I. GİRİŞ
Günümüzde “Farsça” adıyla bilinen
“Fârsî-yi Nov: Yeni Farsça”, “Fârsî-yi Meyâne: Orta Farsça”nın
ve o da, “Fârsî-yi Bâstân: Eski Farsça”nın devamıdır. Eski
Farsça; eski İran dillerinden biri, eski İran dilleri de, Hint-Avrupa
dilleri ailesinin üyeleridir. Farsça günümüzde; İran, Afganistan,
Tacikistan halklarının büyük çoğunluğu tarafından kullanılan,
Hindistan, Türkistan, Kafkasya ve Mezopotamya bölgelerinde bazı
halkların konuştukları, yazdıkları ve şiir söyledikleri dildir. İran
dillerinin tarihi, tarih boyunca geçirdiği evreler ve değişimler, MÖ.
700 yıllarına kadar bilinmektedir. Söz konusu tarihlerden önce de,
yine bilimsel verilere dayanılarak; doğuda Horasan’dan Tibet
sınırlarına ve Çin Türkistan’ı çöllerine; güneydoğuda, Pencab’a;
güneyde Fars Körfezi’ne; kuzeyde Sakalar ülkesine, Yunanistan’a;
batıda, Suriye ve Hicaz çölü ile Yemen’e kadar uzanan geniş İran
coğrafyasında, bugün İran’da konuşulan Farsça’nın kökleri ve
asılları olan diller konuşuluyordu (Bahâr, 1373 hş.: I, 2-3).
Geniş İran platosunda İranlı
kabilelerden her birinin, kendine özgü dil ya da lehçelerle
konuşmalarından dolayı, bütün kabilelerin anlayabileceği ve
aralarında kullanabilecekleri kapsamlı ve ortak anlaşma aracı olacak
bir dile çok eski zamanlardan beri hep ihtiyaç duyulmuştur.
Ahâmenişler’in egemen oldukları çağlarda (MÖ. 550-330) İranlı
kabileler arasında siyasî bir bütünlük sağlanmış olmasının da
etkisiyle millî birlik konusunda önemli ilerlemeler sağlanmış olsa
da, henüz millî ve herkesin anlayabileceği resmî bir dilden söz
etmek mümkün değildir. Büyük Dâryûş (hük. MÖ. 522-486) zamanından
itibaren yazı dili olarak da kullanılmaya başlanan “Eski Farsça” da,
konuşulduğu bölgelerin sınırlarını aşamamıştır. O dönemlerde eski
İran dillerinin kollarından hiçbiri, henüz bir diğer İran dili ya da
lehçesini konuşanlar tarafından yabancı dil olarak algılanabilecek
şekilde asıl gövdelerinden uzaklaşmamıştı. Örneğin Medler,
kardeşleri Perslerin dillerini ileri düzeyde anlıyorlardı. “Eski
Farsça” ile “Avestâ Dili” arasında da çok büyük farklılıklar
bulunmuyordu (Mutlâk, 1989: 76).
İran’da en eski çağlardan günümüze
kadar kullanılmış diller, birçok açıdan ortak özelliklere
sahiptirler. Bu dillere, günümüz İran coğrafyasının değişik
bölgelerinde ya da İran toprakları dışında birbirinden farklı
coğrafyalarda kullanılmış olmalarına rağmen “İran Dilleri Grubu” adı
verilmektedir. İran Dilleri grubu da, birbirlerinden ayrılmazdan,
daha sonraki çağlarda kendi adlarıyla anılmaya başlayan bölgelerinde
ayrı ayrı yaşamaya başlamalarından önceki çağlarda Hint-İran
kavimlerinin dillerinin aslını oluşturan Hint-İran Dili’nin bir
koludur. Hint İran Dilleri grubu da, Hint Yarımadası’ndan Kuzey
Avrupa’ya kadar bölgelerde yaşayan ya da daha önceki çağlarda
yaşamış olan kavimlerin dilleri olan Hint-Avrupa büyük dil ailesinin
bir koludur (Tefezzulî, 1376 hş.: 11).
Üç bin yıllık bir tarihî geçmişi
bulunan Farsça, geçirdiği uzun tarihî süreçte çeşitli değişikliklere
uğramıştır. Klasik dönemlerde Farsça’nın lehçe ve sesleri
birbirinden farklı özelliklere sahip olmuş ve her devrede, bu
şivelerle konuşanlar arasından hangisinden bir hükümdar çıkmış ise o
şive, zamanın resmî dili olmuştur (İsti’lâmî, 1981: 2).
I.
II. İRAN
DİLLERİNİN TARİHÎ DEVRELERİ
Hint-Avrupa/İndo-Européenne
dil grubunda yer alan İran Dilleri ailesi, günümüz dünyasında bir
taraftan Hindistan’dan Amerika’ya, diğer taraftan Avustralya’nında
ve Afrika’nın bir bölümüne kadar geniş bir alanda yaşayan halkların
konuşmakta oldukları dilleri kapsamaktadır. Yaygınlıkları, kullanım
alanları ve tarihî önemleri açısından dünyanın değişik
coğrafyalarında kullanılan önemli dillerin bazıları da, bu grupta
yer alır (Komisyon,
1342-1343 hş.: I, 636; Yârşâtır, 1346 hş.: I, 9).
İran dilleri, “Hint-Avrupa Dil
Ailesi” içerisinde en çok lehçeye sahip olan diller arasında yer
almaktadır. Başta İran olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde yaygın
bir kullanıma sahip olan Farsça, Fırat nehrinden Hindukuş dağlarının
doğusuna kadar uzanan bölgelerde konuşulan bir dil grubunun,
Kafkaslarda da yaygın olan en önemli parçasıdır. Klasik dönemde İran
lehçeleri, bir taraftan Hazar Denizi’nin kuzeyine, diğer taraftan
Karadeniz’in batısına ve hatta Kuzey Moğolistan’daki Soğd
kolonilerine kadar uzanmaktaydı (Komisyon,
1342-1343 hş., I, 636; Yârşâtır, 1346 hş.: I, 9).
İran dilleri, “Âryâ/Aryenne (Hint-İran/İndo-İranienne)”
dillerinin kollarından, Hint-Avrupa büyük dil ailesinin en eski
dilleri arasında yer alır. Âryâlar, MÖ. II. bin yılında iki büyük
kola ayrılarak bir grup, günümüzde Afganistan olarak bilinen
bölgeden geçip Hindistan’ın kuzeybatısına (Pencap ve çevresindeki
bölgeler) giderek daha sonraları da zamanla diğer bölgelere dağıldı.
Bir diğer grup da, aşamalı olarak İran platosuna gidip değişik
bölgelerde yerleşmeğe başladı. O zamandan itibaren “Âryâ Dili”,
“Hint” ve “İran” dilleri olmak üzere iki ana kola ayrıldı (Rızâyî-yi
Bâğbîdî, 1380 hş.: X, 544-545).
|
HİNT-AVRUPA DİLLERİ AİLESİ |
|
ASYA KOLU |
AVRUPA KOLU |
|
↓ |
↓ |
↓ |
↓ |
|
↓ |
Germen Dilleri |
Roman Dilleri |
Slav Dilleri |
|
↓ |
↓ |
↓ |
↓ |
|
Hint Dilleri |
Almanca |
İtalyanca |
Rusça |
|
Farsça |
İngilizce |
Fransızca |
Sırpça |
|
Afgan Dili |
İskandinav Dilleri |
İspanyolca |
Bulgarca |
Daha önce de belirtildiği gibi,
Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu olan Farsça, MÖ. yaklaşık 1.500
yılına kadar Hintçe ile tek bir dil halindeydi. Hint ve İran
milletlerinin birbirlerinden ayrılmasıyla, İran dili bağımsız
olarak gelişti: Umman’dan Mezopotamya’ya, Karadeniz’in doğu
kıyılarından ve Kafkasya’dan Pamir yaylasına ve Sind bölgesine kadar
çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Bu kadar geniş bir alana yayıldığı
için bazen bağımsız denecek kadar aslından uzaklaşmış dilleri ve
bazen de aslı ile yakından ilgili lehçeleri meydana getirdi. Elde
bulunan belgeler, alfabe ve içerik bakımından İran dillerini, “Eski”,
“Orta Zaman” ve “Yeni İran Dilleri” gibi birbirinden farklı üç
devreye ayırma imkânı vermektedir. Başlangıçtan, Ahâmeniş
İmparatorluğu’nun yıkılışına (MÖ. 330) kadar geçen süre içinde
konuşulan, yazılı belgeleri bulunan “Med Dili”, “Saka Dili”, “Eski
Farsça” ve “Avestâ Dili”, eski İran dilleri grubunu oluşturur (Yazıcı,
vd., 1999: XX, 413).
İranlılar’ın bilinen ilk devletleri
olan Medler’in (MÖ. 708-550), dillerini yazı dili olarak kullanıp
kullanmadıkları bilinmemektedir. Kaynaklarda, Ahâmenişler (MÖ.
550-330) zamanında devlete ait belgelerin, eski dünyanın önemli
merkezleri olan Pasargard, Şûş ve Babil şehirleriyle Medler’in ilk
başşehri olan Hemedân’da saklandığı aktarılmaktadır. MÖ. VII.
yüzyılın başlarında Med Kralı Deioces, kendisine yazılı olarak
gönderilen dava ve mahkeme özetlerine karşılık olarak yazılı cevap
veriyordu. Yabancı dillerde gönderilen yazıların ise onun makamında
Med Dili’ne çevrildiği sanılmaktadır. Bazı bilginler, Eski
Farsça’nın yazıldığı çivi yazısının, Medler tarafından da
kullanıldığını ve hatta Eski Farsça’nın yazı şeklinin Medler’den
alındığını iddia etmişlerdir. Ancak Dâryûş’un, Bîsutûn
Kitabeleri’nde İran diliyle yazan ilk kişinin kendisi olduğunu
söylemesi bu iddiayı geçersiz kılmaktadır (Yazıcı vd., 1999: XX,
413).
MÖ. VI. yüzyılın ilk yarısında Med
krallarının sarayında, konularını İran efsanelerinden alarak şiir
söyleyen şairler vardı. O zamana ait birçok hikaye ve destanın,
Yunanlı tarihçilerin eserlerinde nakledilmiş olması, Medler
döneminde, destanların veya destan şiirlerinin var olduğunu
göstermektedir. Fakat bunların hiçbiri günümüze kadar gelmediği
gibi, Med diliyle yazılmış bağımsız bir eser veya belge de çağımıza
ulaşmamıştır. MÖ. 835 yılında yazılmış olan Asur kralları
kitabelerinde Medler’den bahsedilmekte ve onlarla ilgili birkaç
özel ada yer verilmektedir. Yunanca ve Latince bazı eserlerde de,
Med Dili’nden bazı kelimeler aktarılmıştır. Medler’in yerine geçen
Ahâmeniş krallarına ait kitabeler, bu dile ait en fazla kelime
içeren belgelerdir (Yazıcı vd., 1999: XX, 413).
MÖ. 1.000’li yıllardan MS. 1.000’li
yıllara kadar Karadeniz sahillerinden Çin sınırına kadar uzanan
geniş topraklarda yaşayan Sakalar’ın dillerine ait herhangi bir
belge bulunmamaktadır. Yunanca ve Latince kitaplarda Karadeniz
sahillerinde yaşamış Batı Sakaları’ndan, Orta Asya’da yaşamış olan
Sakalar’dan Hintçe, Yunanca ve Latince eserlerde de birkaç özel isim
günümüze ulaşmıştır. Kaşgar’ın güneydoğusundaki eski Hoten
ülkesinde konuşulan Hoten Dili’yle yazılmış çok az eser
bulunmaktadır. Bunlar da, henüz tamamen tercüme edilip anlaşılır
hale getirilememiştir. Hoten yazısı, Hint yazısından alınmıştır (Yazıcı
vd., 1999: XX, 413).
Dilbilim, dilin morfoloji bölümünü
ilgilendiren kelime yapıları ve türleriyle, cümle yapıları ve
türlerini inceleyen sözdizimi açısından İran dilleri, üç ana gruba
ve üç devreye ayrılır: 1- Fârsî-yi Bâstân: Eski Farsça. 2-
Fârsî-yi Meyâne: Orta Farsça. 3- Fârsî-yi Nov/Derî: Yeni
Farsça.
A.
FÂRSÎ-Yİ BÂSTÂN:
ESKİ FARSÇA
(ESKÎ
İRAN DİLLERİ Dönemi)
Fars dili tarihinde, Eski İran
dilleri dönemi, MÖ. II. Bin yılın başlarından-MÖ. IV. yüzyıla kadar
geçen dönemi kapsar. MÖ. 1000-700 yılları arasındaki dönem, Eski
İran dillerinin yaygın olarak kullanıldığı çağlardır. MÖ. VII.
yüzyılda Eski Farsça, İranlıların İran coğrafyasının değişik
bölgelerinde yerleşik hayata geçmeleriyle de birbirinden farklı
şekillerde oluşmuş farklı lehçelerle ortaya çıkmıştır. Birtakım
özgün nitelikler kazanarak birbirlerinden ayrılmış olan bu dillerin
en önemlileri; Med Dili, Saka Dili, Avestâ Dili ve Eski Farsça’dır (Ebu’l-Kâsımî,
1374 hş.: 17).
Milattan 5.000 yıl önce, Kuzey
Kafkasya’da, Ural dağlarının batı bölgelerinde adı ve konuştukları
dilin adı “Hint-Avrupa” diye bilinen bir kavim yaşamaktaydı. MÖ. II.
binyılın ortalarında, kendilerine “Âryâ: şerefli” adını veren
bir Hint-Avrupa kavmi, egemenlikleri altına aldıkları bölgeye “İran”
adını verdiler. MÖ. I. binyılın ilk dönemlerinde, İran’ın doğusunda
Herat ve Merv bölgelerinde, Firdevsî’nin Şâhnâme’sinde
“Pîşdâdîler” ve “Keyânîler” adıyla anılan mitolojik bir devlet
kurdular. MÖ. VIII. yüzyılın sonlarına doğru Deioces, Hemedan’da,
Med Devleti’ni kurdu. Bu devlet Asurlulara bağlı bir yönetimdi. MÖ.
VII. yüzyılın başlarında Ahâmeniş, Parsumaş’ta Med Devleti’ne bağlı
olarak Ahâmenişler Devleti’ni kurdu. MÖ. 612 yılında Huştara,
Ninova’yı ele geçirince, bağımsız Med İmparatorluğu’nun temellerini
attı. Ahâmeniş’in torunlarından Kûrûş, 550 yılında Medler’in son
hükümdarı Astyagas’ı yenilgiye uğratarak Ahâmenişler Devletini kurdu.
Makedonyalı İskender, MÖ. 331 yılında Ahâmenişler Devletini ortadan
kaldırdı. İranlıların bu coğrafyaya gelişlerinden, MÖ. 331 yılına
kadar geçen süre “Eski Fars Dilleri Dönemi” olarak adlandırılır.
Özellikle MÖ. 1000-700 yılları arasındaki dönem, Eski Farsça’nın en
parlak çağları olarak bilinir. Ancak bu dilden günümüze herhangi bir
yazılı metin kalmamıştır. Bu dilden ayrılarak oluşan bağımsız bazı
diller, İran’ın değişik bölgelerinde kullanılmış, bunlar arasında,
Med Dili, Saka Dili, Eski Farsça ve Avestâ Dili’nden birtakım yazılı
belgeler günümüze kadar gelmiştir. Ahâmenişler döneminde İran’da
yaygın olarak Zerdüşt inanışı egemendi. Kaynaklara göre, Heşâyârşâ (hük.
MÖ. 486-466), bu dini kabul etmişti (Ebu’l-Kâsımî, 1374 hş.: 13-14;
Ebu’l-Kâsımî, 1375 hş.: 3-4).
İran dilleriyle kaleme alınmış
eserlerin bulunduğu en eski çağlardan Ahâmenişler’in yıkılışlarına
kadar süren dönemde kullanılan dillere, “Fârsî-yi Bastân: Eski
Farsça” adı verilir. Bir başka deyişle, “Eski İran Dilleri”
dönemi, İran tarihiyle birlikte başlayarak Ahâmenişler’in
yıkılışıyla sona ermektedir (Hânlerî, 1347 hş.: 60; Hânlerî, 1374 hş.:
III, 12). Hintliler ile İranlıların birbirlerinden ayrılmaları,
“Eski Hintçe” ve “Eski Farsça” adında iki ayrı dilin ortaya
çıkmasına da ortam hazırlamıştır. Eski İran kavimlerinin ortak dili
olarak kabul edilen “Eski Farsça” ile yazılmış herhangi bir eser
günümüze kadar gelememiş olsa da, o dilden ayrılan kolları oluşturan
ve “Eski İran Dilleri” adıyla bilinen birtakım diller, daha sonraki
dönemlerde de, Ahâmenişler’in yıkılışına kadar (MÖ. 330) geniş
coğrafyalarda kullanılmış ve bu dillerle birtakım eserler de kalemle
alınmıştır. Eski İran dilleri arasından, yazılı eserler olarak
sadece “Eski Farsça” ve “Avestâ Dili”nden metinler günümüze kadar
gelebilmiştir. Bu dönemlere ait diğer dillerden önemsenecek miktarda
yazılı metin kalmamıştır (Hânlerî, 1369 hş.: III, 12;
Rızâzâde-yi
Şafak, 1352 hş.:
28; Rızâyî-yi Bâğbîdî, 1380 hş.: X, 545).
Eski Farsça’yla kaleme alınmış ve
günümüze, sadece gümüş ve altın levhalar üzerine kazılmış birtakım
yazılar, harfleri birbirine bağlı çivi şeklinden oluşan çivi
yazısıyla yazılmış bazı kitabeler kalmıştır (İsti’lâmî, 1981: 2).
Avestâ Dili’yle kaleme alınmış en
eski eserler, muhtemelen MÖ. VIII-X. yüzyıllara aittir. Fars
bölgesinin dili olan ve Ahâmeniş krallarının kitabelerini de yazmış
oldukları Eski Farsça ile yazılmış ilk eserler, MÖ. V. yüzyıla, en
son eserler ise, MÖ. III. yüzyıla aittir. Bu dönemlerde kullanılmış
diğer diller arasında yer alan Med Dili ile Saka Dili hakkında bilgi
yok denecek kadar azdır (Rızâzâde-yi Şafak, 1352 hş.: 28; Tefezzulî,
1376 hş.:
11-12).
Tarihin başlangıcından Ahâmenişler’in yıkılışlarına kadar geçen
tarihî devreleri içine almakta olan Eski İran Dilleri Dönemi adıyla
bilinen bu devreye ait dillerin bir kısmının sadece adı, bir
kısmının birkaç kelimesi bilinirken, bir diğer kısmının da sadece
varlığı tahmin edilmektedir.
Eski Farsça ile yazılan eserler;
taşlar, kerpiçler ve demirler üzerine işlenmiş yazılar olup tamamı
Ahâmenişler dönemine aittir. Bu yazılar daha çok Ahâmeniş
hükümdarları Büyük Kûrûş (hük. MÖ. 550-529), Büyük Dâryûş (hük. MÖ.
522-486), Heşâyârşâ (hük. MÖ. 486-466), I. Erdeşîr (hük. MÖ.
466-424), II. Dâryûş (hük. MÖ. 424-404), II. Erdeşîr (hük. MÖ.
404-358), III. Erdeşîr (hük. MÖ. 358-338) dönemlerine ait olup çoğu
üç dilde yazılmıştır. Sayıları 80’i aşan söz konusu kitabeler, tarih,
coğrafya, devlet yönetimi, ahlak ve din açılarından son derece
değerli yapıtlardır. O dönemler İran tarihi, coğrafyası, medeniyeti
ve edebiyatıyla düşünce ve kültürel özelliklerini göstermesi
açısından da ayrıca önem taşımaktadır (Rızâzâde-yi Şafak, 1352 hş.:
29).
Eski Farsça,
tamamı, o dönemin olayları ve krallıkların icraatından bahseden ve
edebî özellikleri fazla olmayan Ahâmeniş kitabelerinde
kullanılmıştır. İran topraklarında; Taht-ı Cemşîd, Nakş-i Rustem,
Pasargad ve diğer bazı yerlerde bulunmakta olan bu kitabelerin çoğu,
M.Ö. 521-486 yılları arasında dünya hakimi olan Büyük Dâryûş ve
diğer Ahâmeniş krallarına aittir. Bu yazılar, o devirdeki Perslerin
dilinin olgunlaşmış bir dil olduğunu göstermektedir. Bunlar, bu
dille yazılmış ilk deneme eserler türünden değildir. Kitabelerde
dilin kullanılışında gösterilen ustalık ancak uzun bir geçmişin
tecrübeleri ile elde edilebilecek bir birikimi göstermektedir. Bu
kitabelerin en önemlisi, Hemedân
ve Kirmânşâh arasındaki bölgede bulunan, Büyük Dâryûş’un nesebi,
padişahlığı ele geçirmesi, savaşları, zaferleri ve egemen olduğu
ülkelerden söz edilen Bîsutûn Kitabesi’dir. Eski Farsça ile yazılmış
eserlerin tamamı, çivi yazısıyla kaleme alınmıştır (Öztürk,
1985:122; Yârşâtır, 1346 hş.: I, 10).
Eski İran dillerinin, eski Hint
dilleriyle ve özellikle Vedalar’ın yazılışında kullanılmış
olan, Hint Âryâlarının en eski dili olan Veda Dili’yle yakınlıkları
ve benzerlikleri vardır. Dilbilgisi kuralları ve dilin iç yapısı
açısından da bu iki dil arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır (Yârşâtır,
1346 hş.: I, 10-11).
1. Med Dili
En eski çağlarda yaşamış atalarından
İranlılara kalan klasik dönemlere ait hatıralar; dinî birtakım
kurallar, ilahiler ve Firdevsî’nin Şâhnâme’sinde de aktarılan
tarihî birtakım bilgilere yer veren “Avestâ neskleri”dir.
Avestâ’nın, tarihî bölümlerinde, ilk insan ve ilk hükümdar
Keyûmers’ten, Zerdüşt dinini kabul eden ilk hükümdar Goştâsp’a kadar
gelişen olaylar hakkında ayrıntılara yer verilmektedir. Bu
rivayetlerde; İran siyasî, sosyal ve edebî geleneğinin tarihî
köklerinden hiç uzaklaşmadığı ve bu halkın dilinin de en eski tarihî
ya da tarih öncesi dilleriyle olan bağlarının hep sağlam kaldığı,
aralarında hiçbir zaman kopukluk olmadığı, Zerdüşt’ün Gātālar’ının
dilinin de bu halkların dillerinin en eski örneği olduğu aktarılır (Bahâr,
1373 hş.: I, 3-4).
MÖ. VIII. yüzyılın sonları ya da
VII. yüzyılın başlarında kurulan, başkenti Hegmatânâ/Ekbâtânâ/Hemedan
olan Med Devleti’nin egemenliği altındaki halkın dili olan Med Dili,
kendilerinden sonra yönetime gelmiş Ahâmenişler’in dilleriyle
farklılıkları bulunmayan bir dildir (Bahâr, 1373 hş.: I, 5). Bu dil,
Med hükümdarlarının, egemenlikleri altında Batı ve orta İran’da
yaşayan halkların dilidir. MÖ. 835 yılından itibaren Asur
hükümdarları kitabelerinde, Med halkından söz edilir. Med Dili’yle
yazılmış bağımsız kitap halinde herhangi bir eser günümüze kadar
gelememiştir. Bu dilden bazı kelimeler, Yunan ve Latin dillerinde
yazılı birtakım metinlerde yer almaktadır. Ancak bu dil ile ilgili
en önemli bilgiler, Med hükümdarlarının ardından, onların
bıraktıkları bölgelere egemen olan Ahâmeniş hükümdarlarının
kitabelerinde yer alan pasajlar ve kelimelerdir (Turâbî, 1373 hş.:
37; Yârşâtır, 1346 hş.: I, 10; Muîn, 1375 hş.: I, 4).
MÖ. I. binyılın ilk devrelerinde
Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasındaki havza içerisinde yer alan
bölgelerde Âryâlar yaşamaktaydı. Bu bölgenin kuzeyinde Aral Denizi
yakınlarında belki de, Zerdüşt inanışının ilk yerleştiği bölgelerden
biri olan, her halükârda önemli dinî ve siyasî merkezlerden biri
olarak kabul edilen Hârizm eyaleti, Güneydoğuda ise Soğd ülkesi yer
alıyordu. Med İmparatorluğu, Mezopotamya devletlerinin yıllıkları ve
Yunan tarihçisi Herodot’un eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla ilk
İran devletidir. Ancak Medler döneminden günümüze herhangi bir
yazılı belge kalmamış olması, bu imparatorluğun kendi dilleriyle
yazmış olup olmadığı konusunda bilgi edinemeyişimizin temel
nedenleri arasında yer alır. Ahâmenişler döneminde Pasargad, Şûş ve
Babil gibi merkezlerin yanı sıra Ekbatana, yani Medlerin ilk
başkentlerinde de, devlet resmî belgelerinin korunduğu bilinmektedir.
Büyük bir ihtimalle Med Devleti de, diğer yönetimlerin yaptığı gibi
resmî evrakını ve kıymetli belgelerini birtakım arşivlerde koruma
altında tutuyordu. Ancak bu, Med yönetiminin söz konusu belgeleri
Med Dili’yle kaleme almış olduğu anlamını ifade etmez (Hânlerî, 1374
hş.: I, 159-160; Oranskii, 1379 hş.:19).
Herodot’un aktarımlarında, Med
Hükümdarı Deioces’in gelenekselleştirdiği bir uygulamaya göre, MÖ.
VII. yüzyılda bütün davalar ve savunmaların özetleri yazılı olarak
kendisine iletilir ve saltanat sarayına hükümdarın huzuruna
çıkarılır, o da, bütün bunları inceledikten sonra görüşünü belirtir,
bu belgelere iliştirerek kendilerine geri gönderirdi. Ancak birtakım
tarihî ipuçlarından, katiplerin bu savunmaları ve dava özetlerini
kendi dilleriyle yazdıkları ve hükümdar için onun huzurunda Med
Dili’ne çevirdikleri sanılmaktadır. Bazı filologlara göre; Medler
de, Eski Farsça döneminde kullanılan çivi yazısından
yararlanmışlardır. Bazıları da, çivi yazısının, Medler döneminde
kullanılan benzeri bir tür yazıdan esinlenilerek icad edildiği
kanısındadır. Birtakım araştırmacılar da, MÖ. VI. yüzyılın ilk
yarısında Med hükümdarlarının saraylarında, şiirlerinin konuların
millî rivayetlerden alan birtakım şairlerin bulunduğunu ifade
ederler. Medler döneminden kalma birkaç mitolojik hikayenin Yunan
yazılı kaynaklarında yer aldığı, buradan hareketle Medler döneminde
yazılı İran hikayeleri olduğu yargısına varılmaktadır. Ancak bu
yazılı metinlerden hiçbiri, direkt olarak tarihi devirlere
ulaşmamıştır (Hânlerî, 1374 hş.: I, 160-161).
2. Saka Dili
Yunan ve Latin kaynakları da, MÖ. I.
Bin yılın ilk yarısında Orta Asya sınırlarından geçerek uzak
bölgelere dağılmış, İran dilleriyle konuşan Sakalar’ın Orta Asya’nın
uzak bölgelerinde Karadeniz sahilleri yörelerinde yaşadıklarını
onaylamaktadır (Turâbî, 1373 hş.: 37; Ebu’l-Kâsımî, 1374 hş.:
17-18;). İranlı kabilelerden olan Sakalar’dan bir bölümü, Hazar
Denizi’nin doğusundaki bölgelerde ve Partlar ile Soğdlular’ın
yaşadıkları bölgelerin kuzeyindeki topraklarda, diğer bir kısmı da,
Hazar Denizi’nin batısında, Karadeniz’in kuzeyindeki çöllerde
yaşamaktaydı. Batı Sakaları bir dönem Medler’i yenerek yönetimi ele
geçirmiş, ancak Medler onları bir süre sonra yönetimden uzaklaştırıp
egemenliği yeniden ele geçirmişlerdir. Dâryûş yazıtlarında
Sakalar’ın dört kabilesinden söz edilir. Sakalar’ın dilleri, Med
Dili ve Eski Farsça’dan fazla farklılık
göstermez. Eski Saka dilinden birtakım özel isimler; kişi ve yer
adları bazı Asur kitabelerinde ve Yunan kaynaklarında
aktarılmaktadır. Muhtemelen Kafkaslarda yaygın Oset Dili, Batı Saka
dilinin, Kaşgar’ın kuzeydoğusunda yaygın Hoten dili de, Doğu Saka
dilinin günümüzdeki şekilleridir (Hânlerî, 1374 hş.: I, 161-162;
Turâbî, 1373 hş.: 37-38).
Günümüze kadar gelmiş ve Çin
Türkistan’ında bulunmuş, bu dildeki eserler, bu dilin farklı iki
şeklinin bulunduğunu da göstermektedir. Bunlardan biri, “Tumşukî”,
diğeri de “Hotenî”dir. Daha çok Budist inanışıyla ilgili eserlerin
yazılmış olduğu Hoten Dili, V./XI. yüzyıla kadar Hoten
hükümdarlığının dili olarak yaşayan diller arasında yer almıştır (Oranskii,
1379 hş.:20). Budist dinine ait metinler dışında bu dilden kalma
eserler; tıp ile ilgili eserler, destanlar, hikayeler, ticarî
mektuplar, resmî senetler ve benzeri dokümanlardan oluşmaktadır. Bu
dilin en eski şekli, gramer açısından eski Farsça’nın gramerine
benzemektedir (Ebu’l-Kâsımî, 1374 hş.: 141; Yârşâtır, 1346 hş.: I,
18).
3. Eski Farsça
Eski Farsça, Ahâmenişler döneminde,
Eski İran’da kitabe yazımında kullanılmış olan çivi yazısıyla
yazılan dilin adıdır. Fars bölgesinde ortaya çıkarılan yazıtların
önemli bir kısmının, söz konusu dönemlerde yaşamış eski Fars
kabilelerinin diliyle yazılmış olmasından dolayı bu dil bu isimle
anılmaktadır. Bu yazıtların dilleri, günümüz Farsça’sının en eski
şeklini ve temellerini oluşturmakta, dolayısıyla Eski Farsça çivi
yazılı kitabeleri Fars dilinin en eski yazılı belgeleri olarak kabul
edilmektedir. Bu dil özellikle dilbilgisi kuralları açısından Avestâ
Dili'ne benzemektedir (Turâbî, 1373 hş.: 38).
Eski Farsça, Perslerin, günümüzde
İran’da “Fars Eyaleti” adıyla bilinen bölgeye girişleri ve buraya
yerleşmelerinden itibaren kullanılmaya başlanan, Medlerin
yıkılışının ardından (MÖ. 550) Ahâmeniş İmparatorluğunu kuran
Perslerin dilidir. Ahâmeniş dönemi katipleri, deriler ve papirüsler
üzerine yazarken, Arami Dili ve alfabesini, taş ve balçık üzerine
işlerken de Elam çivi yazısı ve Babil yazısını kullanırlardı. Ancak
muhtemelen Büyük Kûrûş döneminden itibaren eski Farsça’yı yazmak
için özel bir çivi yazısı oluşturulmuştur. Bu yazı, I. Dâryûş
döneminde (MÖ. 522-486) gelişmiş ve zenginleşmiştir (Rızâyî-yi
Bâğbîdî, 1380 hş.: X, 545; Oranskii, 1379 hş.:19). Eski Farsça’nın
yazıldığı ve sadece Ahâmeniş hükümdarları kitabelerinde kullanılmış
olan çivi yazısı, sağdan sola doğru yazılıyordu. Ahâmeniş
hükümdarlarından kalma kitabeler, bazen tek bir dilde (Eski Farsça),
bazen iki dilde (Eski Farsça ve Elam Dili), bazen de üç dilde (Eski
Farsça, Elam ve Babil dilleri) yazılmıştır.
Eski Farsça ile kaleme alınmış bütün
yazılı metinler çivi yazısıyla yazılmıştır. Bu kitabelerde 500 kadar
Eski Farsça kelime bulunmaktadır. Bunların dışında, üzerinde Eski
Farsça kelimeler bulunan bazı mühürler ve kaplar günümüze
ulaşmıştır. Yunan tarihçileri eserlerinde; Eski Farsça birkaç özel
isim ve kelimeyi değiştirerek nakletmişlerdir. Dâryûş kitabelerinde
kullanılan bazı kelimeler birtakım değişikliklerle günümüze
gelmiştir (Yazıcı vd., 1999: XX, 413).
“Pârsî-yi Bâstân”, “Furs-i Kadîm”
veya “Furs-i Hahâmenişî” adlarıyla da bilinen Eski Farsça,
Ahâmenişler devrinde (MÖ. 559-330) İran’ın resmî dili oldu. Sanskrit
ve Avestâ dilleriyle yakın akrabalığı olan bu dilden günümüze
ulaşan en önemli eserlerin başında Ahâmeniş hükümdarlarının tamamı
çivi yazısıyla yazılmış kitabeleri gelmektedir. Bu yazıtların önemli
bir kısmı, dağ yamaçlarında kayalıklar üzerine ya da birtakım önemli
yapıların duvarlarına ve sütunları üzerine kazılmıştır. Bunların
yanı sıra üzerlerinde birtakım isimler bulunan bazı mühürler ve
yüzük kaşları, üzerlerinde yazılar bulunan bazı kaplar, öte yandan
yakın dönemlerde Taht-i Cemşîd’te ve Hemedân’da bulunan bazı altın
ve gümüş levhalar da, birtakım yazılara yer vermektedir. Bütün bu
kitabeler ve levhalar, üç dil ve üç alfabeyle yazılmıştır: Eski
Farsça, Elam Dili ve Babil Dili (Hânlerî, 1369 hş.: III, 12; Hânlerî,
1374 hş.: I, 162; Ebu’l-Kâsımî, 1375 hş.: 69, 79; Muîn, 1346 hş.: I,
38; Muîn,
1375 hş.: I, 5).
Ahâmenişlerin dilinden kalan en
büyük ve en uzun kitabe, Büyük Dâryûş’un emriyle, Kirmanşah’ın
Bisutun Dağı’ndaki yüksek bir kaya üzerine kazılmış bulunan
kitabedir. Kitabede yer alan yazılar, kralın fetihlerini konu
almaktadır. Eski Farsça ile çağdaş iki dil daha vardır. Bu dillerden
biri, Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avestâ’nın dili; diğeri de,
hâlâ Hindistan’ın bazı bölgelerinde konuşulmakta olan Sanskritçe’dir.
Eski Farsça’nın bu iki dil ile kelimeleri ve grameri açısından
çeşitli yönlerden benzerlikleri vardır. Eski İran’da batı ve güney
bölgelerinde yaşayanların Eski Farsça; kuzeydoğu ve doğu halkının
ise Avestâ dilini konuştukları belirtilmektedir (İsti’lâmî,
1981: 2).
Eski İran dillerinden “Avestâ Dili”,
Zerdüşt’ün ünlü kutsal kitabı Avestâ’nın yazılmış olduğu
dildir. Zerdüşt bağlılarının inanışlarına göre; Ahâmenişler
zamanında Avestâ, altın suyuyla 12.000 sığır derisi üzerine
yazılmış, ancak İskender’in İran’a saldırısı ve ardından Ahâmeniş
devletinin yıkılışıyla birlikte bu kutsal metin ortadan kaybolmuştur.
Yine tarihî aktarımlara göre; Avestâ, Eşkânî hükümdarlarından
I. Belâş zamanında (hük. 52-78), ardından da Sâsânî devletinin
kurucusu ve ilk hükümdarı Erdeşîr-i Bâbekân (hük. 224-240) döneminde
yeniden kaleme alınmıştır. Ancak birtakım araştırmacılar da,
Avestâ’nın Sâsânî dönemine kadar sözlü olarak kuşaktan kuşağa
aktarıldığı ve II. Şâpûr (hük. 309-379) döneminde Orta Farsça’ya ve
Pehlevice’ye dayanan, Avestâ adı verilen yeni bir yazı dili
oluşturularak onunla yazıldığı kanısını taşırlar. “Dîn-i Debîrî” ve
“Avestâ Yazısı” adı da verilen bu dilin alfabesi, 36 harften
oluşmaktaydı (Rızâyî-yi Bâğbîdî, 1380 hş.: X, 546).
Avestâ Dili, birtakım şartlara bağlı
olarak tanımlanması ve sınırlandırılması gereken bir kavramdır.
Çünkü Avestâ, bir kalemden çıkmış, aynı özellikleri taşıyan
dillerde yazılmış bir metin değil, birbirinden farklı coğrafyalarda,
değişik zamanlarda ve değişik kişiler tarafından derlenip
oluşturulmuş bir mecmuadır. Bu yüzden Avestâ, tarz açısından
da bütünsellik göstermez. Avestâ’nın en eski yazılı şekilleri,
MÖ. II. bin yılda kaleme alınmış ve uzun asırlar boyunca dilden dile
sözlü anlatılar yoluyla aktarılmıştır. Avestâ’nın önemli bir
bölümünü oluşturan birtakım ilahileri ve mitolojik çağlara ait
bilgiler veren bölümleri, ilk olarak İslâm sonrası ilk yüzyıllarda
dağılmış şekilleri bir araya toplanarak oluşturulmuştur. O
dönemlerde de Avestâ Dili, ölü diller arasında yer alıyor ve sadece
dinî birtakım törenlerde kullanılıyordu (Oranskii, 1379 hş.: 18).
İran’ın doğu bölgelerinde belli
yerleşim birimlerinde konuşulan bir dil olan Avestâ Dili’nin kesin
olarak hangi bölgenin dili olduğu konusunda bilgimiz yoktur. Aynı
zamanda bu dilin ne zaman kullanımdan kalktığı konusunda da kesin
bilgi bulunmamaktadır. Bu dilde yazılmış ve günümüze kadar
ulaşabilmiş olan tek eser, Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avestâ’dır.
Avestâ’nın en eski bölümlerini oluşturan Zerdüşt’ün bizzat
kendi ilahileri olan Gātālār, bu dilin en eski şeklinin
örnekleridir. Zerdüşt’ün yaşadığı zamanla ilgili en geç tarih, MÖ.
VI. yüzyıl olarak tahmin edilmektedir. Dolayısıyla Gātālār’ın
yazıldığı dil, bu zamandan daha sonraların dili olamaz. Ancak daha
önceki dönemlerin dili olması ihtimali de yok değildir. Bu dil
muhtemelen Sâsânî döneminin son devirlerinde (MS. VI. yüzyıl
civarları) bu amaçla Pehlevî Dili esas alınarak ortaya çıkarılmış ve
özel bir dil şeklinde oluşturulmuştur. Pehlevî Dili’ne oranla daha
kolay öğrenilebilecek, daha sade bir yapıya sahiptir. Öte yandan
Avestâ Dili’nde yazılmış olan Avestâ metninin edebî yönü de
güçlüdür. Avestâ’nın ne zaman yazılmış olduğu konusunda kesin
bilgi yoktur. Ancak bazı bölümlerindeki ayrıntılardan hareketle,
milattan 900 yıl önce yazılmış olduğu hakkında bazı görüşler ileri
sürülmektedir (Hânlerî, 1374 hş.: I, 174-176; Hânlerî, 1369 hş.:
III, 9; Öztürk, 1985: 122; Ebu’l-Kâsımî, 1374 hş.: 20; Ebu’l-Kâsımî,
1375 hş.: I, 5; Lazar, 1372 hş.: 570; Yârşâtır, 1346 hş.:I,
10; Muîn,
1375 hş.:
I, 7-8).
Önemli Eski İran dillerinden biri
olan Avestâ Dili, Eski Farsça ile aynı çağlarda kullanılmıştır.
Ancak bu dilin sadece bir yazım dili mi, aynı zamanda bir konuşma
dili olarak da kullanılıp kullanılmadığı hakkında kesin bilgi yoktur.
Bazı araştırmacılar, Avestâ Dili’nin eski İran’ın doğu bölgelerinde
konuşma dili olarak da kullanıldığı kanısını taşırlar. Bazılarınca
da bu dil, Kuzeybatı İran’da kullanılmış, Med Dili ile aynı
özellikler göstermektedir. Bu rivayetler, Zerdüşt’ün, Azerbaycan’da
dünyaya geldiği kanısını da güçlendirmektedir (Rızâzâde-yi Şafak,
1352 hş.: 3). Eşkânî ve Sâsânî dönemlerinde artık kullanılmayan
Avestâ Dili, Sanskrit Dili’yle aynı kökene sahiptir. Dilbilim
araştırmalarından elde edilen sonuçlar, Eski Farsça ile Avestâ
Dili’nin aynı dilin iki bağımsız kolu olduğunu ortaya koymaktadır.
Bir diğer ifadeyle; Avestâ Dili, İran’da bir eyaletin; Eski
Farsça da, başka bir eyaletin dilidir. Bazı dilbilimcilerce;
“Zeban-i Bâhterî/Belhî-yi Bâstân: Doğu Dili/Eski Belh Dili”
adını verilen bu dilin en yaygın adı, “Avestâ Dili”dir (Yârşâtır,
1346 hş.: I, 27).
Eski İran peygamberi Zerdüşt,
Hükümdar Goştâsb zamanında peygamberliğini ilan ederek dinini
yaymıştır. Bu dinin kutsal kitabı olan Avestâ’nın yazıldığı
dilden günümüze kadar gelebilmiş eserler, bu kitaptan kalan bazı
parçalardır. Mes’ûdî, Avestâ’nın, on iki bin öküz derisi
üzerine yazılmış olduğunu ve İskender’in saldırısı sırasında ortadan
kaybolduğunu ifade etmektedir. Bu dil, Sâsânîler zamanında yaygın
olarak kullanılmıştır. Sâsânîler döneminde kullanılan diğer diller,
Avestâ Dili’nin daha da geliştirilmiş şekli olarak ortaya çıkmıştır.
Avestâ Dili’yle madenler ya da taşlar üzerine kazılmış bazı padişah
mühürleri ve vakayinameler de günümüze kadar gelmiştir (İsti’lâmî,
1981: 3).
Avestâ,
Zerdüştî din adamları tarafından muhtemelen Sâsânîler devrine
kadar (MS. 226-651) sözlü olarak nesilden nesile nakledilmiştir.
Sâsânîler döneminde halk tarafından anlaşılmaz duruma düşmesi
üzerine, unutulmasını önlemek için Zerdüştî din adamları yeni bir
yazı icat etmişler ve bu yazıyı sadece Avestâ’yı yazmak için
kullanmışlardır. “Avestâ Yazısı” adıyla bilinen bu yazı, Sâsânî
devrinin diğer alfabeleri gibi Ârâmî alfabesinden alınmış olup
sağdan sola doğru yazılır. Ârâmî harfleriyle, Avestâ alfabesinde
harfler, şekil olarak birbirine benzemekle birlikte yazılışları
farklıdır. Harfler birbirinden ayrı yazılır, hiçbir şekilde bir
sonraki harfle birleşmez. Her ünlü için özel bir işaret mevcut
olduğu gibi kısa ve uzun ünlülerin işaretleri de ayrıdır. Avestâ,
Sâsânîler döneminin kutsal kitabı olduğu için o dönemin
dillerinden Orta Farsça’yı önemli ölçüde etkilemiş, bazı kelimeler
biraz değişiklikle bugünkü Farsça’ya da geçmiştir (Yazıcı vd.,
1999: XX, 414).
Sâsânîler XE "Sâsânîler" ’in
yönetimde bulunduğu dönem, İran dil ve edebiyatı bakımından daha
önceki dönemler gibi hakkında az bilgi bulunan bir devre değildir.
Bu dönemden çeşitli kitaplar, şiirler, şarkılar ve yazılar intikal
etmiştir. Elimizde bulunan tarih, coğrafya, dînî şiir, Avestâ
tefsirleri ve daha başka konularda yazılmış birçok yapıtın dilinin
İslam sonrası Farsça’sıyla olan benzerliği, Farsça’nın klasik
şekliyle kaleme alınmış eserlerden hareketle modern dil arasındaki
ortak ve farklı yönlerin tespitinde bize ışık tutmaktadır. Bu dönem
diline, “Pehlev dili/Pehlevî/Pehlevî Dili/Pehlevice” adı verilir.
Sâsânîler’in kullandığı bu dil, Müslümanların İran’ı fethiyle hemen
ortadan kalkmamış, İslam sonrasında da dört yüz yıldan fazla bu
dille konuşulmaya ve yazılmaya devam edilmiştir. Sâsânî
Pehlevicesi’yle yazılmış bazı eserler, günümüze kadar gelmiştir (Rypka,
1370 hş.: 7-9). Avestâ dili Eski Farsça’yla çağdaş bir dildir.
Ancak sadece bir dinin yazı dili mi, yoksa aynı zamanda halkın da
kullandığı bir dil mi olduğu konusunda kesin bilgi bulunmamaktadır.
Avestâ edebiyatı, Avestâ adlı kitaptan günümüze kadar
gelebilmiş olan parçalardan ibarettir. (Rızâzâde-yi Şafak, 1352 hş.:
33; İsti’lâmî, 1981: 8-10).
5. Diğer Eski İran Dilleri
Eski çağlarda İran coğrafyasının
değişik bölgelerinde kullanılmış, ancak, herhangi bir yazılı
belgeyle varlıklarını koruyup günümüze kadar gelememiş diğer eski
İran dilleri arasında, Eski Part Dili, Eski Soğd Dili, Eski Hârizm
Dili ve Eski Belh dili yer alır (Rızâyî-yi Bâğbîdî, 1380 hş.: X,
546).
II.
B. ESKİ
FARSÇA DÖNEMİNDE ALFABE/YAZI
1. Eski Farsça Alfabesi/Çivi Yazısı
Eski Farsça’nın yazıldığı alfabe,
“çivi yazısı” adı verilen bir alfabedir. Bu yazıya çivi yazısı adı
verilmesinin gerekçesi de, harflerinin çiviye benzemesindendir.
Elamlılar ve Babilliler arasında yaygın olarak kullanılan çivi
yazısı, sağdan sola doğru yazılmaktadır. Okunması çok zor ve birçok
simgeden oluşan bu alfabeyi, İranlılar daha da kolaylaştırmak
amacıyla birtakım simgelerini atarak basitleştirip kendilerine özgün
bir alfabe haline getirmiş, “Fars Çivi Yazısı” adını vermişlerdir.
İranlıların çivi yazısında yaptıkları bu köklü değişim ve geliştirme,
büyük bir kültürel değişim olarak kabul edilir. Ancak bu kapsamlı
değişimin, kesin olarak ne zaman ve kim tarafından yapıldığı
bilinmemektedir (Mîr Bâkırî Ferd vd., 1381 hş.: I, 22-23).
Kaynaklara göre; Büyük Dâryûş’un eski Farsça’nın yazıya aktarılması
için bir alfabe bulunmasını emretmesiyle, Akkad ve Sümer
alfabelerinden yapılan birtakım iktibaslarla bu alfabe
oluşturulmuştur. Eski Farsça, sağdan sola doğru yazılmaktadır. 36
harften oluşan bu alfabe, Ahâmenişler’in yıkılışına kadar
kullanılmıştır (Rızâzâde-yi Şafak, 1352 hş.: 29; Ebu’l-Kâsımî, 1374
hş.: 35).
2. Avestâ Alfabesi/Dîn-i Debîrî
Avestâ Dili, “Avestâ Alfabesi” ya da
“Dîn-i Debîrî” adıyla bilinen bir alfabeyle yazılıyordu. Bu yazı,
muhtemelen Sâsânîler’in son dönemlerine doğru VI. yüzyılda, o
zamanlara kadar dilden dile sözlü olarak aktarılan Avestâ
metnini yazıya geçirmek için Pehlevî alfabesi ve Zebûrî adı verilen
alfabelerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Avestâ alfabesi, sağdan
sola doğru yazılır ve her kelime sonunda bulunan bir noktayla
diğerinden ayrılır (Komisyon,
1342-1343 hş.: I, 638; Turâbî, 1373 hş.: 35-36; Ebu’l-Kâsımî, 1374
hş.: 41). Abdullâh b. Mukaffa (ö. 143/760) ve Mesûdî (ö. 346/957)
gibi bazı yazarlar söz konusu alfabeden “Dîn-i Debîre” ve “Dîn-i
Defîre” adlarıyla söz ederler (Turâbî, 1373 hş.: 36).
3. Diğer Alfabeler
MÖ. III. binli yıllarda günümüz Irak
coğrafyasının güney bölgelerinde egemen Sümerlerin kullandıkları
çivi yazısıyla yazılan Sümer Alfabesi, yine MÖ. III. bin yıldan I.
bin yıla kadar Mezopotamya bölgesinde yaygın olarak kullanılmış olan
Akkad Alfabesi ve günümüz İran’ında Hûzistân/Elam adıyla bilinen
bölgede Sümer alfabesinden yararlanılarak oluşturulmuş ve
kullanılmış olan Elam Dili de, Eski İran’da, Eski Farsça Dilleri
döneminde kullanılmış alfabeler arasında yer almaktadır (Ebu’l-Kâsımî,
1374 hş.: 44-45).
KAYNAKÇA
Bahâr, Melikuşşuarâ, (1373 hş.) Sebkşinâsî/Târîh-i Tatavvur-i
Nesr-i Fârsî, Tahran.
Dihhudâ, Alî Ekber, (1346 hş.),
Lugatnâme-yi Dihhudâ,
Tahran.
Ebu’l-Kâsımî, Muhsin, (1375 hş.), Râhnumâ-yi Zebânhâ-yi
Bâstânî-yi Îrân, Tahran.
Ebu’l-Kâsımî, Muhsin, (1374 hş.), Zebân-i Fârsî ve Serguzeşt-i Ân,
Tahran.
Ebu’l-Kâsımî, Muhsin, (1374 hş.), Târîh-i Zebân-i Fârsî,
Tahran.
Hânlerî, Pervîz Nâtil, (1369 hş.), Heftâd Sohen, Tahran.
Hânlerî, Pervîz Nâtil, (1374 hş.) Târîh-i Zebân-i Fârsî,
Tahran.
Hânlerî, Pervîz Nâtil, (1347 hş.), Zebânşinâsî ve Zebân-i Farsî,
Tahran.
İsti’lâmî, Muhammed, (1981), Bugünkü İran Edebîyatı hakkında Bir
İnceleme (çev. Mehmet Kanar), Ankara.
Komisyon, (1342-1343 hş.) Îrânşehr, Tahran.
Lazar, Gilbert, (1372 hş.) “Rîşehâ-yi Zebân-i Fârsî-yi Edebî”,
İrânnâme, XI/4, Bethesda.
Mîr Bâkırî Ferd vd., (1381 hş.), Târîh-i Edebiyyât-i Îrân,
Tahran.
Muîn, Muhammed, (1375 hş.),
Ferheng-i Fârsî,
Tahran.
Muîn, Muhammed, “Pârsî-yi Bâstân”,
(1346 hş.), Lugatnâme, Tahran.
Mutlâk, Celâl Hâlıkî, (1989), “Serguzeşt-i Zebân-i Fârsî”,
Îrânşinâsî, I/1 Bethesda, Maryland.
Oranskii, Iosif Mikhailovich, (1379 hş.), Fıkhu’l-luga-yi Îrânî
(çev. Kerîm-i Keşâverz), Tahran.
Öztürk, Mürsel, (1985), “İslamiyet’ten önceki İran Medeniyeti”,
Doğu Dilleri, Ankara.
Rızâyî-yi Bâğbîdî, Hasan, (1380 hş.),
“Îrân”, Dâ’iretu’l-ma‘ârif-i Bozorg-i İslâmî,
Tahran.
Rızâzâde-yi Şafak, Sâdık, (1352 hş.), Târîh-i Edebiyyât-i Îrân,
Tahran.
Rypka, Jan, (1370 hş.), Târîh-i Edebiyyât-i Îrân
(çev. Kerîm-i Keşâverz), Tahran.
Tefezzulî, Ahmed, (1376 hş.), Târîh-i Edebiyyât-i Îrân Pîş Ez
İslâm, Tahran.
Turâbî, Seyyid Muhammed, (1373 hş.), Târîh-i Edebiyyât-i Îrân Pîş
Ez İslâm, Tahran.
Yârşâtır, İhsân, (1346 hş.), Lugatnâme-yi Dihhudâ, “Zebânhâ
ve Lehçehâ-yi Îrânî”, Tahran.
Yazıcı, Tahsin-Öztürk, Mürsel, (1999), “İran”, Türkiye Diyanet
Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul.