmesi de üç bin yıl devam eder.
Nihayet son
devir gelir. Bu devir ise “Viçarişn” (guzârden, ayırmak manasınadır) denir.
Ehrimen mağlup olur ve yaratılış tamamen eski haline, temiz haline döner.
Zerdüştîliğin sistemi budur. Bunun yanında, yukarıda adını söylediğimiz
Zervanizm vardır ki onun kozmogonisi başkadır. Bu telakkiye göre ezelde tek bir
ilah vardır ki o da kuvvetlidir. Bu kuvvet hem hayrın hem de şerrin fevkindedir.
Onlardan kuvvetlidir. Her şeye ve tekmil ilahlara galiptir. Bu kuvvet başsız ve
sonsuz zaman (Zervan)dır. Bu hudutsuz zaman içinde bizim zamanımız bir katredir.
Bu en yüksek ilahı takdis eden bir şiir parçası Nyberg tarafından Bundahişn’de
keşfedilmiştir. Bu Zervan’a bazen de “baht” denilir. Çünkü bütün mukadderat onun
tarafından takdir edilir ve onun hükmünden kimse kaçamaz.
Nyberg’in
bulduğu takdis ilahesi çok yüksektir. Esâtîr şeklini Avesta’da bulamıyoruz.
Fakat esâtîrî olduğu malumdur. Zerdüştîler bunu kaldırmışlardır. Fakat
Ermenilerin kitabında bundan uzun uzun bahsedilir. Bu esâtirin eski şekli
şöyledir: Zervan bir çocuk doğurmak ister, fakat düşüncesinde şüphe hasıl olur.
Bundan dolayı Hürmüz’le beraber Ehrimen’i de doğurur. Babaları hadsiz hesapsız
zaman olan bu iki çocuk karnında iken Zervan kendi kendine “Karnımdan çıkan iki
mevcut, âlemin hakimi olacaktır” der. Ehrimen bunu duyar ve hile ile evvelâ
kendisi doğar ve kâinata dokuz bin sene hakim olur. Ve nihayet Hürmüz çıkar ve
âlemin hakimi olur.
Zervan
hakkındaki fikir İran’da çok kuvvetli tesirler yapmıştır. Hatta son zamanlara
kadar bu tesir yaşamıştır. Zervan aynı zamanda sâbitelermiş. Yani Acem şiirinde
görülen bazı noktalar bu tesiri anlatır. Meselâ İslâmî şiirlerde felekzede
(felâket bundan geliyor) kelimesi vardır. Felek bir şahıstır. Her şey ilahtan
gelir. Asıl fenalık yapan felektir. Bu Zervan dininden kalma bir bakiyedir
diyenler haksız değildir (Zervan hünsâdır).
Ehrimen ve
Hürmüz’den İslâm dininde izler var mıdır? Ben bir eserde bir şiir gördüm. Onda
bu nur ve karanlık mücadelesi ve devirler görülmektedir. Yalnız bu İslâmî bir
mahiyete sokulmuştur. Nur, Muhammed’dir ve düşmanları karanlıktır. Sonra akl-ı
evvel ve cehl-i evvel’den bahsolunur. Allah’ın ilk yarattığı akl-ı evveldir.
Bunun yanında bir de cehl-i evvel vardır. Bu fikirler her halde, İslâmiyetten
sonra bazı şekil değiştirmeler ve tadillerden geçerek yaşamakta devam etmiş
olacaktır.
Avesta’da
iki din vardır. Zerdüşt’ün mevâizi, Gatalar ve sonra eski ilahlara ait kısım.
Ernest Herzfeld’e göre, Zerdüşt, Kyros’un oğlu Kambiz zamanında kablelmîlad
altıncı asırda meydana geldi. O zaman Deva dini vardı. Bunların rahipleri
“mug”lardı. Başka ilahlar da vardı. Deva’nın fena manaya gelmesi Zerdüşt’ten
sonra olmuştur. Eski en büyük ilah Ahuramasta Varuna, Uranus’tu. Her şeyi bilen,
âlim-i mutlak, Ahuramasta “gök”tür. Bu zata göre Dârâ (522-486), oğlu Kserkes
(565-486) ve onun oğlu Zerdüştî idi. Bundan sonra bu din yok oldu. Zerdüşt’ün
düşmanları mug’lardı. Meşhur “Gamata” (M.Ö. 522’de isyan etti; 521’de
katledildi) Mug’lardandı. Dara’nın bununla mücadelesi aynı zamanda dinî bir
mücadeledir.
Hakikaten
Şehname’ye göre Zerdüşt’ün hâmîsi Güştasb’dır ki bu Dara’nın babasıdır. Zerdüşt,
Ahuramazda’dan başka bütün ilahları atıp onun yerine monoteizmi kurmak
istemiştir. Ahuramazda’nın yanında şahsî şekli mücerred ahlakçı mefhumlar
vardır. Meselâ Vahu Manu (Behmen) = İyi tefekkür gibi. Böyle mücerred mefhumları
şahsiyetler halinde göstermeye “hypokstaks’ derler. Yine Zerdüşt’e göre Çinvat
köprüsünden geçerken bir kız görür, bu onu köprüden geçirir. Bu dinin
teşhisidir.
Artakserkses’in zamanında (M.Ö. 465) halk kendi eski dinine rücu ediyor. Bunun
için Avesta’nın yeni kısımlarında zerdüştî bir şey görülmüyor. Yaşt’lerin
Gata’lardan yeni olması bundandır. Kserkses mezarında bulunan bir kitaptan
“Siyatiş” (sulh ve sükûn) vardır ki yeni dinlerde sulh getiren mefhumu olduğunu
zannediyoruz. Bundan başka Birinci Dara’nın mezarında Ahuramazda’dan başka bir
ilah zikrolunmadığına göre, Artakserkses’de başka ilahlar da vardır. 1935’de
Istahr’da Kserkses’in bir kitabesini bulmuşlardır. Orada şunlar söyleniyor:
“Mezkur vilayetlerde karışıklık oldu. Ahuramasta da bana yardım etti. Onları
yendim. Yani vilayetler yalnız Devalara ibadet ediyorlardı. Onları da yeneceğim.
Ve yeni bir kanun çıkardım ki Devalara ibadet edilmesin.”
Sonra Dara
vs. hep Zerdüştî isimleridir. Darya Zahu Manuş (İyi fikir tutan). Darya Vahuş.
Sonra Kserkses’in ilk şehri (Khşayarşah) olup “halka hükümet süren” demektir.
Artkserkses ise “kozmik intizam kendisine padişahlık vermiş” demektir.
Üçüncü bir
din olan Maniheizm’den biraz sonra bahsedeceğiz.
2.Avesta’da
ve Edebiyatta İsmi Sık Geçen Şahsiyetler:
Eski
Yaşt’larda bu isimler vardır. Fakat bunlardan, yaptıklarından destanî bir
surette bahsediliyor. Yalnız isim halinde mevcutturlar. Fakat karîne ile
anlaşılıyor ki o zaman bunlar hakkında destanlar vardı. Meselâ orada birbirini
takip eden padişahların isimlerinin listesi vardır. Hatta bu ismi geçen şahıslar
harpten evvel ilaha ibadet eder, kurban getirir, dualar söylerler. Avesta’da bu
dualar yoktur. Yalnız numûne olmak üzere isimleri geçiyor. Meselâ şu padişah şu
ilaha şu duayı söylemiştir gibi.
Bu esâtîrî
şahsiyetlerden biri Gayûmard’dir. Ahuramazda, Ehrimen’e karşı mücadeleye
başlarken kendisine yardımcı olmak üzere kozmik insanı (insan-ı evvel) veya bu
Gayumerd’i yaratmıştır. Fakat Gayûmerd, yukarıda gördüğümüz gibi, bu harpte
yaralanıyor ve ölüyor. Ahuramazda onun can çekişme acısını azaltmak için on beş
yaşında bir genç şeklinde müşahhas uykuyu (Xvab=hevan) yaratıyor (xv=hû’yu
verir. xwai= ter de böyledir). Bu ölen Gayûmerd’in vücudundan olan, bütün
kâinatın mümessili idi. Maden yeri, filiz zuhur eder ve onun tohumu toprağa iner
ve ondan “râvend” otu hasıl olur. Ve bu ottan bir nebat şeklinde ilk insan çifti
vücuda gelir. Bunların isimleri, erkek “Maşa”, kadının ise “Maşiyana”dır. Yani
“merd u zen”. Bunların da yedi ikiz çocukları doğar ve bunlardan bütün insan
nesli zuhur eder. Bu hikâyede iki motif vardır. Birisi, dünyanın böyle büyük bir
devin vücudundan yaratılışıdır. Bu motife İskandinavlarda da rastlıyoruz.
İskandinavyalılarda İlmayir adlı dev, kardeşi tarafından öldürülüyor ve
vücudundan dünya yaratılıyor. Eti toprak, kanı derya, başı gök, kemikleri taş ve
saçları orman oluyor.
Hintlilerde
ise Puruşa isminde bir devin vücudundan bu âlem yaratılır. Hatta Japonlarda bile
buna benzer ustûreler vardır. İranîlerde ise bu doğrudan doğruya söylenmiyor;
umumî olarak “Yedi filiz çıkıyor” denir. Fakat “Resthîz”de de bu teferruat ve
isimler sayılır. Orada mahşer gününde Geyûmerd’in kanı deryadan, eti topraktan,
saçı ottan ve canı ateşten istenilecek ve Geyûmerd canlanacaktır.
Bu esâtîrin
daha felsefî bir şekline İslâm edebiyatında rastlıyoruz. Mikrokozmoz (âlem-i
sagîr), makrokozmoz (âlem-i kebîr) nazariyeleri. Âlem-i sagîr, insandır. Ve
insan vücudu âlem-i kebîr (kâinat)a tekabül eder. Her insan, vücudunda bütün
kâinatın şeklini taşır. İnsan gözleri ay, güneş, kafası gök, kanı deniz, saçı
nebatlara tekabül eder. Bu suretle âlem-i kebîrle, âlem-i sagîr arasında bir
muvâzât (paralelizm) yapar. Bu şekil “Bundahişn”de vardır. Yalnız eski
esâtîr’den bir parça ayrılır. Götze adlı meşhur bir müsteşrikin göstermesine
göre bu nazariye M.Ö. beşinci asırda Yunanistan’a gelmiştir. İslâmiyete geçmiş
bir şekli “İhvânussafâ Resâili”nde vardır. h.400’de yazılmış olan bu resâil
İslâm edebiyatına Yunan felsefesinin geçişinin mühim bir delili ve parlak bir
mümessilidir. Bugünkü İsmailîlerin mukaddes kitabıdır. Yalnız bir çok fünûndan
bahsettiği için Sünnîlerde de meşhurdur. Bu risâlelerde âlem-i kebîr ve âlem-i
sagîr nazariyelerinden bansedilir. Bu suretle felsefî bir elbise içinde yine
Şarka geçmiştir. Tasavvufta da bu tesirler vardır.
Esâtîrde
Şahname ve Hudâyname’de Geyûmerd’in şekli başkadır. Onun şahsiyetinin bir
inkişafını ayrıca anlatacağız. Şimdi istitraten bu Geyûmerd’in rolünden
bahsedelim.
Mani’ye göre
en büyük ilah Ahuramazda değil, büyüklük ilahı Ebul’azame’dir. Ebul’azame,
zulmetin nura taarruzunu def’ için insan-ı evvel (Geyûmerd)’i zulmet memleketine
gönderdi. İnsan-ı evvel beş silahla mücehhezdir: Nur, bâd, su, ateş ve esîr.
Geyûmerd ölmez zulmet şeytanları tarafından yutulur. Onu oradan kurtarmak için
Ebul’azame ikinci bir resul gönderir. Bu resul ‘diriltici ruh’tur. Bu beş
yardımcı, silahla zulmet diyarına iner. Orada baygın bir halde yatan insan-ı
evveli kurtarır. İnsan-ı evvel döner. Lakin zırhını, silahını ve o beş unsuru
ki hepsi nuranîdir, orada bırakmaya mecbur kalmıştır. Diriltici ruh, zulmetin
oğullarını öldürür ve onların vücutlarından gök ile yeri yaratır. Gök ile yer bu
suretle nur ilahları tarafından yaratılmış ise de, maddeleri zulmettendir. Sonra
yine diriltici ruh öldürdüğü zulmetin diğer oğullarından nur parçalarını
çıkarmaya muvaffak olur. Ve onlardan güneş ile ayı yapar. Güneş ile ay büyük bir
makinedir. Bu makine ile zulmette kalan tekmil nur parçaları kurtarılacaktır. Bu
makine “hayat ruhu” tarafından yaratılmıştır. Fakat henüz işlemiyor. Onu
işletmek için üçüncü resul gönderilir. Bunun yanında on iki cariye ve bir de dış
ve baş cariye vardır. Bunlar bu makineyi işletir. Üçüncü resul güneşte oturur,
baş cariye ayda yerleşir ve artık bu zulmette esir olan nuru kurtarmaya mahsus
olan makine işlemeye başlar. Bu makine hâlâ işliyor. Dünyada bir insan öldüğü
zaman onun vücudunda esir olan nur parçaları kurtarılır, anâsır-ı erba’a (dört
temel unsur) feleklerinden geçirilir. İkizler burcu –bunlar bostan kuyusu
kovaları gibidir- Geçen, aya sonra güneşe gelir. Güneşte tamamıyla temizlenerek
nûr âlemine götürülür. Bu nurların su gibi dolup boşaldığı ayda görülebilir. Ay
evvela küçüktür, boştur, yavaş yavaş ilk on beş gün içinde nurları toplar.
İkinci on beş günde bunları güneşe boşaltır.
Fakat
zulmette olan şeytanlar da boş durmamışlardır. Onlar da mukabil bir halk
yaratmışlardır. Henüz zulmette olan nurun bir kısmını yutan bir şeytan ve karısı
üçüncü resulün şekline uygun olan Adem ile Havva’yı yaratırlar. Demek ki
insanların ceddi olan Adem ile Havva büsbütün zulmetten yaratılmışlardır.
İçlerinde pek az nur vardır. Yalnız insanların şekilleri nuranî şekle mukabıktır
ve insan zulmet kuvvetlerinin son halkasıdır. İçinde birkaç nur parçasını
saklayabiliyor. Ve nur insanda bir hapishanede imiş gibi mahpustur. Şeytanlar
ümid ediyorlar ki insanlar tenasuh edecek ve nur parçaları ilelebet zulmet
âleminde kalacaktır. Fakat Ebul’azame buna da bir çare bulur. Dördüncü resul
(İsa) vasıtasıyla insanlara marifet ve bilgi gönderir. İsa insana kendi halini
izah eder. Ona nur âleminden geldiğini, kendisinin (insanlar) her iki âlemden
mürekkep olduğunu ve Ebul’azeme’nin niyet ve maksadının nurun kurtulması
olduğunu anlatır ve bunun için ne yapmak icap ettiğini söyler. Evvelce de
söylediğimiz gibi İran dininde emir yoktur. Oradaki dinî mecburiyetler, farzlar
bir sistemden, bir izahtan kendiliğinden hasıl olur. Bunu anlayan insan kendi
kendine ne yapacağını bilir. İnsanın vazifesi, nura ziyan verecek hareketten
kaçınmaktır. İnsan öldürmek, su ve havayı kirletmek ve evlenmek nura ziyan
verir. Bunları yapmamak lâzımdır. Fakat bu çok güç olduğundan bu vazife
Maniheyler’in Latince bir tabirle “elite=electe” seçilmiş bir tabaka dedikleri
bir zümreye verilir. Bunların elbiseleri başkadır. Bundan sonra vazifeleri biraz
hafif olan bir tabaka vardır ki bunlar da Sâmîler (auditeur)dir. Nur parçaları
tamamıyla kurutulduktan sonra, yani dünyada canlı varlık kalmadıktan sonra
âlemin sonu gelmiş olacaktır. O vakit gökler yer zulmet ve nurdan ibaret
olacaktır. Zaten bu ikisi zulmet ve nurun bir madde haline gelmesinden vücut
bulmuştur. Diriltici onları öldürdüğü zulmetin oğullarından yaratmıştı ve nurun
tamamen kurtulması için bunlar 1500 sene sürecek olan bir yangında yanacaklar.
Bunu üçüncü resul büyük bir sayha ile edecektir. Bu yangının sonunda artık
zulmet ve nûr âlemi tekrar ayrılmış olacaktır. Fakat artık zulmet âleminde hiç
kuvvet kalmayacaktır. Sâkin ve hareketsiz olacaktır. Nur âleminde ise hürriyet
ve saadet vardır.
Maniheizmin
esâtîrî şekli budur. Bunun bir de daha felsefî bir şekli vardır. Buna göre
Ebul’azeme Allah, zulmet içine düşen insan-ı evvel ruh, can, dördüncü resul İsa,
akl, zulmet ise “heyula”dır. Allah’tan çıkan ruh cesetle birleşmekle maddenin
heyulanın emri ve kudreti altına girmiş ve orada türlü belalara uğramıştır. Eski
aslını, hakikî gayesini unutmuştur. Fakat Allah’tan gelen “akl” tarafından
tembih edilir ve kurtarılır. Bu şekle göre bütün bir sistem yalnız kozmik bir
dram değil, her ferdin hayatının manasını ve ömrünün gayesini anlatacak dinî bir
nazariyedir. Nacsıl ki âlem-i kebîrde insan-ı evvel kurtuluyorsa, âlem-i sagîrde
de nur yine kurtulacaktır. Yani bu büyük sistem her fertte de devrini yapacak,
bu suretle nur kurtulacaktır.
Maniheizmin
daha felsefî şekli kendi kitaplarında görülür. Meselâ Uygurca yazılmış olan
“Chuartoanift” da maniheizmin esasları bulunmaktadır. Bu kitap Şarkî İran’da
tecellî eden Maniheizmin bir eseridir. Maniheizm propagandasına göre
değişmiştir. Meselâ Ârâmîlerce maruf olan Adam-ı evvel Şarkta Ahuramazd olur.
Çünkü Mani Türkistan’a gidince evvela Zervanizmi buldu. Bu dine göre büyük ilah
Zervan’dır. Bunun iki oğlu vardır ki Hürmüz ve Ehrimen’dir. (Zervan= Ohrmazd).
Hast ve Anif bu nevi bir kitaptır. Meselâ ondaki şu cümleler bunu çok güzel
gösterir:
“Hormuz ta
tanrı oğlanı biş tanrı biznin atüzümüz” yani “İnsan-ı evvel beş unsurla beraber
zulmete düşer, dönmeye muvaffak olur ve silahı yani beş ilahı bırakır ki bunlar
da bizim ruhumuzdur.”
Burada
olduğu gibi eğer insan-ı evvelin beş ilahları bizim canımızsa, demek ki bizim
canımız zulmet içinde esir kalmıştır.
Zerdüştîliğin esası kozmoloji, Maniheizmin ise halâstır. Onun için buna halâsî
bir din (soteriologique) denir. Bu dinde her ferdin ruhu, cevheri, ilahî parçası
kurtulur. Bir millet dinî olmakla beraber, Maniheizm Hürmüz’ün vazifesini ve
ihtiyacını tayin eder. Hürmüz de kendisini ihlasa çalışacaktır.
Bahsettiğimiz Uygurca kitapta insan ruhunun, canının zulmette olduğunu
anlattıktan sonra bunu kurtarmak için şöyle söyler: “Senin cevherin ulvîdir. Sen
esir düştün. Vazifen buradan kurtulmaktır. Bunun için lâzım olan yol,
riyâzettir. Şunu şunu yapmayacaksın. Halâsın yolu marifettir. “
Marifet ise
dinin bu yollarını bilmektir. Marifete “Gnoses” denir. Miladî birinci, ikinci
asırda inkişaf eden dinî bir cereyana da bu isim verilir. Bu bir takım şarkî ve
Yunan din unsurlarının sonradan birleşmiş unsurlarından terekküp eder. Yani bir
“syncretismus”tur. Gerek eski Romalıların, gerekse Yunanlıların dinlerine kimi
Mısır’dan, kimi Babil’den, kimi Anadolu’dan gelen şarkî unsurlar karışmıştır.
Gnoses böyle bir şeydir. Fakat burada bâriz olan mana, marifet vasıtasıyla
insanın kurtarılmasıdır. Bunda eski İran ve Babil dininden gelen unsurlar
vardır. Bunlar zamanla ve nasılsa karışmış, artık birinci, ikinci asırlarda
teşekkül etmiş bulunmuştur. O zamanki kitaplardan bir misal verelim:
Polimandres:
“İnsanların
çobanı” adlı kitapta deniliyor ki? “Nous” (akl-ı evvel) ezelde ilahî insan
meydana geldi ve yedi felekten ayrılırken, her felekten birer hediye (ahlak
vesaire) aldı. Maddeye indi. Heyula içinde aynada kendi yüzünü görerek aşık
oldu. Ve bu suretle maddenin, alçak tabiatın esiri oldu. Bunun için insan
tabiatı çifttir. Bir kısmı maddî, bir kısmı ulvî (manevî)dir. İnsanın bu iki
unsurunu kabul edenher dinde “gnostisizm” vardır. Bunda, eski İran dininde
olduğu gibi âlemin sonunda “haşr”den bahsolunmaz. Haşr mîâd (Escatologie) yerine
burada insanın vatan-ı aslîsine dönüşü vardır. Riyazet, tehzîb-i ahlak ile
vatan-ı aslîye dönülür. Gnostisizm, kozmogoniden ve âlemin nihayetinden
bahsetmez. Onun alâka merkezi ferdin ruhunun temizlenmesidir. Mani dininde her
ne kadar eski Zerdüşt esâtiri kabul olunmuşsa da, onda gnostisizm izleri de
bârizdir. Gnostinlerde de resul vardır.
Hıristiyanlık Babil dini Yunanî felsefe Eski İran
dini (Mazdeizm)
ß
ß
ß
ß
ß
ß
ß
ß
®
Gnosticisme
¬
¬
ß
ß
ß
ÞÞÞÞÞÞ
ManiheizmÜÜÜÜÜ
Ü
Gnostisizm
Hıristiyanlıkla aynı zamana rastlar. İslâm Ansiklopedisinde bu madde
mükemmeldir. Maniheizm niçin bir “senkretizm”dir? Mani’nin İncil’i okuduğu,
ondan istifade ettiği, eserlerinden anlaşılır.
Uygurlar
Maniheiz’i 762’de kabul etmişlerdir. Bu din Şarkta kısmen müessir olmuştur. Garp
kilisesi için ise büyük bir tehlike teşkil etmiştir. Şarkta hatta Abbasîler
zamanında Maniheizm sâlikleri vardır. Bunlara “zındık” deniliyordu. En eski
manası “Mani’ye tâbi” demekti. İştikakı şöyledir: “Zandik. “ik” nisbet ekidir.
“k” sonradan düşmüştür. Fârsîde “Zand” ise tefsir, Avesta tefsiri manasınadır.
Zındık ortodoks olmayan bir tevil, bir tefsirdir. İslâmiyette bunlara mukabil
Batınîler vardır. Bunlar her şeyi kendilerine göre tevil ederler. Mani de
Avesta’yı böyle kendine göre tefsir ve tevil etmiştir. Maniheizm Abbasîler
zamanında daha ziyade felsefîleşmiştir. Bunun birçok şekilleri vardır. Irak’ta
ve Bağdat’ta felsefî şekli galip gelmiştir. Bunlarda fikirler biraz fazlaca
serbesttir. Bunlar hiçbir dinin hakikata malik olmadığını ima ederler. Onlar
umumî bir tehzîb-i ahlak ile iktifa ederler. Mani’nin bu felsefî şeklinin en
meşhur mümessili İbn-i Mukaffa’dır. İbn-i Mukaffa 142’de Mısır’da feci bir
surette öldürülmüştür. Bunun fikirlerinden bir kısmını bize gelebilen “Kelile ve
Dimne”nin mukaddimesinde buluyoruz. Burada septik bir ruh vardır. Diyor ki: “Her
din kendisinin hak olduğunu iddia ediyor. Bunlara bir tarafa bırakalım, asıl
ruhun tezhibine bakalım.”
Halife Mehdî
(158-169) zamanında Zındıklar şiddetle takip edilmeye başlandılar. Mamafih o
vakit zındıklığın manası değişmişti. Onunla itham olunanlar muhakkak Mani dinine
mensup olanlar değil, umumiyetle serbest düşünenlerdir. Bu zamanın Zındıklarının
en meşhurları şunlardır:
Şâir Beşşâr
b. Burd (İran Horasanlı bir kölenin oğludur. 167/783 yılında öldürülmüştür. bk.
Brockelmann, GAL, I/72), tabip Ebû Zekeriyya-i Râzî (125/865’te Rey’de doğdu).
Bu ikincisi Mani kitaplarını okumuştur. Sonra, İbnürrâvendî vardır. İbnürrâvendî
hakkında epeyi tetkikat yapılmıştır. Gayet muhtelif eserler yazmış, çoğu
kaybolmuştur. Birisi Kur’ân aleyhinedir; meşhurdur. Kitâbu’d-dimâğ (başına darbe
vurmak, tepelemek) adlıdır. Kur’ân’a darbe indiriyor. Bu kitapta Kur’ân
aleyhinde birçok fena şeyler söylüyor. Kitap kaybolmuştur. Fakat reddi için
birçok kitap yazılmıştır. Ve bu redlerden birkaç parçadan altıncı asırda yaşamış
olan tarihçi İbnü’l-Cevzî, Târîh-i el-Muntazam adlı eserinde bahsetmiştir.
Ritter bunları neşretmiştir (Der Islam, XIX, 1-17; Abbas İkbal, Nevbahtî,
90-95). Bir kitabı Mutezile aleyhindedir. Fakat onun reddi zamanımıza
gelmemiştir.
Daha sonraki
zamanlarda Zındık daha geniş bir mana alır. Peygamberi sebbedenlere, sövenlere
de zındık denilmiştir. İbni Teymiye altıncı asırda Resûl’ü sebbedenler hakkında
bir kitap yazmıştır.
Gnostisizm
İslâm edebiyatı üzerine Maniheizm yolu ile değil, doğrudan doğruya tesir
etmiştir. Bunun yolları pek belli değildir. Yalnız birçok mutasavvıfın eserinde
bu tesirlerin izleri açıkça görülür. Meselâ insanın Allah’tan inmesi ve hapiste
bulunması ve saire telakkileri böyledir. Gnostisizm sonradan “Neoplatonizm” ile
birleşmiş ve tasavvufa tesir etmiştir. Aristo’nun Teologi’sinden tercüme
edildiği zannedilen İsagocya (el-Kindî tercüme etti) ve daha diğerleri gibi.
İnsanın
ilahî kısmının dünyada, madde içinde esir olduğu ve aslî vatana dönmek
mecburiyetinin bulunduğu fikri gnostisizmden gelmiştir. Sonra insân-ı kâmil
fikri de gnostisizm’den gelmiştir. İnsân-ı kâmil, Geyûmerd’in değişmiş şeklidir.
İnsân-ı kâmil fikrinin tarihi hakkında H. Schaeder’in, Andreas’ın kitapları
vardır. Mamafih bu dinde 90/100 kısım orijinal, diğer kısım başka tefsirlerdir.
Gnostisizmin İslâmiyete tesiri de bu kıyas haricine çıkamaz. Geyûmerd hikayesi,
Maniheizmden başka şekiller de almıştır. Meselâ Mitracisme’de başka şekil
almıştır. Mitrasizme göre Ahuramazda, Geyûmerd’in yanına bir de öküz vermiştir.
Yani insan-ı evvel yanında bir de “gâv-ı evvel” vardır. Bu dinde işte bu ilk
öküz büyük bir rol oynar. Bu öküz vahşî ve henüz teshir edilmemiş hayvanî
kuvveti temsil ediyordu. Mitra isimli bir Pehlivan (eski güneş ilahı) bu öküzü
boynuzlarından tutar ve üstüne biner. Öküz koşmaya başlar, lâkin onu üzerinden
atamaz. Nihayet öküz yorulur. Mitra onu arka ayaklarından tutar, ikametgâhı olan
bir mağaraya çeker. Fakat götürdüğü yol çok arızalıdır (Bu yol bir remz
olmuştur). Öküz nasılsa oradan kaçar. Mitra, muhabir olan bir karga vasıtasıyla
güneş ilahından öküzü öldürmek için emir alır. Mitra kendisi öldürmek istemediği
halde bu emre itaat eder, öküzü öldürür. İşte bu öküzün vücudundan, butundan
mahlukat meydana gelir. Kemiklerinden buğday, kanından şarap (Bu dinde şarap
mukaddes bir meşruptur), tohumundan aslî ve faydalı hayvanlar ve Ehrimen’e tabi
birçok hayvan (akrep, yılan, karınca gibi) vücuda gelir. Bu din Roma askerleri
tarafından büyük bir rağbete mazhar oldu. Hatta Almanya’ya gelen Roma askerleri
orada birçok Mitrasizm mabetleri yapmışlardır. Mabetlerden birkaçı hâlâ
Almanya’da ve Avusturya’da mevcutturlar (Ritter altı mabedini görmüş). Bunlara
“Mitraçeum” derler.
Bu din
askerî kuvvetleri daha çok gösterişli bir hale koyuyor. Geyûmerd burada esas
rolünü kaybetmiş, onun yerini “gâv-ı evvel” almıştır. Geyûmerd’in tohumundan
râvend isimli bir ot, bundan da bir erkek (Meşa) ve bir dişi (Meşyana) vücuda
gelir. Bu çift eski Avesta’da yoktur. Fakat Avesta hülasalarında meselâ
Bundahişn’de vardır. Bunların, insan olunca ilk sözü “Bu mahlukat, nebatat her
âlemde Hürmüz’ün mahluku olacaktır” oluyor. Fakat sonradan Ehrimen’in ruhu
onların vücuduna giriyor; o zaman onlar da “Bu dünya Hürmüz’ün değil, Ehrimen’in
işidir” deyorlar. (Bugün bedbinler ‘Bu dünyayı Allah değil, şeytan yaratmıştır’
diyebilir.) İşte bu ilk çift bu fikri beslemekle ilk günahı işlemiş oluyorlar ki
bunun cezası âlemin sonuna kadar devam edecektir.
Yavaş yavaş
hars işlerine karışıyorlar; koyun kesiyorlar, ateş yakıyorlar, çocukları oluyor,
fakat onu yiyorlar (Buna eski esâtîrde de rastlanır. Kromos kendi çocuklarını
yiyor. Kromos, zaman demektir.)
Nihayet
Hürmüz gelir; onlara çocuklarını yememelerini tavsiye eder ve onlar da tekrar
olan ikinci çocuklarını yemezler. Yedi çocukları olur.
Burada
Şehname için mühim olan bir noktaya temas edelim. Pehlevî dilinde yazılmış Ulv-i
hikmet (Menok Xrad) isminde bir hikaye vardır. Bu hikayede Ehrimen’in Arzur adlı
bir oğlu vardır. Bunu Geyûmerd öldürür. Ehrimen bunun üzerine Ahuramazda’ya
şikayete gider. “Bu aramızdaki muahedenin hilâfınadır” der. Hürmüz Ehrimen’e
tesellî vermek için Geyûmerd’i öldürür. Görüyoruz ki bu şimdiye kadar Geyûmerd
hakkındaki öğrendiklerimize muhaliftir.
Geyûmerd’in Sâsânîlerde ve İslâmiyette İnkişafı:
Hudâynâme:
Hudâynâme
Sâsânîlerin resmî tarih kitabıdır. Son şeklini Sâsânîlerin son hükümdarı Yezd,i
Cerd III zamanında almıştır. Bunun içinde Geyûmerd’den Husrev-i Perviz’e kadar
(590-628) bütün İran tarihi vardır. Bunu bu şekle koyanlar Üçüncü Yezd-i Cerd’in
yazmaya memur ettiği iki zâttır ki Ferruhan ve Rim adındadırlar. Arapçaya birçok
müellif tarafından tercüme edilmiştir: 1.İbni Mukaffa; 2.Muhammed b. Cahm el-Bermekî;
3.Zâdûye b. Şâhûye el-İbpahânî; 4.Muhammed b. Behram b. Mihyâr el-İspahânî; 5.
Hişâm b. el-Kâsım el-İspahânî; 6.Behram b. Merdanşâh; 7. Musa b. İsa el-Kisrevî.
Bu son iki şahıs daha serbestçe ve başka mehazlardan istifade ederek tercüme
etmişlerdir (Bu tercümeler hakkında Rosen’in Şark’a ait mütalaaları 1895’te
basılan kitabında ”Hüdayname’nin Arapça’ya tercümelerine dair” adlı bir kısım
vardır. Brockelmann, Supplement I/237’de, Muhammed Kazvînî, Bîst Makâle’de
mufassalan malumat vermişlerdir). Musa el-Kisrevî “Fû hubbilvatan” adlı bir
kitap yazmıştır. Adı İbn,i Nedim’in Fihrist’inde geçer. Ritter bunu Ayasofya
(Süleymaniye Kütüphanesi)’da buldu. Bu adam aynı zamanda Sinbadnâme’nin Arapça
şeklinin müellifidir.
YENİ FARSÇADA FİRDEVSİ’DEN EVVEL ŞEHNAMELER
1.Ebu’l-Mueyyed
el-Belhî’nin Mensur Şehnamesi:
Bu kitap
bize kadar gelememiştir. Kâbusnâme (475’te yazılmıştır) mukaddimesinde bu
eserden bahsedilir. Kâbûsnâme, Keykâvus b. İskender b. Kâbûs tarafından kendi
oğlu Geylan Şah için yazılmıştır. Birçok Türkçe tercümeleri vardır. Nasîhatülmülûk tarzındadır.
Bel’amî’nin
Taberî Tercümesinde el-Belhî’nin Şehnâmesinden bahsedilmiştir. Bel’amî Sâmânî
hükümdarı Mansûr b. Nuh (ölm.396)’un veziri idi. Bunun kitabı Farsça nesrin en
eski numûnelerindendir.
Ebu’l-Mueyyed
el-Belhî bir de Garşaspnâme yazmıştır. Sonra, Kitâbu Acâibi’l-berr ve’l-bahr
adlı bir kitap daha yazmıştır. Fakat bunlar kaybolmuştur.
2.Ebû Ali
Muhammed b. Ahmed el-Belhî’nin Mensur Şehnamesi:
Bundan el-Bîrûnî
bahsediyor. Fakat malum Şehname’den bambaşka imiş.
3.Meşhur el-Mervezî’nin
manzum Şehnamesi:
İlk manzum
Şehnamedir. Büyük bir kitaptır. Fakat ancak iki beyit bize gelmiştir.
4.Tus valisi
Ebû Mansur b. Abdurrezak-i Tûsî:
Dört muğbede
bir mensur Şehname toplatmıştır. Eser 384 senesinde yazılmıştır. Asıl nüshası
elde yoktur; yalnız bu kitaptan iki kitap çıkmıştır.
a)Sa’lebî’nin
Gurretu’l-ahbâri Mulûki’l-furs’u (Bu kitap Fransızcaya tercüme edildi).
b)Bizim
bildiğimiz Şehname ki Dakîkî (ölm.365) ve Firdevsî (ölm.411) tarafından
yazılmıştır. Salebî ve Firdevsî’nin eserleri arasında büyük bir yakınlık vardır.
Bu da ikisinin kaynağının da Abdurrezzâk el-Tûsî olduğunu temin ediyor.
Ebû
Abdurrezâk el-Tûsî’nin kitabından bize yalnız mukaddimesi gelmiştir. Bazı
Şehname mukaddimelerinde bu da vardır. Bu mukaddime Yeni Acemcenin en eski
mensur metin parçasıdır. Bu mukaddime Muhammed Mirza Kazvînî tarafından Bîst
Makâle’de neşredildi. İbni Mukaffa’nın Arapça tercümesi bütün tercümelerden daha
mühimdir. Fakat kayboldu. Yalnız bu kitaptan bazı iktibaslar biliyoruz. İbni
Kuteybe, Dîneverî, Taberî, Hamza-i Isfahânî, Mes’ûdî, Mevmî el-Taberî (?) de.
Bunun iki nüshası vardır ki birisi Paris’te, birisi Fuat Bey (Köprülü)dedir. Bu
parçalarda Firdevsî’nin almadığı bazı rivayetler vardır. Şimdiye kadar biz bu
parçalarla Hüdayname’deki Geyûmerd şahsiyetine bakalım. Bunlarda büyük farklar
vardır. Hüdayname’de Geyûmerd esâtîrî mahiyeti kaybetmiştir. Geyûmerd,
kozmogoniden ihraç edilmiş ve alelâde bir insan haline gelmiştir.
(Sistan
İran’ın cenûb-i şarkîsidir. Buna mahsus bir Sistan tarihi yazılmıştır. Birinci
kısım 448’e kadar, ikinci kısım 725’e kadar gelir. İki müellif tarafından
yazılmıştır. Takvîm-i Celâlî’ye göre 1314’te Tahran’da basılmıştır. Bu kitapta
Ebu’l-Mueyyed el-Belhî’ye ait bazı malumat vardır.)
Onun
vücudundan ne âlem vücuda gelir ne de başka bir şey. O birinci insan bile
değildir; eski Geyûmerd dünyada yapayalnızdı. Firdevsî’de ise padişahtır. Bu
demektir ki, onun tebaası da vardır. Sonra, onun tohumundan bir nebat ve ondan
da Meşa ve Meşyana’nın vücuda gelmesi de Firdevsî’de yoktur. Onun alelâde
çocukları vardır. (İran edebiyatına İbranî menbalardan da unsurlar girmiştir.
İbranî mitolojisiyle İran mitolojisi birleştirilmek istenmiştir. Bunlardan sonra
bahsedeceğiz.)
Fakat Sâsânî
eserlerine göre Siyâmek, Geyûmerd’in değil, Meşa ve Meşyana’nın oğludur. Siyâmek
ile Hûşeng, Firdevsî’ye göre Geyûmerd’in Ehrimen’e karşı mücadelede ona yardım
ediyorlar. Ehrimen’in de bir oğlu vardır ki adı Firdevsî’de yoktur. Hüdaynâme’ye
göre “Arzur”dur. Bu, Siyâmek’i öldürür, lâkin Siyâmek’in oğlu Hûşeng babasının
intikamını alır. Avesta’da bu büsbütün başkadır. Orada Geyûmerd Ehrimen’in
çocuğunu öldürür. Ehrimen onu Ahuramazda’ya şikayet eder, bunun aralarındaki
mukaveleye muhalif olduğunu söyler. Bunun üzerine Hürmüz Geyûmerd’i muhafaza
etmez ve Ehrimen onu öldürür. Bu rivayet Avesta’nın nisbeten yeni ve gayr-i
resmî kısımlarındadır. Avesta’nın en eski parçalarında hem Siyâmek hem Arzur iki
büyük dağ ismi olarak zikredilir. Bu efsanede galiba bu dağlar hakkındaki
lejandlardan kalmadır. (Firdevsî’yi eski İran an’anesinin mümessili olarak
göremeyiz. Onda eski İran an’aneleri çok değişmiştir.) Geyûmerd’in insan olması
hadisesine Euphemerismus denir. [Bu ıstılahın menşei şudur: M.S. 300’den sonra
Euphemeros isminde bir adam bir kitap yazmış. Bu kitap baştan aşağı bir
ütopidir. İlk ütopiyi yazan Tomas Mann adlı bir İngilizdir. “Ütopiya, gayr-i
mevcuttur” adlı bir eser yazmış. Bu kitapta İngiltere’nin o zamanki siyaseti
tenkit ediliyordu. Bu, sonradan bu çeşit eserlere alem olmuştur. Bu kitaba göre,
Hindistan’da bir ada vardı. Muharrir oraya gitmiş, orada gördüklerini yazmış.
Bir sütun görmüş; bunda Uranus, Zeus ve Kurunus’un sergüzeştleri yazılıdır. Ve
bu yazılarda Zeus ve Uranus alelâde bir padişahmış gibi bahsediliyor. Onların
ef’âli alelâde padişahların ef’âli gibidir. Yani Euphemeros bu üç ilahı insan
şekline koyarak onlara alelâde fiiller yaptırmıştır. İşte onun bu kitabından
sonra bu çeşit şeylere Euphemerismus denilmiştir.]
Firdevsî’den
sonraki rivayetlerde eski Avesta’dan bir şey kalmamıştır.
Yima (Yama)
şahsiyeti:
Bu, bizim
bildiğimiz Cemşid’dir. Yeni Acemcede Yima> Cem oluyor. Bu, çok eskidir.
İranlıların Hintlilerden henüz ayrılmadıkları devre aittir. Yani Hind u
Ariyenlerde bu şahsiyet mevcuttu. Bu, ilk ilahtı. Fakat Geyûmerd gibi değil; Cem
bizim gibi bir insandır. İsminin manası “ikiz” demektir. Onun Yimaga> Yimêk adlı
bir hemşiresi vardır. Bu kızdan Hind edebiyatında ve Avesta’da bahsedilir.
Sonraları unutulmuştur. Yima aslında güneşin oğludur; ölüm nedir, bilmez. Aynı
zamanda saadet memleketinin padişahıdır. Bu rivayet Hind’de başka türlü inkişaf
etmiştir. İlk insan ölmez olmasına rağmen ölmüştür. İlk ölen insan olduğu için
ölülerin padişahı olur. Bu suretle ilahlaşır. Halbuki İran’da Yima ölmez,
padişah ölmez. Bunun hakkında Avesta4da muhtelif rivayetler vardır.
İlk rivayete
göre Yima bin yıl padişahlık yaptıktan sonra işlediği bir günahtan dolayı “ferr”
(padişahlık kuvveti, ilah kudreti) ondan ayrılır. Yima sefilane bir hayata
başlar ve nihayet ölür.
İkinci
rivayete göre ise, o hâlâ ölmemiştir. “Var” adlı bir memlekette gizli olarak
yaşamaktadır. Bu fevkalade memlekete kimse gidemez; orada mükemmeliyet vardır.
Mükemmel hayvanlar ve insanlar vardır. Hiçbir hastalık yoktur. Yima’nın ahirette
rolü olacaktır.
Zerdüştîlere
göre Zerdüşt’ten evvel üç bin yıl geçmiş olup, bir üç bin yıl da istikbalde
gelecektir ki bunun Zerdüşt’ün tohumundan olması lâzımdır. Zerdüşt’ün tohumu
“Hâmûn” gölündedir. Bu peygamberin üçüncüsüne yani sonuncu peygambere Susiyant
edrler. Cihanşümul bir muharebeden sonra bu peygamber Ehrimen’e karşı muharebe
ederek onu öldürecektir. Zerdüşt’ten sonra bin sene geçmiş, İran’da bir
peygamber beklenmiş fakat gelmemiştir. Bundan dolayı meyûsturlar; mamafih hâlâ
bekliyorlar.
Zerdüşt’ten
evvelki Geyûmerd’in Zerdüşt’e kadar gelen üç bin senede peygamberler şöyle
dizilmiştir: İlk bin senede Yima padişahlık etmiştir. İkinci bin senede Dahâk
(Ejderha) hüküm sürmüştür. Fakat Feridun onu mağlup ederek Demâvend dağına
bağlar. Son mücadelede o buradan kurtulacak, fakat öldürülecektir. Feridun ile
Zerdüşt arasında bütün padişahlar gelir. Zerdüşt gelince üç bin yıl tamam
olmuştur. Şu halde Yima en eski rivayete göre bin sene padişahlık ediyor.
Sonraları bu müddet kısaltılmış, birkaç ondan birkaç yüz sene evvel gelmiş iki
padişaha verilmiş. Bu iki padişahtan birincisi Hûşeng’dir. Fakat eski rivayetler
çok çabuk bozulmuştur. Yima’nın asrı saadet asrıdır. Onun zamanında devlerin
hepsi mağlup olmuş, bağlanmış; hayvanların yemleri bol, suhûnet mutedil, iklim
tatlıdır. Hastalık yoktur. Yime ölmez olduğundan ölüm de yoktur. Bütün insanlar
on beş yaşındadır. Öyleki baba ile oğulu ayırmak mümkün değildir. Fakat bu
saadet devam etmez. Zira Yima’nın iradesine duruğ girer ve bunun üzerine
Yima’dan ferr üç defa kuş şeklinde ayrılır. Lakin ilkinde Mitra tarafından,
ikincisinde Fraitanna= Feridun ve üçüncüde ise Kresaspa=Kreşasp tarafından
tutulr. Cem sefil olarak ölür; Spituruya adlı bir dev tarafından ikiye biçilir.
Hürmüz ona
Zerdüştîliği vahyetmiş ve kendisine padişahlık vermişti. Lakin o buna lâyık
olmadığını ileride Zerdüşt’ün gelerek bu dini kuracağını söylemişti. Zamanında
kimse olmadığı için yer adarldı, Ahuramazda’nın emri ile ve onun âleti ile üç
defa yer genişletildi. (Bu üç defa dünyanın genişletilmesini İran’a üç defa
muhacir geldiği için yerin daraldığı ve İranlıların üç defa yerlerini genişletme
mecburiyetinde kaldıkları şeklinde mantıkî olarak izah edenler de vardır.) Yima
birinci insan, birinci padişahtır. Ölmezliği işlediği bir günahla kayboluyor.
Buna benzer esâtîrler diğer milletlerde de vardır. Meselâ Âdem’in Cennet’te
ölmez iken işlediği bir günah yüzünden bunu kaybetmesi tamamıyla buna
müşabihtir. Çünkü Âdem ilk insandır. Yima’nın işlediği günah Avesta’da tasrih
edilmez. Bir rivayete göre, onun günahı manevîdir. O tekebbür eder, şeytana
uyarak kendisini ilah zanneder. Bu rivayette İslâm kokusu vardır. Buna daha eski
bir sebep gösterilebilir. Gatalarda, Avesta’nın eski parçalarında Yima’dan
bahsediliyor. Deniliyor ki: Yima günahkârdır; çünkü o insanlara et yemeyi ve
kanlı kurban kesmeyi öğretmiştir. Zerdüşt kanlı kurbanların şiddetli düşmanı
idi. Bu kurban düşmanlığı başka rivayetlerde de vardır. Derler ki, insanlar
hayvanları kestirdikten sonra saadetlerini ve altın devirlerini kaybetmişlerdir.
Yunanlılarda buna benzer bir rivayet vardır. Onlar “Glysée” mesut bir memleket
tasavvur ederler. Bilhassa şiirde bu memleketten çok bahsolunur. Burada ölüm
yoktur. Sadece saadet vardır. Yalnız bu mesut memleket bütün dünya değil,
yeryüzünde kimsenin gidemediği bir uzaklıktadır.
Şimdi
Yima’nın ikinci rivayetine gelelim. Ahuramazda Yima’ya diyor ki: “Şiddetli bir
kış gelecek, âlem harap olacak, hayat bitecektir. Sen “Var” adlı bir melce’ yap,
buraya en kusursuz insanı, hayvanı ve nebatî tohumlarını al, sakla.” Yima bu
nasihatı tutar; buraya güzide adamlar alınır. Ve bunlar orada mesut yaşarlar.
Sözü edilen dehşetli kış gelir, âlem mahvolur ve geçtikten sonra “Var” açılır;
Yima oradan, saklı canlıları ve tohumları ile birlikte çıkar. Eskisinden daha
mesut bir hayat başlar.
Dünyanın
sonunda böyle büyük bir katastrof olacağını birçok dinlerde görüyoruz. Mani de
büyük bir yangından haber veriyor. Yahut Ahuramazda’nın büyük kavgası tebşîr
olunuyor. Burada da kıştan bahsolunur. Öyle zannediyorlar ki dünyanın böyle
dehşetli bir kışla tahrip edilmesi Şimal Kutbuna yakın bir yerde yaşayan bir
millet arasında vücuda gelmiştir. Belki İranlılar da oradan gelmiş veya belki de
İranlılar şimalden gelmişlerdir. Nuh Tufanı rivayeti de buna benzerdir. Nuh
Tufanı, herhalde Irak gibi çok taşan bir yerde vücuda glemiş olmalıdır.
Bu ikinci
hikaye Firdevsî’de yoktur. Fakat Avesta’da bile Yima şahsiyeti değişmiştir. İki
kişi daha vardır. İlk padişah “Farr” dir. Bu, insanlara işlerini öğretmiştir.
Silah yapmak, bez yapmak vesaire. İnsanları dört kısma ayırıyor. 1.Din adamları.
2.Muharipler. 3.Çiftçiler. 4.Esnaflar. Bu “Ferr”, Dehâk tarafından mağlup edilir
ve ikiye bölünür. (Dehâk= Eji; Dehâm=Ejderhâ’dan gelir. Firdevsî “ej”i atmış,
“dehâm”ı da “dehâk” yapmıştır. Pehlevîde sondaki bu “k”lar düştüğü için
“ejdehâk” kelimesi “ejdehâ” olmuştur.) Dehâk da sonra Feridun tarafından
öldürülür. Bu efsane de Hind ve Aryen devrinde mevcuttur. Dehâk hakikaten üç
başlı bir ejderhadır. Fakat Firdevsî’de Euphemeris’e edilmiş insan haline
gelmiştir. Mamafih iki omuzunda, gençlerin beyinleriyle beslenen iki yılan
vardır.
Feridun’un
babası Avesta’da Athuviya’dır. Feridun hemen her milletin bu çeşit efsanelerinde
rastlanan bir ejderha öldürücüdür. Almanların ejderha öldürücüsü Sigfrid’dir.
İranlılarda Garşasb, boynuzlu bir ejderhanın üzerinde çorba pişirmiş, ejderha
uyanınca onu öldürmüştür. Garşasb’ın babasının ismi Thrita’dır. Halbuki
Hindlilerin ilahlarından olan İndra’nın iki ismi vardır: Birisi Thridta, diğeri
Aptia trita4dır. Bundan anlaşılıyor ki Feridun ile Garşasb’ın babalarının ismi
aynıdır. Ejderha öldürücü bir tanedir. (Ejderha sırtında çorba pişirmek motifi
başka masallarda da vardır. Meselâ Sindbadname’de bir hikayede kahramanlar bir
adaya varıyorlar; üstünde yemek pişiriyorlar. Ada hareket etmeye başlıyor. Meğer
bu ada bir balık imiş.) Görüyoruz ki bu eski lejandlar Firdevsî’de insan haline
gelmişlerdir. Feridun artık bir geneoloji içine koyuluyor. Yima, Feridun ve
ejderhadan başka iki kişiden bahsedeceğiz.
1.Hoşenk
(Huşeng):
Bunun bir
lakabı vardır. Paradata> Piştat (İlk yaratılan). Şu halde üçüncü bir ilk adam
çıkıyor. Bu İrâniyülasldır. Mamafih Pîştâdî tipinin İskitlerden veya Saklardan
alınmış olması ihtimali kuvvetlidir.
2.Tamhuras:
Bunu
Şehname’de görüyoruz. Bu adın eski şekli Tahmaurpu’dur. Otuz sene Ehrimen’in
sırtında dünyayı dolaşmıştır. Ehrimen’i at şekline döndürmeye muvaffak olmuştur.
Tahmura tipi de İskitlerden gelmiştir. Bir insan tipi daha vardır: Manu ışthra (Manuarda).
Bu İndo-Avrupalıların ilk insan tipidir. Manuiştra sonra Menûçehr olmuştur.
Anlaşılıyor ki ilk şahsiyetler, ilk padişah isimleri muhtelif yerlerden
gelmiştir. Hudayname yazanlar onu bir geneolojiye koymuşlar, kimisini baba,
kimisini oğul, kimisini kardeş yapmışlardır. Mesela Piştat diye Keyâniyândan
evvelki padişahlara denilmektedir. Yima, Geyûmerd’den sonra ilk adam olacaktır.
Firdevsî’ye göre ise, Geyûmerd’den sonra Huşeng, ondan sonra Tahmuras ve daha
sonra Cemşîd gelir. Ona göre Cemşîd, Tahmuras’ın oğludur. Halbuki Hudayname’de
oğul değil kardeşidir. Hakikatte ise bunlar arasında hiçbir münasebet yoktur.
Yima İranîdir; Tahmuras iskitlerden alınmıştır. Firdevsî’ye göre Yima, Dehâk
tarafından mağlup edilir ve Feridun onu Demâvend dağına bağlar, dünyayı iki oğlu
arasında taksim eder ve Dehâk’i öldüren adam olarak Feridun’u değil, Kâve adlı
bir demirciyi gösterir. Bu demirci uydurma bir şahsiyettir. Kâve ismi eski
kitaplarda yoktur. Fakat Sâsânîlerin zamanında İranîlerin bayrağı olarak Dırahş-ı
Kâviyânî vardır. “Dırahş” bayrak demektir. Kâviyân, Kâveler. Dırahş-i Kâviyân,
Kâvîlerin bayrağı demek olur. Kâve kelimesi Acemce’de “key” olur ve Keyhusrev
buradan gelir. Anlamayanlar ona tarihî bir mahiyet ve mana vermek için bir
efsane uydurmuşlardır. Bu gibi efsanelere “Légende aetiologique” derler. Bu gibi
legendeler her millette vardır.
KABLELİSLAM İRAN EDEBİYATI
İki
kısımdır:
a.Dinî
edebiyat. Avesta ve Zend parçaları. En eski parçası kablelmîlâd sekizinci asır.
b.Destanî
edebiyat. Sâsânîler zamanına tesadüf eder. En meşhuru Hudayname ve diğer
eserler.
İran
tarihindeki esâtîrî şahsiyetleri dinî edebiyatta takip ettik. Bunlar destanî
edebiyatta esatîrî mahiyetlerini kaybetmişlerdir. Geyûmerd’de bunu gördük.
FİRDEVSİ’NİN ŞEHNAMESİ
Hudayname’nin en yeni şeklidir. Hudayname’nin İbni Mukaffa tarafından yapılmış
tercümeleri vardır ve bunlarla Firdevsî arasında farklar mevcuttur. Firdevsî’ye
göre Geyûmerd otuz sene hüküm sürer. Siyâmek, Geyûmerd’in oğludur ve Ehrimen
tarafından öldürülür. Siyamek’in oğlu olan Huşeng ise babasının intikamını alır
ve Ehrimen’in çocuğunu öldürür. İşte bu rivayet eski Hudayname’ye uymuyor.
Bîrûnî’nin “Âsârülbâkiye”sine ve Pehlevîden bize gelen eserlere göre ise
aksinedir. Ehrimen’in oğlu Arzur’dur ve Ehrimen Geyûmerd’i öldürür.
Siyâmek
Pehlevîde kitaplarda ve Arapça tercümelerde doğrudan doğruya Geyûmerd’in oğlu
değildir. Geyûmerd ölünce tohumundan bir ot çıkmış, bundan bir erkek, bir kadın
vücuda gelmiştir. Siyâmek bunların oğludur. Firdevsî’de bu rivayet yoktur. O
bunu bilmediğinden Siyâmek’i Geyûmerd’in oğlu yapmıştır. Siyâmek ve Arzur
Avesta’da iki dağın ismidir.
Hudayname
lâdînî edebiyatı dahildir. Siyamek’ten sonra Hûşeng geliyor, Hûşeng, Firdevsî’ye
göre Siyamek’in oğludur. Halbuki İbni Mukaffa’nın tercümesine göre Siyamek’in
torunudur. Siyamek’in oğlu Fravag’dır. Fakat Firdevsî’ye göre Hûşeng, Geyûmerd
zamanında yaşıyor. Bu muhal bir şeydir. Firdevsî’ye göre ilk sülale Hûşeng ile
başlar ve Pîşdâdiyân denir. Bu sülalenin isemleri:
1.Hûşeng (Hoşenk),
30-40 sene hüküm sürmüştür.
2.Tahmuras (Tahmurth)
30 sene hüküm sürmüştür.
3.Cemşîd (Camşêd)
700 sene hüküm sürmüştür.
4.Dehâk 1000
sene hüküm sürmüştür.
5. Efredûn (Aphrêdôn)
500 sene hüküm sürmüştür. Bunun üç oğlu vardır: Sarlm, Tunç, Fraç.
6.Minûçihr (Minôçihr).
Bu Afredon’un kızının oğludur.
7. Nozer (Nodar).
Bunun da üç oğlu vardır.
8.Zav.
9.Karşasp.
Hûşeng
hakkında Firdevsî az malumat veriyor. O evvela keşfeder. Bunun süyesinde yer
işlerine yarayan ziraat aletleri yapmaya ve insanlara öğretmeye başlar. Ateşi
bulması şu şekilde olmuştur: Bir gün bir ejderha görür; ona büyük bir taş atar.
Fakat taş ejderhaya değil, diğer bir taşa çarpar ve ateş çıkar. İranlıların
Mihregan adını verdikleri ateş bayramı vardır ki bundan kalmadır. Bu İslamiyete
kadar, hatta İslamiyette de devam etti. el-Bîrûnî’ye göre bu bayramda büyük bir
ateş yakılır, hayvanlara eziyet edilir.
Hûşeng
insanlara tohum saçmayı ve hayvan derisinden elbise yapmayı öğretir. Hûşeng
“Heşt kişver”in yani bütün âlemin padişahıdır. Avesta’da mevzû-i bahis olan onun
Mâzenderan’daki devlerle mücadele etmek vazifesi de Firdevsî’de yoktur. Devler
galiba Mazenderan’ın eski yerlileri olacaktır. Bunlar arazi çok sarp ve kayalık
olduğu için kendilerini taş yuvarlayarak müdafaa ediyorlardı. İranlıların
bunlarla çok şiddetli uzun mücadeleleri vardır.
Avesta’da
Hûşeng Paradata: Pişdad ismi verilir. (Firdevsî’de bu, sülaleden sülaleye
verilen isimdir.) Bu, ilk yaratılış demektir. Şu halde insan-ı evvel Hûşeng
oluyor ki üçüncü ve dördüncü insan-ı evvel. Bu mümkün değildir. Her halde bu
başka yerden gelmiş olmalıdır. Herodot’ta, Eskitlerden bahsederken onların ilk
padişahından bahsolunuyor. Onun ismi Targitos’tur. Ailesinin ismi ise Paralad(ai)’dır.
Eski Yunan alfabesinde L=l şeklinde, d
ise D şeklinde olduğu için bu karışmış
olabilir. Yani isim belki Paradat’tır. Bu Eskitlerin ilk insanıdır. Ve belki
İranîler bu şahsiyeti onlardan almışlardır.
Tahmurata:
Daha eski
bir adı Tahmurov veya Taxma urupa. Hûşeng’den sonra gelir. Firdevsî’ye göre,
koyunları kırpmayı öğretir. Bir cins kaplanı ehlîleştirir, horoz tutar ve
devleri teshîr eder ve at şeklinde olan Ehrimen’in sırtında otuz yıl kadar
gezer. Diğer devlerden muhtelif lisanları öğrenir. Firdevsî’ye göre bu,
Hûşeng’in oğludur. Halbuki eski Hudayname’ye göre torunu olur. Avesta’da ismi
Taxma Urupa (Kuvvetli Urupa)’dır. Bunun menşei Eskitlerde olmalıdır. İhtimal bu
Tagitaous’un oğludur. İsminden anlaşılıyor ki bu iki şahıs dışardandır, yani
şimalî İrandandır. Mazenderan’da büyük rol oynamışlardır.
Bunlardan
sonra Cemşid = Yima aşeyta (aşeyta=parlak) gelir. Firdevsî’ye göre bu,
Tahmuras’ın oğludur. Hudayname’nin başka tercümelerine göre, onun kardeşidir.
700 senelik padişahlığında silah yapmayı, kumaş dokumayı öğretir. Halkı dört
tabakaya ayrılır. 1.Kâhinler. 2.Muharipler. 3.Çiftçiler. 4.Esnaf. Devlere birçok
binalar yaptırır, devler vasıtasıyla havaya kaldırtır. Nevruz Bayramı onun
zamanında başlamıştır. Fakat nihayet mağrurlaşır, kendisine ilah gibi ibadet
edilmesini emreder. Bunun üzerine “Ferr” onu terkeder. Fars edebiyatında pek
meşhur olan “Câm-ı Cem” hikayesi Firdevsî’de yoktur. Bu efsanenin menşei ve
meziyeti şudur: Cam insana bütün âlemi gösterebilir. İskender’in aynası da
böyledir. Fakat bu aleti M.Ö. dördüncü asırda yaşayan Mısır kimyagerlerinden
Zozimos vermiştir. Bu ayna gayıptan haber verir, düşmanları mahveder; simya
maddelerinden müteşekkildir. Zaten bugünkü kimyanın esası Mısır’dan gelmiştir.
Kelimenin aslı bile Kıbtî lisanındandır. Cam meselesini Talmudî edebiyatında
görüyoruz. Tevrat’ta da, Mısır kıssasında Yusuf’un elinde bir bardak olduğu
söylenir. Yusuf, kardeşleri Mısır’a gelince bardağa bakar ve onlara der ki: “Ben
bu bardakta sizin büyük kardeşinizi görüyorum. Bu kardeşiniz Benyamin’dir.” Bu
malumatı Christensen veriyor. Ben de aynı şeyi İlahinâme’de gördüm. Attar,
bardağa vurunca çıkan sesin böyle bir haber verdiğini söylüyor. İslamlara göre
böyle bir cam Süleyman’ın elinde vardı. Abbasîlerden sonra İran ve akvâm-ı
Sâmiye efsaneleri birleşmeye başladı. Hatta Süleyman ile Cem’i aynı yapmaya
uğraştılar.
Mamafih
böyle gaipten haber veren camlar vardır. Bu, ruhiyata müteallik bir meseledir.
Böyle bir cama bakarak gaipten haber vermeye hydromantie= su falı denilir.
Medyum bir aynaya veya bardağa bakar ve onun içinde hadiseleri görür. Bazen cam
yerine bir çocuğu mürekkebe baktırırlar. Câm-ı Cem’in menşei işte böyle
birleşmiş olsa gerektir. Attar’da bu camın tasavvufî manası vardır. Bu camda,
camdan başka her şey görünür. Ona bakan Cem, camı göremeyince kızar. O zaman
camda bir kitabe görünür. Orada Cem’e şöyle bir hitap vardır: “Sen fâni olmadan
(kendinden kurtulmadan) camı göremezsin.” (Mağribî adlı bir mutasavvıfın Câm-ı
Cem adlı bir kitabı vardır.) Cemşid, Tahmuras’ın ne kardeşi ne de oğludur. O,
İndo-ariyenlerde ilk insandı. Ve evvelce bahsettiğimiz gibi hükümeti bin sene
sürdü. Hûşeng ve Tahmuras efsaneye karışınca kronolojide onlara da bir yer
vermek lâzımdır. Onun bin senesinden keserek Hûşeng ve Tahmuras’a verildi.
Dehâk’a
gelince, aslı “eji dehak” idi. Firdevsî “dehâk=çok gülen” yapmıştır. Önce bu
Mirdaz adlı birinin oğludur ve Araptır. Şeytan onu babasının ihtiyar olduğundan
onu öldürüp yerine geçmesini söyleyerek kandırır. Dehâk bir çukur yapar,
babasını içine düşürerek öldürür. Padişah olunca şeytan onun yanında aşçı
olarak kalır ve ona et yemesini öğretir. Bununla da kalmaz, onu iki omuzundan
öpmek ister ve öper. O zaman Dehâk’ın omuzlarından iki yılan çıkar. Keserler,
yine çıkar. Nihayet İblis bir doktor kıyafetinde gelerek bir çare söyler: “Bu
yılanlar günde bir insan dimağı ile beslenirler ve ancak o zaman susarlar.” der
ve artık Dehâk’ın evinde her gün iki genç kesilir, dimağları bu yılanlara
verilir. Nihayet Dehâk İran’a gider. Cemşid’in “ferr”i kaçtığı için onu tahttan
indirir. Cemşid kaçar ve yüz sene gizli kalır. Onu arayanlar ta Çin Denizinde
bulurlar ve Dehâk’ın emri mucibince testere ile ikiye bölerler.
Dehâk
hakkındaki malumat yalnız Firdevsî’dedir. Bilhassa gençliği hakkında başka
malumat yoktur. Arap olması rivayeti ba’delislâmdır. Dehâk’ın omuzlarındaki
yılanlara insan hediye edile edile gençler azalır. Firdevsî’ye göre iki asilzade
zavallı gençlerin hiç olmazsa yarısını kurtarmak ister; yılanlardan birine
insan, diğerine koyun beyni yedirirler. Dehâk’ın korkusundan dağlara kaçan
çocuklar Kürtleri teşkil eder. Nihayet on sekiz çocuğu olan demirci Kâve on yedi
oğlu kesildikten sonra birini bırakmasını rica eder. O da razı olur. Kâve bundan
sonra önlüğünü bayrak yapıp isyan eder ve “Dehâk yerine Feridun’u padişah
yapalım” der. Hakikaten bunlar Feridun’la birlikte Dehâk’ı tahttan indirirler,
fakat öldürülecekleri zaman bir melek gelerek öldürmeyin” der. Bunun üzerine onu
Feridun Demâvend dağına götürür. Demâvend ahalisi hâlâ Dehâk’ın mağlubiyetinin
bayramını yapıyorlarmış.
Bunun
Avesta’daki şekli İndo-Ariyen devre aittir. Feridun Hint’te pek çok olan bir
ejderha öldürücüsüdür. Kâve meselesi ise büsbütün uydurmadır; lisanî bir
iştikaktan gelmiştir. Pîşdadiyândan sonra gelen sülaleye Keyâniyân denir.
Müfredi “key”dir ve bunun eski şekli Kâvî, cem’i “Kâvyân”dır. Drahş-i Kâvyân,
Kâvilerin bayrağıdır. Sonraları bu terkip şeklini aynen muhafaza ettiği için
anlaşılamıyor. “Bu, her halde, bir baba ismi olacaktır” deniyor. “ân”, “zâde”
demektir. Şu halde “Kâvyân” “Kâve oğlu” demektir, diyorlar. Bir adam isminin bir
demirciye bağlanmasına gelince, İndo-Avrupaiyen destanlarda demircinin işi
mühimdir. Eski Yunanlılarda bir demirci ilahı vardır: Haphoitos. Bu, topaldır,
çünkü Zeus onu aşağı atmıştır. Böyle demirciler destanların kahramanlarına silah
ve kılıç yaparlar. Feridun’a da kılıç yapacak bir demirci lâzım olduğundan bu
demirci işe karışmıştır.
Dırahş-i
Kâviyân deriden bir bayraktır. Taberî de bunu teyît ediyor. Kadisiye vakasında
Arapların eline böyle sekiz arşın genişliğinde, iki arşın boyunda işlemeli bir
bayrak geçmiştir.
Feridun
hakkında az malumat vardır. Bu, memleketi üç oğluna taksim eder. Salm, Tur,
Eraç. Bu üç adam üç milletin “Eponyme”idir, Eponyme bir tayifenin babasına,
başına denir. Salm Sarmanların, Tur Turânîlerin, Eraç İranîlerin babasıdır. Bu
üç isim Avesta’da vardır, Firdevsî’de ve Hudayname’de deniyor ki Rumların
padişahı idi. Bu lejande Arsekîler zamanında zuhura gelmiştir. Eraç kardeşi
tarafından öldürülür ve torunu Minûçihr onun intikamını alır. Minûçihr de bir
insan-ı evveldir. Firdevsi’de bu, Eraç’ın torunu olmuş ve büyükbabasının
intikamını almıştır.
Turanîlerin
padişahı Efrasiyap bunun zamanında İran’da bir gâret yapar ve Minûçihr’i
Taberistan’da muhasara eder; musalaha eder. Musalahanın şartına göre, bir İranlı
bir ok atacak ve okun düştüğü yer hudut olacak. Ariş isminde meşhur bir
tîrendazın attığı ok sabahtan öğleye kadar uçar. Ta Ceyhun’da Merv yakınına
düşer. Burası hudut olur. Avesta’da bu tîrendazlıktan bahsedilmezse de
Minûçihr’e bağlanmıştır.
Minûçihr’den
sonra “Nodar” gelir, Firdevsî’ye göre bu Efrasiyap tarafından esir edilir ve
öldürülür. Avesta’da bu yoktur. Nöldeke’ye göre, bu Sâsânîler zamanındaki bir
hadisenin aksi olsa gerektir. Zira Sâsânîlerden Peyruz 484’te Heftalitlerle
yapılan bir harpte esir edilmiş ve öldürülmüştür. Nodar öldükten sonra çocukları
“ferr”i olmadığı için padişahlığa layık görülmemişler ve İranlılar Tahmas’ın
oğlu Zev’i padişah yapmışlardır. Bundahişn’de Zev, Nodar’ın oğludur. Avesta’da
bu isim Uzav’dır. Ondan sonra son hükümdar Garşasp gelir. Mamafih bunun hakkında
da ihtilaf vardır. Hudayname’nin Arapça tercümelerine göre Garşasp, Uzav’ın
veziri, dostu, yardımcısı idi ve hükümdar olmamıştı.
SİSTAN
PEHLİVANLARI
Minuçihr
zamanında Rüstem meydana gelir. Firdevsi’de Rüstem’den bahsedilirken, babasından
ve cedlerinden bahsediliyor. Rüstem’in babasının ismi de Garşasp’tır. Ve bu
şekilde onun ceddini teşkil eder. 1.Garşasp. 2.Oğlu Keriman. 3.Neriman. 4.Sam.
5.Zal, Zar veya Destan. 6.Rüstem. Bunların hepsi Sistanlıdır.
Diğer
Garşasp ise Avesta’da olandır ve bir ejderha öldürücüdür. Boynuzlu bir ejderha
öldürmüştür. Ve kıyamette Ehrimen’i öldürmekte yardımı olacaktır. Bu eski
şahsiyet ensap içine sokulmak istenmiş, fakat karıştırılmış, onu kimisi Zav’dan
sonra padişah, kimisi onun veziri ve dostu yapmıştır. Feridun zamanında üçüncü
bir Garşasp vardır. Fakat bu bir sipehsâlâr (büyük kumandan) dır.
Sistanlı
Garşasp’tan bahsolunurken bir Neriman adı geçer. (Nar= erkek, manu= ruh) “Erkek
ruhlu” demektir ki onun bir sıfatıdır. Keriman da Neriman’ın bir tekrarı olup
yalnız Firdevsi’de vardır. Onun uydurmasıdır. Bu vasıflar böylece bir adam
haline getirilmiştir. Böyle şeyler çok defa yapılır.
Sam,
Garşasp’ın aile adıdır. El-Bîrûnî bunu biliyordu. “Garşasp ile Sam aynı
şahsiyettir.” Diyor. Zaten onun faaileyetinden pek az bahsolunur. O hemen sadece
Zal’ın babasıdır. “Zal” ihtiyar demektir ve oda bir sıfattır. Destan da isim
değil “insanî olan” demektir. Asıl adı yoktur.
Firdevsî’ye
göre Sam’ın oğlu ihtiyar olarak doğmuştur. Zal sofatı buradan gelir. Bu
hastalığın adına “albine” derler; “ak saçlı” demektir. Sam buna kızar. “Bu oğul
şeytanındır” der ve onu Elburz dağına gönderir. Onu orada Simurg (anka)
besleyerek ölümden kurtarır. On dört, on beş yaşlarına gelince Sam bir rüya
görür. Rüyasında ona “Git oğlunu ara” derler. Sam yaptığına pişman olur.
Çocuğunu aratır, buldurur. Simurg ondan ayrılmadan evvel Zal’a müşkül anlarında
kullanmak üzere bir tüy verir. Bu tüyü kullanınca Simurg imdadına yetişecektir.
Zal büyür ve Ruzbih adlı bir kıza aşık olur; evlenmek ister fakat kız melun
Dehâk mezhebinden olan Zabul padişahının kızıdır. Bir çok hadiseler olur ve
nihayet Minuçihr onların evlenmelerine razı olur. Bu evlenme neticesinde büyük
bir dev doğar. Bu, fevkalade kuvvetli olan Rüstem’dir. Turanîler Nodar zamanında
Sistan’a gelmiş oldukları için Zal onlarla mücadele eder. Rüstem’e küçükken on
dâye lazım gelirdi. Sonra kendisine bir “rahş” (at) bulur. Ölünceye kadar ona
biner. Padişahın dar anlarında Rüstem hemen yetişir, her müşkül vaziyette
padişahlar ona müracaat ederler. Bu Rüstem nereden geldi? Eski Hudaynamelerde
Zal’ın gençliği ve anka tarafından beslendiği yoktur.
Bu İran
padişahlarının yanında Rüstem’den başka bir takım pehlivanlar daha vardır.
Bunlar asilzade süvarilerdir: Kûderz, Gîv, Tûs bunlardandır. Bu pehlivanlar iki
tayifedir. Sistanlılar ve Farslılar. Kûderz, Gîv, Tûs gibi pehlivanlar eski
kitabelerde vardır. Anlaşılıyor ki Firdevsi zamanında ayrıca Sistan
padişahlarına ait rivayetler vardı ve büyük padişahların tarihine bağlanmıştı.
Rüstem hikayesi çok rağbete mazhar olmuştur. Hatta biliyoruz ki Nasr b. Haris
adlı bir adam Mekke’de Peygamber’e Rüstem’in hikayelerini anlatmış. Peygamber
Kur’ân okurken o Rüstem hikayelerini anlatırmış. Demek ki Peygamber zamanında
bile Rüstem hikayeleri mergub ve makbuldü. Rüstem için tarihî bir şahsiyet
arayanlar onu Arsakîler zamanında miladî birinci asırda yaşayan Gundaferah
isminde ve Sistan’da hüküm süren bir padişaha benzetirler. Bu dam çok muvaffak
ve kuvvetli imiş. Mamafih bu ancak nazariye halindedir.
Firdevsî’nin
ve Hudaynamelerin Rüstem’e ait hikayeleri bir kitaptan mı yoksa halkın ağzından
mı aldıklarını tetkik etmişlerdir. Mesûdî Murûcuzzeheb’inde Sekisran adında
Pehlevî bir kitap olduğunu ve İbni Mukaffa tarafından Arapçaya tercüme
edildiğini söyler. Bu kitapta Rüstem’in hikayelerinden bahsolunuyordu.
(Sekisran, Sakilerin yani Sistanlıların başı demektir.) Rüstem’e ait şeyler
Sistan padişahlarına ait olan bu kitaptan alınmıştır. Fakat bu kitap elde
yoktur. “Rüstem ve İsfendiyar” adlı bir kitap daha vardır. Bu kitap da Cebele
bin Salim tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Rüstem ve İsfendiyar’ın aralarındaki
muharebelerden bahsediyor. Belki Rüstem’e ait hikayeler bu iki kitaptan
gelmiştir. Böylece Pişdadiyanlar bitmiş oluyor.
KEYANİLERİN LİSTESİ
Key Kavâdh
(Kay – abîvek) Firdevsîde yoktur.
a. Key Us
b. Key Arş
c. Key Pişin
d. Key Biyars
a.Key Us
a.1.Siyavuş
a.1.1.Key Hosrav
a.1.2.Firuz (Firuz Siyavuş’un Piran kızı Cerire’den
olan, Keyhusrev ise Efrasiyap kızı Ferengis’ten olan oğludur.)
c.Key Pişin
c.1.Manuş
c.1.1.Ozan
c.1.1.1.Key Lohrasp
c.1.1.1.1.Key Guştasb
c.1.1.1.2.Zarer
c.1.1.1.1.Key Guştasb
c.1.1.1.1.a.Spendiah
c.1.1.1.1.b.Pişyôtan
c.1.1.1.1.a.Spendiah
Vahman
Darab (Vahman’ın kendi kızı olan Hümay’dan
olan oğludur)
Darab
İskender (Filokos kızı Nahit’ten olan oğludur)
Dara
(Nahid’in
ağzı koktuğu için Darab onu memlekete göndermişti. Mamafih bu son kol
uydurmadır. İskender istilasını örtmek, onun İran’daki hakimiyetine bir nevi
meşruat vermek için sonradan uydurulmuştur.)
Keyanîlerin
tarihi iki kısımdır:
1.Keyhusrev’e
kadar gelir, Keyhusrev’in Efrasiyabı öldürmesiyle İran-Turan mücadelesi sona
erer.
2.Keyhusrev’den
sonra bir boşluk vardır. Bu boşluktan sonra Lohrasp gelir. Onun oğlu Guştasp,
Zerdüşt’ün hâmîsidir. Bunun zamanındaki muharebeler artık İran-Turan
muharebeleri değil, dinî muharebelerdir. Zerdüşt dini için bir çok mücadele
olmuştur. Guştasb’ın tarihî şahsiyeti hakkında büyük bir ihtilaf vardır. Tarihî
Dara’nın babasının adı Guştasb idi. Bazıları bunun diğeri ile aynı olduğunu
söyler.
BİRİNCİ
DEVİR
İlk Keyanî
“Kay Kavadh” hakkında Bundahişn’de manzum bir parça vardır. Sekiz cümleli,
kısmen kafiyeli ve Pehlevîdir. Fransızcaya çevrilmiştir. Epiktir. Kavadh bir
kutuda nehre atıldı. Uzaf onu gördü, aldı, terbiye etti. Çocuğa Kavâdagh adını
verdi. Uzaf, Pişdadiyânın sondan bir evvelki padişahının kızıdır. Bu çocuk onun
tarafından alınmış, terbiye edilmiş ve nihayette padişah olmuştur. Padişahların
çocukken bir nehre atılması ve böyle bir padişah kızı tarafından kurtarılmaları
motifi Babilîlerde vardır. Çocuğun adı Kavâdagh’dır ki bu günkü çocuk manasına
gelen “kûdek”in aslıdır. Bunun babası malum değildir. Bu şiir parçası Pehlevî en
eski şiirdir. Firdevsî bunu bilmiyor. Ona göre çocuğun babası ve uzun bir nesebi
vardır. Çocuk Feridun’un veya Nodar tarikiyle Minuçihr’in nesebindendir.