Furûğ-i Ferruhzâd ve Şiiri
(1313-1345 hş./1934-1966)
Prof. Dr. Nimet Yıldırım

I-
Hayatı:
İranlı kadın şairler arasında Pervîn-i
İ‘tisâmî’den sonra ikinci sırada yer alan Furûğ-i Ferruhzâd, 1313 hş./1934
yılında Tahran'da dünyaya geldi. Çocukluk ve gençlik dönemlerini
orta halli bir aile ortamında geçirdi. Bir ordu mensubu olan babası
Muhammed-i Ferruhzâd, çocuklarının eğitiminde kendine özgü bir tarz
izleyerek, Furûğ’un ifadesiyle onları askeri disiplinle yetiştirmeğe
çalışıyordu. Furûğ, ilkokulun ardından Husrev-i Hâver Lisesi’nin
orta kısmını bitirdikten sonra Kız Sanat Mektebi’ne devam etti. Daha
sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde ressamlık eğitimi gördü. Bu
sanatların etkileri şiirlerinde de göze çarpmaktadır. On altı
yaşındayken (1329 hş./1950) anne tarafından akrabalarından o
dönemler İran’ın hiciv yazarları arasında yer alan kendisinden on
beş yaş daha büyük Pervîz-i Şâpûr ile ailelerinin karşı çıkmalarına
rağmen evlenen Furûğ, bir süre sonra (1332 hş./1953) eşinin görevi
nedeniyle onunla birlikte Ahvâz'a gitti. Ancak evlilik hayatı fazla
uzun sürmedi ve anlaşmazlık gerekçesiyle hem eşinden ve hem de
Kâmyâr adlı oğlundan ayrılmak zorunda kaldı.
On üç-on dört yaşlarında şiir yazmaya
gazel ile başlayan Furûğ, şairliğinin ilk yıllarına ait bu
gazellerinin hiçbirini neşretmedi. İlk şiirleri Hândenîhâ
adlı dergide yayınlandı. Sanat hayatının kapılarını bir şair ve
ressam olarak aralayan Furûğ, 1333 hş./1954 yılından itibaren şiir
kitaplarını yayınlamaya başladı. Daha sonraları bu iki uğraşına
yedinci sanat olarak adlandırılan sinemayı da ekledi. 1337 hş./1958
yılından itibaren film teknikleri ve sinemayla da yakından
ilgilenmeye başlayan Furûğ'un hayatında yedinci sanatın da oldukça
önemli yeri vardı. Dönemin ünlü sanatkarları ve yazarları arasında
yer alan İbrâhîm-i Gulistân ile birlikte başta sinema olmak üzere
çeşitli alanlarda çalışmalarda bulundu. “Gulistân Film”de onunla
birlikte yıllarca çalıştı. 1338 hş./1959 yılında ilk olarak sinema
alanında araştırmalar yapmak, film teknolojisiyle yakından tanışmak
ve projelerini gerçekleştirme için ortam hazırlama amacıyla
İngiltere'ye gitti. 1339 hş./1960’da İngiltere’den döndükten sonra
sinemayla daha yakından ilgilenmeye başladı. İbrâhim-i Gulistân ile
birlikte birkaç kısa metrajlı filme imza attı. Daha sonra sinema
dünyasıyla ilgili çalışmalar için tekrar İngiltere’ye gitti. 1341 hş./1962‘de
cüzamlılar ile ilgili bir belgesel yapımı için Tebrîz’de çalışmalara
başladı. Bu dönemin hatırası Tebriz'de çekimlerini gerçekleştirdiği
Hâne Siyâh Est adlı filmidir. Söz konusu film, 1342 hş./1963
yılında Batı Almanya’da düzenlenen bir film festivalinde en iyi
belgesel ödülüne layık görüldü. Aynı yıl Keyhân gazetesi için
gazete yayını konulu bir tanıtım filmi hazırladı. Furûğ’un, tiyatro
alanında da birtakım çalışmaları bulunmaktadır.
Daha sonraki yıllarda İbrâhim-i Gulistân
ile başta Hışt u Âyine olmak üzere birkaç film daha yapan
Furûğ, 1343 hş./1964 yılında İtalya, Almanya ve Fransa'yı kapsayan
bir seyahatte bulundu. Avrupa'da kaldığı sürede Almanca ve İtalyanca
öğrendi. 1344 hş./1965 yılında Unesco Kültür Birimi tarafından
Furûğ’un hayatını konu alan otuz dakikalık bir belgesel film
hazırlandı. Aynı yıl İtalyan bir yönetmen Furûğ-i Ferruhzâd’ın
hayatını konu alan on beş dakikalık bir film hazırladı.
.
Her büyük şairin en etkili şiiri,
ölümüdür. Bu en son ve en üzücü şirini söylemesinden sonra bir
bakıma şairin diğer eserleri de olgunluk derecesine erişmiş, tam
anlamını bulmuş olur. Kendi ifadesiyle yalnız bir kadın olan,
kocasından ayrılmasıyla daha da yalnızlaşan, şiiri ve sinemayı sanat
hayatının bir sırdaşı, bir yoldaşı olarak algılayan Furûğ-i
Ferruhzâd, 4 Behmen 1345 hş./1966 yılında otomobiliyle geçirdiği bir
trafik kazasında 32 yaşında vefat etti.
Furûğ-i Ferruhzâd’ın hayatı, iki
döneme ayrılarak incelenmektedir.
1.
Dönem (1331-1338 hş./1952-1959)
Şairin Esîr, (1331), Dîvâr
(1336) ve İsyân (1338) adlı şiir mecmualarını yazmış olduğu
devirleri de içine alan bu dönem Furûğ’un romantizmin etkisinde
bulunduğu ve eserlerini de bu tarzın etkisinde kaleme almış olduğu
dönem olarak kabul edilmektedir. Çağdaş Fars şiirinde romantizm,
Nîmâ’nın “Efsâne” adlı şiiriyle başlamış, gelişerek devam etmiştir.
Batı romantizminin etkileri Nîmâ ve geliştirdiği tarzın takipçileri
arasında yer alan şairlerin eserlerinde yer yer görülmektedir.
Toplumdan ayrılarak bir kenara çekilme anlamına gelen inziva, sosyal
faaliyetleri bir tarafa bırakıp doğaya sığınma ve yalnızlık
Efsâne’de kendini göstermektedir. Efsâne, bir bakıma romantik şairin
bir manifestosudur. Daha sonraları çağdaş Fars şairlerinden
Perviz Nâtil-i Hânlerî, Ferîdûn-i Tevellulî ve Ahmed Gulçîn-i
Ma‘ânî bu tarzı devam ettiren şairler arasında yer almışlardır.
Furûğ ilk üç şiir mecmuasındaki şiirlerini bu tarzın yoğun etkisi
altında kalarak kaleme almıştır.
Romantizmde üç önemli temel çizgi;
özgürlük, şahsiyet ve duygusallıktır. Victor Hugo ve taraftarları
romantizmi özgür sanat ve özgür şahsiyet ekolü olarak kabul
etmektedirler. Romantik sanatçı iç dünyasının isteklerine ve
ihtiyaçlarına çok önem vermekte, sanatı aracılığıyla isteklerini ve
ruhi problemlerini dile getirmektedir.
Furûğ’un özellikle ilk şiir mecmuası
Esîr, İran’daki bireyin görünürde birtakım değerlere bağlı ancak
asıl anlamını kaybetmiş sayısız sosyal kurallar ve geleneklere uymak
zorunda olduğu kurallar ve sosyal hayat hakkında önemli bilgiler
vermektedir. Şair kendisini bir hapishaneye benzettiği toplumun
duvarları arasında tutuklu olarak görmekte, bu kalın duvarlar
arasından sadece aşk ile kurtarabileceğini düşünmektedir. Bu
mecmuada yer alan şiirlerden biri olan İsyân, Furûğ’un
hayatında karşılaştığı sıkıntılarından ve kendine yüklediği
problemlerden dolayı iniltilerini dile getiren en güzel örneklerden
biridir. O bu şiirinde kendisini klasik geleneklerin ve geleneksel
yaşam tarzının kafesinde esir kalmış bir kuş gibi nitelemekte ve
kurtulmaya, özgür atmosferde kanat çırpmaya çalışmaktadır.
Özellikle bu eserlerini kaleme almış
olduğu dönemlerde Furûğ, son derece açık, duygularını içten geldiği
gibi perdelemeden dizelerine aktarmış, kendine özgü başkalarının el
atamadığı bir dünyada yaşadığından bu şiirleri toplum tarafından
kolay bir şekilde kabul edilememiş, bazı gruplar tarafından
geleneklere aykırı davrandığı, İran klasik tarzını adet ve
törelerini hiçe saydığı, ahlakî geleneklere ve toplumsal kurallara
uymadığı gerekçesiyle şiddetli eleştirilerle karşı karşıya
kalmıştır.
İsyân
Dudaklarıma suskunluk kilidi vurma
Söylenmemiş hikayem var gönlümde
Ayağımdan ağır bağları çöz
Bu sevdadan dolayı perişan gönlüm
Gel ey adam, ey bencil yaratık
Gel, aç kafesin kapılarını
Bir ömür boyu beni zindana tıktıysan
da
Şu bir nefes için salıver artık beni
Ben o kuşum
Çoktan beri kafasında uçma sevdası
olan o kuş
Daracık göğsümde iniltiye dönüştü
şarkım
Tükendi hasretle günlerim
Dudaklarıma suskunluk kilidi vurma
Söylemem gerekir sırlarımı
Duyurmam gerekir bütün dünya
insanlarına
Ateşli sesimin yankılarını
Meltem öpücük aldı benden binlerce
Binlerce öpücük bağışladım güneşe
Senin gardiyan olduğun o zindanda
Bir tek öpücükle sarsıldı bir gece
varlığım
Gel aç kapıyı, kanat çırpayım
Şiirin aydınlık gökyüzünde
Bırakırsan beni uçmaya
Bir gül olacağım
şiir bahçesinde
Ahvâz, Sonbahar 1333 hş.
Furûğ’un aşağıdaki şiirinde temel konusu
sevgilisiyle aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı ayrılmasıdır:
Vefa gösterdim bir adama
Ancak ayağının tersiyle vurdu o aşkıma
ve umutlarıma
Verdiğim her şey helal olsun ona
Ancak karşılıksız verdiğim gönlüm
müstesna
Sessiz bakışlarımda yine
Söylenmemiş hikayelerim var
Giyinip kuşandığımda yine
Gizli fitnelerim var
Ona verdiğim şeyden dolayı üzüntülü
değilim
Hasretli, üzüntülü ve matemli değilim
Yeri dolmayan o gönülden başka
Yemin olsun Allah’a yoktur eksiğim
Ahvâz, Dey 1333 hş.
Kocasından ayrıldıktan sonraki dönemde
kaleme almış olduğu ikinci eseri Dîvâr, yine bir kadının ince
duygusallığından, kadınsı duygularından bahsetmektedir. Bu
mecmuasının ilk şiiri olan “Ruyâ”da artık yorulduğu ve usandığı
hayatın acı dolu dünyasından bahsetmekte ve gece yarısı oturup
yalnız bir ortamda arzularını dile getiren mısralar kaleme
almaktadır. Ancak bütün bu arzular rüyadaki olaylar gerçekleşme
imkanı bulamaz ve şair gerçek hayatta ihanet ve soğukluktan başka
nasip alamaz, yine şiirin sıcak kanatları altına sığınır.
Üçüncü şiir mecmuası İsyân’da
Furûğ, bütün şairlik tecrübelerini kullanarak özgün şiir atmosferini
yakalamaya çalışır. Bu eserinde de yine yalnızlık, ayrılık,
şaşkınlık ve ıstıraptan, yorgunluk ve güçsüzlükten, bir tür
hastalığa benzeyen rüyamsı bir hayattan şikayette bulunmakta ve her
şeye karşı isyan bayrağını çekmektedir. Bu eserini kaleme aldığı
dönem, onun Avrupa seyahatinde bulunduğu günlere de rastlamaktadır.
Şair bazı şiirlerini de İtalya ve Almanya’da yazmıştır.
İkinci dönem (1338-1345 hş./ 1959-1966)
Birinci dönemin sonlarına doğru önemli
ruhi değişimler geçiren Furûğ, dördüncü şiir mecmuası Tevellud-i
Dîger’in yayınlanmasından sonra daha önce kaleme almış olduğu
şiirlerinden dolayı üzüldüğünü ve o şiirlerin sadece dış dünyayı
gören birinin değerlendirmeleri, derinlik boyutlarının bulunmayan
gençlik duygularının birer ürünü olduğunu belirtmektedir. Bu durum,
Nîmâ çağında Nîmâ tarzının takipçileri arasında görülen en önemli
dönüşümlerden biri olarak kabul edilmektedir. Daha çok maddî
arzularına eğilimi olan birinin felsefî, sosyal, genel kamuoyunu
ilgilendiren konulara doğru yön değiştirmesi ve dış dünyanın yüz
yüze bulunduğu, halkı ilgilendiren konuların ön plana çıktığı yeni
bir tarza yönelmesi önemli bir değişim olarak onun hayatında yerini
almıştır. O yazılarında açıkça kötü diye nitelendirdiği çok sayıda
şiir kaleme almış olduğunu dile getirmektedir.
“Tevellud-i Dîger”,
Tevellud-i Dîger adlı şiir mecmuasının son şiiridir.
Furûğ’un eski tarz şiirlerinden sıyrılarak önde gelen çağdaş Fars
şairleri büyükler arasına girmesinin nedenlerinden biri de bu
şiiridir. Söz konusu mecmuanın bazı şiirleri zayıf olsa da
içerisinde yer alan şiirlerin önemli bir bölümü güzel ve güçlü
şiirlerden oluşmaktadır. Şiirine bu adı vermesinde Furûğ için özel
ve ayrı bir önem vardır. O, bu şiiriyle yeni bir hayata özellikle
şairlik dünyasında yeni bir tarza kavuşmuştur. Bu şiirinde kendisini
uçsuz bucaksız okyanusların yalnızlığında yaşayan bir periye
benzetmekte ve insanın çok uzun süreler geçmişte gizli ve yalnız
yaşayabileceğini ve bunun anlamının da ölüm olduğunu ifade
etmektedir. Kendisi de çok uzun süren böyle bir hayat sonucu, çok
uzun çok tehlikeli yalnızlık yolculuğundan hatıralarla döndükten
sonra yaşamakta olduğu zamana dönmekte ve eskiyi değerlendirirken
geçmişin bir çukur olduğunu ancak içerisinde inci aranmaması
gerektiğini, eğer böyle olsaydı kendisinin de oradan dönmeyeceğini
dile getirmektedir.
Tevellud-i Dîger adlı şiiriyle bütün bu
geçmişin üzerinde bıraktığı etkilerden, dağınık ve sıkıntılı hayat
tarzından kurtularak yeniden dünyaya gelmiş olduğunu dizelerine
aktaran şair bu şiiriyle İran çağdaş edebiyatı üzerinde önemli
etkiler bırakmıştır. Çağdaş şairlerden Sohrâb-i Sipehrî de, bu şiiri
öven ifadelerde bulunmuştur.
Furûğ'un şiiri özellikle de Tevellud-i
Dîger ve ölümünden sonra yayınlanan Îmân Beyâverîm Be Ağâz-i
Fasl-i Serd adlı son iki şiir mecmuasında özgün bir tarzdadır.
Kendisinden önceki ya da çağdaşı şairlerden oldukça az oranda
etkilenmiş olan Furûğ, olgunlaşma yolunda felsefi ve sosyal konulara
eğilmiş ve şiirlerini bu konularda kaleme almıştır.
II- Eserleri:
1- Esîr (Tahran 1331 hş.)
2- Dîvâr (Tahran 1335 hş.) 3- İsyân
(Tahran 1336 hş.) 4- Tevellud-i Dîger
(Tahran 1342 hş.) 5- Îmân Beyâverîm Be Âğâz
Fasl-i Serd, (Tahran 1352 hş.), Berguzîde-yi Eş‘âr
(Tahran 1353 hş.), Guzîne-yi Eş‘âr (Tahran 1364 hş.).
Furûğ’un yukarıda adı geçen eserlerindeki
şiirlerinin tamamı Dîvân-i Kâmil-i Eş‘âr-i Furûğ, daha
sonraları da Dîvân-i Eş‘âr-i Furûğ-i Ferruhzâd adıyla
(Tahran 1376 hş., Beşinci baskı) yayınlanmıştır. Şiirleri dışında
eserleri arasında birkaç tiyatro çevirisi ve film senaryosu yer
almaktadır.
1-
Esîr
Furûğ-i Ferruhzâd’ın ilk şiir mecmuası
Esîr adıyla 1331 hş./1952 yılında Tahran'da yayınlandı. Şairin
kendi ifadesiyle bu eseri dış dünyasındaki sosyal değerlere,
toplumun geleneksel yapısına ve törelerine aldırmadan bir kadın
olarak gençlik dönemindeki durumunu ve duygularını tasvir eder.
Esîr’de yer alan şiirler daha çok şairin şahsî hayatındaki
olumsuzluklar, özellikle başlamasından kısa bir süre sonra ayrılıkla
sona eren evliliği, sıkıntıları, ümitsizlikleri ve yalnızlıkla
kararmış hayatında gelişen olayların etkisinde kaleme alınmıştır. Bu
şiir mecmuasında Furûğ, ahlakî kuralları da bir kenara bırakmış, o
döneme kadar şiir söylemiş İranlı kadın şairlerin geleneklerinde
bulunmayan yeni mazmunlar, terkipler ve kelimeler de kullanmıştır.
Bu eserindeki şiirlerinde şair gerçekten neyin peşinde dolaştığını
bilmemektedir. Aile hayatının karanlık duvarlarından, dar
sınırlarından kurtulmak için bir pencere aramakta ve kendi diliyle
bu karanlık zindandan çıkmak için yoğun çaba göstermektedir. Furûğ,
bu ve daha sonra kaleme almış olduğu Dîvâr adlı eserlerindeki
bazı şiirlerini o dönemlerde birtakım eserleri Farsça’ya tercüme
edilmiş Amerikalı kadın şairlerin şiirlerinden etkilenerek
yazmıştır.
Genel olarak değerlendirildiğinde Furûğ-i
Ferruhzâd’ın şiirleri Fransız yazar George Sand’ı (1804-1876)
hatırlatmaktadır. George Sand’ın da ilk romanları duygusal, aşk
konulu ve romantiktir. Hayatının daha sonraki dönemlerinde daha
ciddi, toplumu yakından ilgilendiren sosyal konulara yönelerek
eserlerini bu alanlarda kaleme almıştır. O da yaşadığı dönemlerde
erkeklerin sahip olduğu bütün hakların ve özgürlüklerin kadınlara da
verilmesi taraftarı olduğu için eserlerinde kadın hakları konusunda
korkusuz ve cesurca ifadelerde bulunmaktadır. Furûğ-i Ferruhzâd’ın
ilk üç eseri de daha çok serkeş, heyecanlı, isyankar ve romantik bir
kadının duygularını yansıtırken, hayatının daha sonraki devirlerinde
özellikle birlikte sinema çalışmaları yapmış oldukları çağdaş
yazarlardan İbrâhîm-i Gulistân, çevresindeki edebiyatçılar ve
düşünce adamlarıyla birlikte bulunmaya başlamasıyla hayatında önemli
değişimler olmuş, sanata, şiire ve topluma yönelmiştir. Bu yüzden
sosyal, eleştirel ve toplumu bazı konularda uyarmayı hedef alan
şiirlerle dolu dördüncü eseri, Tevellud-i Dîger diğerleriyle
oldukça farklılık arz etmekte, daha başka bir atmosferi yansıtmakta,
adıyla da yeni bir doğuşu çağrıştırmaktadır. Esîr,
yirmi dokuz şiirden oluşmaktadır.
Bâ Kodâm Dest? : Hangi El İle?
Seviyorum onu...
Tohumun ışığı sevdiği gibi
Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
Kayığın dalgayı sevdiği gibi
Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
Seviyorum onu...
Aşk ne ile
Ebedileştirilebilir?
Hangi öpücükle, hangi dudakla?
Ne zaman, Hangi gecede?
Yok olup giden ben gibi...
Günler gibi...
Mevsimler gibi...
Yuvalar gibi...
Evlerin damındaki karlar gibi...
O da sonunda
Gölgeler arasında toz olacaktır
Eski bir fotoğraf gibi
Yırtılıp kaybolacaktır
Hangi el ile
Aşk ebedileştirilebilir?
Hangi elle?
2-
Dîvâr
Furûğ’un ikinci şiir kitabı Dîvâr,
1335 hş./1956’da yine Tahran'da yayınlandı. Ancak bu eseri klasik
şiir taraftarları ve gelenekçiler tarafından yoğun eleştirilerle
karşılandı. Kocasından ayrılmasından sonra kaleme aldığı bu eserinde
şair bir kadının duygularından ve iç dünyasından bahsetmektedir. Bu
şiir mecmuasında yalnızlık, şaşkınlık, güçsüzlük, karmaşık rüyalar
içinde yaşayan, hayalî bir yaşantıyla uğraşmakta olan şair, hemen
her şeye isyan etmektedir. İçerisinde yer alan şiirlerin bir kısmı
ilk şiir mecmuası Esîr ile aynı çizgide bulunan Dîvâr,
yirmi beş şiir içermektedir. Bu mecmuanın ilk şiiri olan “Ru’yâ”,
acılarla dolu gerçek hayattan sahneler sergilenmektedir. Diğer
eserlerinde bolca kullandığı “karanlık” ve “gece” sembolleri burada
da çokça görülmektedir.
Dîvâr’daki
şiirlerin çoğunun konusu aşktır. Şairin aşkının sırrı da şiirinde
gizlidir. O, maddi aşklardan çok ötelerde, gönül aşığıdır, ten aşığı
değil:
Kahr : Küskünlük
Git...git ona doğru, umurumda değil
Sen güneşsin...o yeryüzü...ben gökyüzü
Onun üzerine doğ, çünkü ben konmuşum
Naz ile yıldızların omuzuna
Beni perdelerin arkasına çeken sen
Nasıl anlamadın sırlarımı?
Bedeninden vazgeçtim senin, çünkü
dünyada
Benim isteğimin amacı bir ten değildi
Koştuysam sana doğru böyle
Aşka aşığım, senin visâline değil
Işıksız gecelerimin karanlığında
Senin hayalinden daha güzeldir aşkın
hayali
Onun yanında oturduğun şu an
Sen, şarap ve ona kavuşma
devleti!
Gitti geçmiş ve eskidi o efsane
Bir senin bedenin ve bir de onun
yok olmayan aşkı kaldı
3-
İsyân
1335 hş./1956 yılında yayınladığı üçüncü
şiir mecmuası İsyân ile Furûğ-i Ferruhzâd, sonu olmayan bir
yola girmişti. On sekiz şiirden oluşan bu kitabındaşair, kutsal kitaplarda yer alan metinlere ve özellikle de
insanın yaratılışı, şeytanın Allah’a karşı başkaldırmasıyla ilgili
konuları göz önünde bulundurup kendisinden önce de bu konulara
eğilmiş doğulu ya da batılı şairlerden de örnekler alarak
duygularını dizelere aktarmıştır. Eserde şeytanın Allah’a isyan
etmesi, insanların da ona uyarak Allah’a başkaldırmaları konusunda
birtakım düşünceler, daha çok sorular yoluyla dizelerine
aktarılmaktadır. Bütün bu sorular sonuçta cevapsız kalınca şair
Allah’a teslim olmaya razı olmakta ve günahlarının affedilmesini
istemektedir. İsyân’da şairin diğer eserlerinde ana tema olan
“aşk” yerine göreceli olarak ölüm düşüncesi öne çıkmakta geçmekte,
gitgide ölüm üzüntüsü şairin ruhunu gölgelemektedir. Daha önce
yazılmış diğer iki kitaba oranla bu eserde romantik ve duygusal
kavramlara daha az rastlanmaktadır.
Romantik şiirin özelliklerinden olan
coğrafî ya da hayali seferlerde gezip dolaşma Furûğ’un bu eserinde
önemli ölçüde ön plana çıkmaktadır. Yaşadığı çevreden ve insanlardan
ayrılarak özgür, daha geniş bölgelere seyahatlerde bulunmak, başka
atmosferlere ve zamanlara kaçış, hayal kanatlarıyla havalanarak
tarihî seferlere çıkış, bu tür eserlerin önemli özelliklerindedir.
Bu mecmuasında Furûğ, şairlik
tecrübelerini göstermekte, kendine özgü şiir atmosferini bulmak için
çaba sarf etmektedir. Bu eserinde de yalnızlık, ayrılık, yorgunluk
ve güçsüzlük ifadelerine sık sık rastlanmaktadır. Kendisini her
zaman sıkıntılar içerisinde, dar bir dünyada, karanlık ve üzüntülü
bir atmosferde gördüğü için her şeye isyan etmektedir. İsyân’ın
ilk şiiri Furûğ-i Ferruhzâd’ın oğluna hitaben gelecekteki umutlarını
dizelere aktararak yazmış olduğu “Şi‘rî Berâyi To” adlı şiiridir.
Şi‘rî Berâyi To: Senin İçin Bir Şiir
-Oğlum
“Kâmyâr”a-
Senin için söylüyorum bu şiiri
Susamış bir yaz gün aşımında
Uğursuz başlamış bu yolun ortalarında
Bu sonu olmayan üzüntünün eski
mezarında
Burada, suskundur bütün yıldızlar
Burada, ağlamaktadır bütün melekler
Burada, Meryem gülünün tomurcukları
Daha değersizdir çöl dikenlerinden
Burada oturmuş her yolun başına
Bir yalan, yüzsüzlük ve riya devi
Göremiyorum karanlık gökyüzünde
Dirilişin aydınlık sabahından bir ışık
Bırak yeniden
Dolsun gözlerim şebnem tanecikleriyle
Perdeyi açmaya kendim gittim
Hz. Meryem’lerin temiz yüzlerinden
Bu dışı zahit güruhla
Kolay değildir bu mücadele biliyorum
Benim ve senin şehrin, tatlı
yavrucuğum
Yuvasıdır çoktan beri şeytanın
Tahran, 7 Mordad 1336 hş.
4-
Tevellud-i Dîger
Furûğ-i Ferruhzâd'ın hem içerik, hem
mazmun açısından daha önce yazmış olduğu ilk üç şiir kitabından
tamamen farklı olan dördüncü şiir mecmuası Tevellud-i Dîger,
1343 hş./1964’de Tahran’da yayınlandı. O, Tevellud-i Dîger
ile artık başka bir Furûğ olmuştur. Artık “Esîr” değildir.
Şiirlerini olgunlaşmış bir aşk ve dinmiş heyecanlarıyla
söylemektedir. Geçmişin heveslerinden ve tutkun olduğu arzularının “Dîvâr”ından
geçmiş, yeniden doğmuştur. Gerçekte de onun hayatında ikinci bir
dönemin, sanat yaşamında yeni bir devre, yeni bir doğuşun başlangıcı
olarak kabul edilen Tevellud-i Dîger, hem şairin kendi
hayatında ve hem de Çağdaş Fars edebiyatı tarihinde şairce düşünce
tarzının yeni ve benzeri az görülen bir çehreyle, bütün şiirsel
derinlikleriyle ortaya konulduğu bir eserdir. Bütün bunlar Furûğ’un
hem bu eserinde yer alan kelimeler ve hem de kullandığı vezinlerde
kendisini göstermektedir. Tevellud-i Dîger,
yayınlandığı dönem Fars şiiri açısından önemli gelişmelerden biri
olarak kabul edilmiştir. “Ân Rûzhâ” adlı şiirle başlayan bu eseriyle
şair kendini aşarak diğer dünyalara pencere açmış, daha önce
göremediği, kavrayamadığı olayları yakından görerek
değerlendirmelerini dizelerine aktarmıştır. Bu eserde yer alan
şiirlerin çoğu, konuşma diline çok yakın bir dilde ve modern
kalıplarda kaleme alınmış, tasvirler, terkipler ve mazmunların bir
kısmı diğer Fars şairleri tarafından kullanılmamış, ilk olarak Furûğ
tarafından Fars şiirine sokulmuştur. Bu eserde yer alan şiirlerden
başta “Der Hıyâbânhâ-yi Serd-i Şeb”, “Der Ğurûbî Ebedî”, Ma‘şûk-i
Men”, “Âyehâ-yi Zemînî”, “Dîdâr Der Şeb”, “Feth-i Bâğ” ve özellikle
de “Tevellud-i Dîger” olmak üzere birçok şiiri kendi çizgisinde Fars
edebiyatında modern şiirin en üst dereceden şiirleri arasında yer
almaktadır.
5-
Îmân Beyâverîm Be Âğâz-i Fasl-i Serd
Furûğ-i Ferruhzâd’ın beşinci ve son eseri
olan Îmân Beyâverîm Be Âğâz-i Fasl-i Serd ölümünden birkaç ay
önce 1345 hş./1966 yılında “On Çağdaş Şairden On Eser” dizisinde
yayınlandı. Ölümüyle sonuçlanan kazadan kısa bir süre önce kaleme
almış olduğu mesaj yüklü “Perende Mordenî Est” adlı şiiri de
bu eserdedir. Bu son şiir kitabı, şekil, dil, düşünce, açıklama
yeteneği ve ifadelerindeki olgunluk bakımından Tevellud-i Dîger’den
daha yüksek basamaklarda yer almaktadır. Artık bazı amaçlarına
ulaşamayacağını anlayan şair, sürekli olarak geceden, karanlıktan,
karanlıkta ard arda akıp giden cenazelerden söz ederken çaresiz
olarak bütün bu korkunç görüntülerden yine kendine sığınmakta, her
zaman yaptığı gibi oturduğu pencerenin kenarında yüzünü güneşe
çevirip duygularını dizelerine aktararak teselli olmaya çalışmakta,
ancak aydınlıkla aralarında ilişki sağlayacak bir araç olmadığı için
her zamanki gibi güneşe yenilmektedir. Onu güneşle tanıştıracak
kimse yoktur. Kendisini kurtaracak kişiyi aynadan sorma dışında
başka çaresi yoktur. Bu eserinde de konuşma diline çok yakın bir dil
kullanmış olan şairin özgün dili, açıklama yeteneği ve sadeliğiyle
birleşince, olağanüstü özellikler gösterir bir hal almıştır.
İçerisinde tamamı Furûğ’un ustalık dönemi
eserlerinden yedi şiir bulunan bu mecmuada başta en uzun şiiri “Îmân
Beyâverîm Be Âğâz-i Fasl-i Serd” olmak üzere “Pencere”, “Tenhâ
Sedâst Ki Mî Mâned”, “Dilem Berâyi Bâğçe Mî Sûzed”, “Kesî Ki Misl-i
Hîçkes Nîst”, “Dilem Girifte” ve son şiiri “Perende Mordenî Est”
adlı şiirleri de yer almaktadır.
Büyük sanatçıların eserleri arasında
genellikle diğer eserlerinden öne çıkan bütün görüşlerinin ve
düşüncelerinin bir özetini, sanat hayatının ana kesitlerini taşıyan
daha büyük bir eseri vardır. Söz konusu eseri bir bakıma sanatkarın
varlığı ve sanatının bir manifestosu, sanatının zirvede olduğu
devrin hatırasıdır. Mevlana’nın “Mesnevi”si Sohrâb-i
Sipehrî’nin “Sedâ-yi Pây-i Âb” ve “Musâfir” adlı şiirleri, bütün
şiirlerinin bir fihristi gibidir. Furûğ-i Ferruhzâd’ın bu anlamda en
önemli ve en etkili eseri, Îmân Beyâverîm Be Âğâz-i Fasl-i Serd
adlı oldukça samimi duygularla kaleme alınmış şiirlerle dolu,
etkileyici şiir mecmuasıdır. Zaten hepimiz soğuk mevsimin eşiğinde
bulunmuyor muyuz? Kızlarımız, kardeşlerimiz, annelerimiz soğuk bir
mevsimin kapısında beklemiyorlar mı?
Furûğ özel hayatıyla iç içe olarak
toplumun genel yaşantısından kesitler de vermekte olduğu bu eserinde
günümüz Farsça’sının modern edebî diliyle çok duygusal ve etkileyici
ifadelerle hayatın insanı mağlub edişini kendi şahsında dizelere
aktararak gözler önüne sermektedir. Şair bu şiirinde hatıralarını
gür bir sesle aktarmaktadır. Biz onu pencerenin kenarında yüzü
pencereye dönük olarak bakarken şiirini okuyor halde arkadan
izliyoruz. Cümlelerinin bir kısmı tam olarak bize ulaşmıyor. Soğuk
bir mevsimin eşiğinde bulunuyoruz. Dışarıda kar yağıyor...
Diğer şiirlerinin bazı bölümlerini de
etkilemiş olan, bir hatıralar geçidini andıran bu şiirde kelimeler
ve cümleler yer yer yinelenmektedir. Şiir, yalnız bir kadının
ümitsizliklerini dile getiren dizelerle başlamaktadır. Soğuk bir
mevsimin eşiğinde durmuş beklemekte olan yalnız bir kadın. Kış
mevsimi, ölüm, durgunluk, sessizlik ve yok oluşun sembolü. Dey ayı.
Eller güçsüz ve kurtarıcı ise mezarda uyumakta. O kadın, baharı,
çiçeklerin açmasını, dalların meyveye durmasını düşünmektedir. Ancak
buradaki bahar, gelecek bahar değil, geçmişindeki baharlardır.
Şairin zorunlu olarak soğuk mevsimin başlangıcına, yaşlılık ve büyük
bir yalnızlığın pençesinde bulunduğuna inanmaktan başka çaresi
yoktur. Başlayan soğuk mevsimle birlikte genç bir kadın hayal
bahçelerinin birden bire viran olarak harabelere dönüşmesiyle,
çürüyen tohumlar, karın altında kalan umutlarla baş başa
kalmaktadır. Şair bir sonraki baharda umutlarının da her şey gibi
yeniden tomurcuklanacağını, yeşereceğini ve dirileceğini
arzulamaktadır. Böylelikle çoğunu kendi yaşadığı ve dizelere
aktardığı hatıralarını genelleştirerek mısralarına dökmekte ve
ebedileştirmektedir.
Hayatı tasvir ederken olaylara bazen
mücadeleci bir bakışla yaklaşan şairin eserlerinde yer yer bu
mücadeleci yaklaşımı eleştirel ve mizah karışık ifadelerle de
dolmaktadır. Bu özellikler “Ey Merz-i Por Goher” adlı şiirinde daha
açık bir şekilde kendini gösterirken, “Îmân Beyâverîm Be Ağâz-i
Fasl-i Serd” adlı şiirinde sanatsal yönü daha ileri düzeylerde ve
daha derin boyutlarda sergilenmektedir.
Îmân Beyâverîm Be Ağâz-i Fasl-i Serd
Ve bu benim,
Yalnız bir kadın
Soğuk bir mevsimin eşiğinde
Yeryüzünün bulanık varlığını
kavramanın başlangıcında
Gökyüzünün sade ve üzüntülü
umutsuzluğunda
Bu çamurlu ellerin güçsüzlüğünde
Zaman geçti
Zaman geçti ve dört kez çaldı saat
Dört kez çaldı
Bugün Dey ayının ilk günüdür.
Bilirim mevsimlerin sırlarını ben
Anlarım sözünü zamanların
Kurtarıcı mezarda uyumaktadır.
Ve toprak, kabir
Dinlenmenin işaretidir.
Ben üşüyorum
Ben üşüyorum ve sanki bir daha asla
ısınmayacağım
Ey sevgili, ey tek sevgili “kaç
yıllıktı acaba o şarap?”
Bak burada zamanın ne kadar değeri var
Ve nasıl çiğniyorlar etlerimi balıklar
Neden beni hep denizin derinliklerinde
saklıyorsun?
Ben üşüyorum ve sedef küpelerden
rahatsızım
Ben üşüyorum ve biliyorum
Bir yabani şakayıkın kırmızı
hayallerinin tamamından
birkaç damla kan dışında
hiçbir şey kalmayacaktır
“Îmân Beyâverîm Be Ağâz-i Fasl-i Serd”,
aynı zamanda Furûğ’un düşünce ağırlıklı şiirlerinden biridir. Bu
şiirinde bireysel ve toplumsal problemleri, kendine özgü konuları
bir tarafa bırakarak insanın yalnızlığından garipliğinden,
bahsetmekte insanın bu yönüyle ilgili düşüncelerini dizelerine
aktarmaktadır. Bu şiirine yalnızlıktan söz ederek başlayan şair,
doğal bir girizgahla kendini aşarak çevresindeki dünyaya geçmekte,
sürekli kar yağışını dile getirdiği bölümlerinde de bahar ve
gençliği hatırlamakta, gelecek baharı, ağaçların tomurcuklanacak
dallarını, sevgiliye ve soğuk mevsimin başlangıcına inancını
yenilediği günleri hatırlamaktadır. Şiir “ben”, “yalnızlık” ve
“soğuk” kelimeleriyle, şairin konumunu açıklayan doğal ve somut
kavramlarla başlamakta hemen ardından her şeyin ayrılmaz bir parçası
olan zaman kavramıyla devam etmektedir. Burada söz konusu edilen
zaman Dey ayının ilk günleridir. Şair burada zamanın akışını ve dört
mevsimin geçişini anlatmaktadır.
III-Tarzı ve Düşünceleri
Çağdaş Fars şiirinde Nîmâ tarzının
takipçileri arasında yer alan Furûğ’un şiirleri daha çok serbest
şiir türündendir. Klasik Fars şiirinin kalıplarını ve vezinlerini
kullanarak kaleme almış olduğu şiirleri oldukça azdır. Yaşadığı
dönemlerde İran toplumunun bireysel ve toplumsal hayatının bazı
alanlarında sarsıntılar ortaya çıkmış, klasik hayat tarzının bir
tarafa bırakılması yolunda bir takım hareketler yavaş yavaş kendini
göstermeğe başlamıştır. Şiirinden daha özgür bir yaratılışa sahip
olan Furûğ’un bu hareketler içerisindeki rolü, eskiye karşı cephe
alışı ve toplum içerisinde klasik özellikleri reddetme, ahlakî
birtakım kuralları yerle bir etme, bazı gelenekleri ortadan kaldırma
gibi düşünceleri her zaman göze çarpmıştır. Hassas bir ruhî yapıda
bulunması, sıkıntılarla tanışık olması ve insanî değerlerin
derinliklerinden haberdar olmasına rağmen, isyancı ve maceraperest
yapılı bir şahsiyettir. Bu özellikleri hayatının ilk dönemlerinde
kaleme almış olduğu şiirlerinde açıkça görülmektedir.
Furûğ, Şairlik hayatının başlangıcından
itibaren gerçek ve samimi duygularından kaynaklanarak dizelerine
akan ifadeleriyle yaşadığı çağın şiir tarzı, klasik mesnevi tarzı ve
Nîmâ tarzının romantik şiir türüne kadar çeşitli türlerde şiirler
kaleme aldı. İlk üç eserinde kadını, kadın haklarını, kadın erkek
eşitliğini savundu. Yalnızlık ve esaretten bahsetti. Daha sonra
geçirdiği çok köklü bir değişimle yeniden bir doğuşla olgunlaştı.
Furûğ-i Ferruhzâd’ın kendi ifadeleriyle
işlediği tek günah kadınsı duygularını dizelerine aktarmasıdır. Bu
nedenle karşı karşıya kaldığı yoğun tepkiler üzerine yaptığı
açıklamalarda söz konusu konuların sadece şiirle sınırlı kaldığını
ifade etmekte ve kendisini savunmaktadır. Ancak bu açıklamaları
beklediği gibi etkili olmamış, toplum tarafından kabul edilmemiş ve
yalnızlığını daha da artırmıştır.
Furûğ-i Ferruhzâd, dildeki ifade
rahatlığı, geniş görüş yelpazesi, içtenliği, yaşanılan dünya ve
insanların problemlerini şiirine yansıtması nedeniyle çok sayıda
Fars şairini etkilemiş ve Fars şiirinde son kırk-elli yılın en büyük
temsilcilerinden biri olmuştur. Toplumsal sorunlara şiir diliyle
eğilen Ferruhzâd, şiirlerinde ölüm ve yokluk ile aşk ve hayata
ağırlık vermiş, kadın erkek eşitsizliği konusunda içindeki isyanı
şiirlerine yansıtmıştır.
Tahran’daki havadan sıkılan, aydınların
oluşturduğu yarı karanlık atmosferden rahatsız olan şair,
tecrübelerini pekiştirmek ve yeni ortamlar bulabilmek amacıyla İran
dışına seferlerde bulunmuştur. Yaşadığı çağı iyi tanımayı hedefleyen
Furûğ, gençlik döneminde klasik Fars şiirinin önde gelen
temsilcileri Hâfız ve Sa’dî’ye, kendi çağında yaşamış Ferîdûn-i
Tevellulî, Nâdir-i Nâdirpûr ve diğer şairlere yakın ilgi duyduğu
gibi, diğer taraftan da Avrupa şiir ve edebiyatıyla yakından
ilgilenmiş, Batı Edebiyatı ve şiirini de tanımaya çalışmış Avrupalı
bazı şairlerin etkisinde kalmıştır.
Furûğ'un eserlerinde hayat ile şiir
birbirinden asla ayrılma imkanı bulunmayan iç içe girmiş ikili
olarak göze çarpmaktadır. Hem özel ve hem de toplumsal hayatında
yenilgiye uğrayarak başarısız olması bir süre devam eden
ümitsizlikten, güvensizlikten, kimselere inanmama ve değer vermeme
gibi davranışlarından sonra kendisini bir isyana da sürüklemiştir.
İlk eserlerinde geleneklere ve ahlakî değerlere karşı isyanı açıkça
görülmekte olan Furûğ’un hayatının ilk dönemlerindeki isyankar,
itirazcı ve korkusuz yapısı, Tevellud-i Dîger adlı eserini
kaleme almasından sonra önemli ölçüde değişmiş ve yumuşamaya
başlamıştır. Bütün bunlarla birlikte onun Fars edebiyatı tarihinde
özellikle de kadın şairler arasındaki yeri hep belirgin kalmış ve
seçkinler arasında yer almıştır.
Şiiri konuşma diline yakın bir dilde,
akıcı ve sade bir tarzda kaleme alan Furûğ, daha çok modern dilde
yaygın terkipler ve deyimleri kullanmıştır. Genel olarak
değerlendirildiğinde şiirinde romantik şiir tarzının özelliklerinin
öne çıktığı gözlenecektir. Daha önce de işaret edildiği gibi çağdaş
Fars şiirinde romantik şiir tarzı, Nîmâ’nın “Efsâne”siyle başlamış,
Ferîdûn-i Tevellulî, Nâdir-i Nâdirpûr ve Furûğ-i Ferruhzâd
tarafından geliştirilmiştir. Bu tarzda bir taraftan “ölüm”,
“vahşet”, “kabir” dalgalanırken diğer taraftan da “şehvet”, “günah”,
“isyan” ve şeytanın kışkırtmasıyla yaygınlaşan istek ve arzular kol
gezmektedir. Furûğ, kendi ifadesiyle ilk üç eserinde işlediği
temaları da göz önünde bulundurarak duygu ve düşüncelerini iç
dünyasında yaşadıklarını perdesiz ve kinayesiz olarak dizelerine
aktarmıştır.
Furûğ, zamanının çocuğu olma yolunda çok
çaba sarf etmiştir. Gençlik dönemlerinde hem Hafız ve Sa‘dî gibi
klasik dönemin önde gelen şairlerini, hem de Tevellulî ve Nâdirpûr
gibi yaşadığı çağın önemli şairlerinin eserlerini okumuş, diğer
taraftan da Avrupa dilleri ve edebiyatlarıyla yakından ilgilenerek
ünlü Avrupalı şair ve edebiyatçıların eserleri üzerinde mütalaalarda
bulunmuş ve onların tecrübelerinden de yaralanmıştır. Kendi
ifadesiyle ne tamamen klasik edebiyata dalmış ve ne de Avrupa
edebiyatında kendini kaybetmiştir.
IV-Furûğ-i Ferruhzâd’ın Sosyal İçerikli Şiirleri
Çağdaş Fars şiirinin önde gelen
özelliklerinden biri de sosyal konularla çok yakından ilişkili
olmasıdır. Bu özellik az da olsa klasik Fars şiirinde de
görülmektedir. Ancak modern şiir çok açık ve çok kapsamlı bir
şekilde sosyal hayatın hemen hemen her yönünü ele almakta ve bu
dönem şairleri dizelerinde sosyal konuları yoğun olarak dile
getirmektedirler. Furûğ-i Ferruhzâd’ın sosyal yapıya bakışı hassas
bir açıdan ve eleştirel bir tarzdadır. Onun takıldığı ve dizelerinde
mücadeleye giriştiği sosyal kurallardan biri, kadınların zararına
olan bir takım gelenekler ve örflerdir. Bazen serkeş ve isyankar bir
kadın rolünde, kendi ifadesiyle mazlum aydın bir kadın olarak
yürürlükteki kanunlar ve geleneklerle mücadele içerisinde
bulunmaktadır. Bu özellik şiirinin ana temalarından biridir. 1333
hş./1954 yılında Şîrâz’dan bir dergiye göndermiş olduğu mektubunda
şu satırları kaleme almaktadır: “Benim arzum, İranlı kadınların
özgürlüğü ve onların erkeklerle eşit haklara sahip olmalarıdır. Ben
bu ülkede bacılarımın uğradıkları haksızlıkları ve adaletsizlikleri,
çektikleri sıkıntıları tamamıyla biliyorum. Bu yüzden eserlerimin
yarısını onların sıkıntılarını dile getirmeğe, problemlerini tasvir
ederek gözler önüne sermeğe ayırıyorum.”
Furûğ-i Ferruhzâd, kanuna ve adalet
meleğine iyi gözle bakmaz. Kanunlar onu diğer hemcinsleri gibi her
zaman mahkum etmektedir. Gerçekte onun bu mücadelesinin somut bir
yararı da yoktur. Bu yüzden bütün bu tecavüzlerden korunmak amacıyla
aşka sığınmaktadır. Dış dünyanın sıkıntısı, onu iç dünyaya
sürüklemektedir. Avrupa seyahatinden dönüşünden sonra şunları
söylemektedir: “Hayatın baskıları, çevrenin baskısı, elime ve
ayağıma vurulmuş zincirlerin ağırlığı... Bütün varlığımla etkisinden
kurtulmak için çalıştığım bütün bunlar beni yormuş ve bitkin bir
hale getirmişti. Ben sadece bir kadın, bir insan olmak istiyordum.
Ben de nefes almaya, bağırmaya hakkım var demek istiyordum. Ancak
karşımdakiler feryatlarımı kesmek, nefesimi göğsüme tıkmak ve
söndürmek istiyorlardı.”
Şair, dostlukları ya da düşmanlıkları
belli olmayan, sadece kendilerini düşünen kendilerinden başka her
şey gözlerinde değersiz olan insanları kötü insanlar olarak niteler.
Ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin
eşit olduğu bir dünyadan geliyorum.
Bu dünya ise, yılanların yuvasına
benzemektedir.
Bu dünya, seni öperken
Zihinlerinde seni idam edecekleri ipi
ören insanların hareketlerinin
Ayak sesleriyle doludur.
Bunun yanında şair, normal bir hayat
yaşayan insanları bunlar arasında da kadınları çok sevmektedir.
Tahran’da aydınlar meclisine zaman zaman katılan şairin
mektuplarından, makalelerinden ve şiirlerinden o meclislerin
faaliyetlerini ciddiye almadığı anlaşılmaktadır. Furûğ-i Ferruhzâd,
kadın bir şairdi, ancak erkeklerden oluşan bu aydınlar tabakasının
sahteci olduğunu anlamıştı. Derinlikleri olmayan sığ aydınların
özellikle kadın konusundaki görüşleri şairi rahatsız etmekteydi.
Alkol bataklığında çırpınan, yemek masalarında halkın yoksulluğundan
alay edercesine dem vuran aydınlara dönemin önemli şahsiyetlerinden
şair Ahmed Rızâ Ahmedî’ye göndermiş olduğu bir mektubunda şöyle
seslenir: “Tahran’ın bu uyduruk yaşantısından izler taşımayan bir
yere gitmiş olmamdan çok mutluyum. Sana...bağımsız bir hayat, bu
sun’î, derinliği olmayan sığ, yüzeysel yaşantıdan uzak bir hayat en
güzel bir ortamı ve desteği sağlamaya yeter.”
Yaşamış olduğu dönemin sosyal olayları
karşısında hassas bir yaklaşım ve eleştirel bir bakış açısı
sergileyen Furûğ, sonuçları açısından kadınlar için birtakım
zararlar taşıyan bazı kanunlar ve geleneklerle mücadele içerisine
girmiştir. Yer yer isyankar ve kimseyi dinlemeyen bir kadın olarak
İranlı kadınların baskı ve zulüm altında hayat geçirmelerini asla
kabul edemeyen, gelenekler ve kadınları baskı altında tutmayı
amaçlayan kanunlar karşısında başkaldırıyı esas alan aydınlar
grubunun bir üyesi olarak şiirini bu alanda bir araç olarak
kullanmıştır.
Cüzzam hastalarıyla ilgili olarak çektiği
bir filminde onların problemlerini dile getirmeğe çalışmış,
cüzzamlıların çocuklarından birini alarak evine götürmüş ve
büyütmüştür. O çocukla kendi çocuğu arasında hiç fark görmediğini de
dizelerine aktardığı ifadeleriyle dile getirmiştir.
Furûğ’un ilgilendiği bir diğer alan da
siyasettir. Siyasî olaylarla oldukça yakından ilgilenmiş, yer yer
bazı gelişmeleri eleştirel açıdan dile getirirken hiciv ve mizah
dilini de kullanmıştır. Furûğ’un siyasî içerikli şiirleri daha çok
Tevellud-i Dîger ve Îmân Beyâverîm Be Âğâz-i Fasl-i Serd
adını taşıyan şiir mecmualarında yer almaktadır.
Furûğ, Âyehâ-yi Zemînî adlı
şiirinde tarihin kendi yaşadığı dönemiyle ilgili korkunç ve ilginç
sahneler sergilemektedir. Bu şiirlerinde yarınlarından ümitli
olmayan, tehditler altında yaşamlarını sürdüren, kimselere güvenleri
kalmamış, düzenli bir hayat programları bulunmayan, birbirleriyle
tanışık olamayan, garip yaşayan, başıboş gezen hasta ve yoksul
insanların duygularına tercüman olmaya çalışmaktadır.
Âyehâ-yi Zemînî : Yeryüzü Ayetleri
O zaman
Güneş soğudu
Yeryüzünden bereket kalktı
Bitkiler sahralarda kurudu
Balıklar denizlerde kurudu
Toprak artık ölülerini
Kabul etmedi
Artık kimse aşkı düşünmedi
Artık kimse fethi düşünmedi
Hiç kimse
Artık hiçbir şeyi düşünmedi
Yalnızlık mağaralarında
Anlamsız varlıklar geldi dünyaya
Esrar ve afyon kokusu veriyordu kan
Hamile kadınlar
Başsız çocuklar doğurdular...
Ne acı ve karanlık günler
Risaletin o şaşılacak gücünü
Yenilgiye uğratmıştı ekmek
İnsanlar birbirlerinin boğazlarını
Bıçaklarla kesiyorlardı
Kandan döşekler içerisinde
Çocuk yaştaki küçücük kızların
Irzına geçiyorlardı.
Furûğ-i Ferruhzâd, şiirlerinde sadece
kendi ülkesinin yüz yüze bulunduğu tehlikelerden bahsetmekle
kalmamış, düşüncesine evrensel boyutlar da kazandırarak dünyanın
geleceğinden ümitsizliğe düşmüş, bu sonucu belli olmayan ilerlemenin
korkusunu taşımış, insanların başına neler getirebileceğini
düşünmüştür.
Benimle konuş
Pencereye sığınmışım ben
Güneşle tanışıklığım var
Ey dost, ey kardeş, ey kan kardeş
Aya ulaştığında
Güllerin katliama uğradığı tarihi yaz
Furûğ-i Ferruhzâd, Şiirlerinde kanuna ve
adalet meleğine övgüler dizmemektedir. Kanunlar, her zaman onu
hemcinsleri gibi baskı altında tutmakta ve ellerinden bütün
haklarını almaktadır. Onun bu yoldaki mücadelelerinin de bir faydası
yoktur. Kendisine ve hemcinslerine karşı yönelen bütün olumsuz
hareketler ve tutumlar karşısında şiire sığınmakta, dış dünyanın
baskılarından ve karanlıklarından, kendi iç dünyasının
derinliklerine doğru ilerlemektedir.
Gecelerini içki masalarında geçiren ve
yoksul halkın problemleriyle ilgilenmeyen aydınlara değer vermeyen
şair, toplumun ileri gelen zengin kesimleri ve saygın çevrelerine
karşı fazla ilgi duymamakta, toplumdaki sınıf ayrımından oldukça
rahatsız olmakta ve bu durumu dizelerinde ağır bir dille
eleştirmektedir. Öte yandan hep bir kurtarıcının rüyasını gören
şaire göre, sonunda bir kurtarıcı gelecek ve bütün problemlerden
insanlığı kurtaracaktır.
Şairin burada eleştirdiği aydınlar,
çağdaş Fars edebiyatının temsilcileri olduklarını söyleyen, ileri
düzeyde anlayışlı, kavrama yetenekli ve son derece olgun olduklarını
iddia eden, kendilerini birer eleştirmen, milli şair, uluslararası
yazar ve teorisyen olarak gören şairler ve yazarlardır.
V-Furûğ-i Ferruhzâd’ın şiirinde ana temalar/Motifler
1- Ölüm, yok oluş, çürüme
Furûğ-i Ferruhzâd’ın şiirlerindeki temel
motiflerden biri ölüm, yok oluş ve çürümeden korkmadır. Ancak onun
dizelerindeki ölüm, her şeyin sonu ve geri gelmemek üzere yok oluşu
değildir. Yeni bir hayatın başlangıcını müjdeleyen bir ölümdür. Şair
her zaman sınırlarını aşma hedefini taşımaktadır. Bu da hayatın her
anında şair olmaktır. Son şiirlerinden olan “Îmân Beyâverîm Be
Ağâz-i Fasl-i Serd” adlı şiirinde herkesin zorunlu olarak
uyması gereken bir kanun olan ölüm gerçeğini kabul etmekte ve
kendisini bu kaçınılmaz gerçeğe teslim etmektedir.
Siz haklısınız.
Ben ölümümden
sonra asla
Cesaret edip aynaya bakamamışımdır.
O kadar ölmüşümdür ki hiç kimse artık
benim ölümümü kanıtlayamaz.
Aşkımı, arzumu, nefretimi ve derdimi
Mezarın gece yalnızlığında
Ölüm adında bir fare kemirmiştir.
2- Ümitsizlik, karamsarlık
Furûğ’un şiirlerinin çoğundan ümitsizlik
ve karamsarlık kokusu gelmektedir. Gelecekten hiç ümidi
bulunmamaktadır. Onun bütün iyi günleri geçmişte bitmiş ve
tükenmiştir. Geleceği bir siyahlık, karanlık, yenilgi ve düşüş
kaplamıştır.
Dinle
Karanlığın esişini duyuyor musun?
Ben bu mutluluklara garip garip
bakıyorum
Kendi ümitsizliğime alışkınım
Dinle
Karanlığın esişini duyuyor musun?
Güneş ölmüştü.
Güneş ölmüştü ve yarın
Çocukların zihinlerinde
İri ve kaybolmuş bir kavram olarak yer
etmişti.
Hangi zirve, hangi doruk?
Yoksa
bütün bu kıvrımlı yollar
O emerek içine çeken soğuk ağızda
Kavuşma noktasına ve sona
varmayacaklar mı?
3- Geçmişe hasret
Fars şiirinin genel temalarından olan
geçmişe özlem, hasret Furûğ’un şiirlerinde de önemli motiflerdendir.
Çocukluk ve gençlik günlerinin hatırasını dile getirme,o devirlere
dönüş umudu furûğ’un şiirlerinde çok görülen motiflerdendir. Ba‘d
Ez To, Kesî ki Misl-i Hîçkesî Nîst ve özellikle Ân
rûzhâ adlı şirinde bütünüyle bu tema işlenmektedir.
O günler gitti
O güzel günler
O yıldızlarla dolu gökler
O kirazlarla dolu dallar...
O günler her gölgenin bir sırrı vardı.
Her kapalı kutu bir hazineyi
saklıyordu.
Kimse
karanlıktan korkmazdı
Biz aşkımızı sokağın tozlarında
okurduk
O günler, güneşin ışınlarında çürüyen
bitkiler gibi
Güneşin doğuşuyla çürüdüler
Yanaklarını sardunya yapraklarıyla
boyayan kız, ah...
Şimdi yalnız bir kadın
Şimdi yalnız bir kadındır.
4- Mazlumluk
Bir kadın olarak sosyal kurallar
karşısında kendisini zulme uğramış biri olarak kabul etmekte, itiraz
ve isyan etmektedir. Aslında bu motif başta Jale-yi Kâimmakâmî,
Pervîn-i İ’tisâmî olmak üzere iranlı diğer şairlerin şiirlerinde de
görülmektedir.
Güvenimin sessiz kalesinin hisarını
Sıkıştırıyorlardı
Eski çatlaklardan
Gönlümü ismiyle istiyorlardı?????
Benim güvenim adaletin zayıf ipliğinden
asılıyken
Ve bütün şehirde
Kalbimin ışıklarını parça parça
ediyorlardı.
4- Yalnızlık ve Gurbet
şair bütün hayatı boyunca yalnızdır.
Gecenin bir yarısında şiir söyler. Dizelerinde söz konusu, yalnız
kaldığı boş evler, Cuma ikindilerinin yalnızlığıdır.
Şemisa 141
6- Hasret
7- Kolay inanma ve yersiz güvenler
Şair özellikle gençlik döneminde birçok
konuda kolay inanırlığını ve herkese araştırmadan güvenmesi
konularını hatırlayarak güvenmeye olumsuz olarak bakmaktadır. Çünkü
güvendiklerinden hep zarar görmüştür.
8- Çocukluk günlerini hatırlama
9- Evlenme
Örnek şiirler
Âfitâb Mî Şeved
Şiirle ilgili açıklama novruzi 405
Furûğ-i Ferruhzâd’ın şiiri başlangıcından
ölümüne kadar geçirdiği bütün evreleri ve iniş çıkışlarıyla çağdaş
Fars edebiyatında kendine özgü, kendine yaraşır ve ayrı bir yere
sahiptir. Sessiz kalmış istek ve arzularını dışa vuramadan içlerinde
saklamış olan nesillerin ifade edemedikleri duygularını bir bakıma
onların adına dizelerine aktarmış bir şiir tarzıdır.
Sohrâb-i Sipehrî’nin Furûğ-i Ferruhzâd’ın
ölümü üzerine kaleme aldığı mersiye türü şiiri
Dûst
Büyüktü
Bugününü insanlarındandı
Bütün açık ufuklarla ilgisi vardı
Suyu ve toprağı ne güzel anlardı.
Allahım, ne istediğimi bilmiyorum
Neyin ardında gece gündüz geziyorum?
Ne arıyor yorgun bakışımı?
Neden sıkıldı bu yanan kalbim?
Sonralara rüzgar ve yağmur
Adımı taşların üzerinden yavaşça
silip götürürler
Mezarım yol kenarında adsız kalır
Efsane ..................
Bu mecmuanın sonunda yeniden hayata gönül
bağlayan şair hayata umutla hitap ederek:
Yazık o günlere ki ben kızgınlıkla
Sana düşman gibi baktım
...........................
Ancak o daha önce kaleme almış olduğu
Îmân Beyâverîm....adlı şiirlerinde dizelerinde dile getirdiği
“kurtarıcıların mezarda uyudukları” düşüncesini unutmuşçasına dile
getirirken kendisinin sadece bir rüya görmekte olduğunu da
hatırlatmaktadır.