I.
Giriş
Mitleri, doğuşlarını ve anlamlarını yorumlayan, inceleyen bilim dalı
olan mitoloji; bir ulusa, bir dine ve uygarlığa ait mitleri konu
alır. Bir bakıma eski çağlarda yaşamış insanların doğa olayları,
sosyal ilişkileri ve dinî inanışlarına bakış açılarının yorumlanması
olarak nitelenen mitoloji, sözcük anlamı olarak “efsane bilimi” yani
ilkel insanlar ve insan üstü varlıkların başından geçen masalsı
olayların incelenip anlatılmasıdır.
Her ulusun mitolojisi; o ulusun tarihi, çeşitli efsaneleri,
destanları, kahramanlık öyküleri, inanç sistemleri, tanrıları,
insanları, masalları ve söylencelerini barındırır. Mitoloji, hayalî
bir anlatım içine, hayallerde yer etmiş yarı tanrılar ve
kahramanların hikayelerini de katan ve ilk çağlar, daha doğrusu
arkaik bir zaman türüne, tarihsel zaman ötesindeki başlangıç
zamanına dayanan bir hikaye anlatım biçimidir.
Farsça “ustûre: myth” kelimesi Arapça: “rivayet” ve “aslı esası
olmayan söz” anlamında kullanılan “ustûre” sözcüğünden alınmıştır.
Arapça’da belirtilen anlamda kullanılan “ustûre” kelimesi, aslında
Yunanca: “destan, hikaye, araştırma, haberdar olma, yorum ve tarih”
anlamlarındaki “historia” kelimesinin Arapçalaşmış şeklidir.[1]
Yunanca “mythos” sözcüğünden alınmış olan ve daha çok “efsane”
anlamında kullanılan “myth” sözcüğü ise, “yorum, haber ve kasıt”
anlamlarını ifade etmektedir. Daha geniş anlamıyla “myth: geleneksel
olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren,
tanrı, tanrıça, evrenin doğuşu ile ilgili hayalî, alegorik bir
anlatımı olan halk hikâyesi, mitos.” olarak tanımlanmaktadır.[2]
Daha sonraları “ustûre” kelimesi, “gerçekleşmesi mümkün olmayan,
daha çok şair ya da yazarın hayalciliğiyle oluşan hikaye” anlamını
kazanmıştır. Gerçekte “ustûre; kutsal serüvenleri, fizik ötesi
varlıkların doğa üstü maceralarını, ilk dönemlerdeki çok erken çağ
insanlarının hikayelerini aktaran efsanelere” denir. Başka bir
ifadeyle ustûre; bir dönemler insanların gerçek olarak algıladıkları
klasik geleneksel hikayeler, doğa üstü birtakım varlıkların amaçları
ve eylemleri temelleri üzerinde yükselerek yaygınlaşmış mitolojik
ölçüler ve sınırlamalar içerisindeki hikayelerdir. Mitlerin en
önemli işlevleri, insanların örnek olarak alınan başta dinî ve diğer
konular olmak üzere taziye, evlenme, ibadet, sosyal etkinlikler,
eğitim, öğretim, kültür, bilgelik, bilgelerin etkinlikleri, toplumu
yönlendirmeleri, savaş, bayram vb. bütün ayinleri, anlamlı
faaliyetlerini anlama ve iç yapılarıyla özelliklerini ortaya
koymalarıdır. Söz konusu anlatımların kahramanları gerçekte doğal
özellikleriyle donanmış bir insan ise, doğa üstü bir yaratık
değilse, bu tür anlatıların adı genellikle “efsâne/legend”tir. Ancak
hikaye doğa üstü, kahramanı da gerçek olmayan dünyanın bir yaratığı
ise, o zaman bu hikayelere “halk hikayesi/folk tale” adı
verilmektedir.
[3]
Teknik terim olarak “ustûre: gerçekte kesin bilinmeyen tarihî
dayanakları bulunan hikaye anlamına” kullanılmaktadır.[4]
Mitoloji; dünyanın ve insanın yaratılışı, eski dünyada tanrılar,
yarı tanrılar ve kahramanların birbirleriyle olan savaşları, eski
dünya kavimlerinin yaşadıkları, karşılaştıkları sıkıntılar,
yokluklar ve hayat serüvenlerini içermektedir. İlk insan
toplulukları için mitoloji, dinî esaslar ve inanışları konu
almaktadır. İlk insan bu inançları aracılığıyla varlık ve doğa
sırlarını açıklıyor ve yorumluyordu. Ancak bilginin gelişmesi, bilgi
çağına yaklaşılması ve insanoğlunun bilgi kaynaklarının çoğalmasıyla
birlikte mitoloji yavaş yavaş inanç boyutunu kaybetmiş, sadece
hikayeler olarak kalmıştır.
[5]
Arapça'da bu kelimenin kuralsız çoğulu “esâtîr” olarak Farsça’da da
aynı şekliye kullanılmaktadır. Farsça'da bu kelime, daha çok “bir
kavmin inanç dünyasında elde ettiği birikimi” ifade etmede
kullanılır. Avrupa dillerinde (İngilizce ve Fransızca) “myth”
kelimesi; Almanca'da “myth” ya da “mythe” kelimeleri anlamsal içerik
açısından hem tekilleri ve hem de çoğul şekilleriyle Farsça ustûre
kelimesinin anlamını karşılamaktadır. “mythology” teknik terimi ise
önemli ölçüde “esâtîr”, “ilmu'l-esâtîr” ve “ustûreşinâsî”
kavramlarını karşılamaktadır.
[6]
Kur’ân yorumcularının çoğu “esâtîru'l-evvelîn”e: “önceki
milletlere ait rivayetler” anlamını vermiş ve bunlara kahramanlık
hikâyeleriyle tarihî kıssaların dahil olduğunu belirtmişlerse de
esasen “esâtir” daha çok putperest kavimlerin tanrılarına ilişkin
efsaneleri ifade XE "ifade" eder. Bunlar, hak dinden sapanların
aslını değiştirerek ortaya koydukları bâtıl inançlar olarak da
görülebilir. “Esâtîr” kelimesinin sözlükte “gerçeğe uygun olmayan
sözler”[7]
anlamına gelmesi de bu görüşü doğrulayıcı mahiyettedir.
[8]
İnsan hayatının temellerinden olan inanışlar çoğunlukla; inançlar,
ayinler, kutsal yerler ve inananlardan oluşan dört esas üzerine
yükselirler. Mitoloji, ilk insan topluluklarının yaşadığı çağlarda
çeşitli sosyal oluşum ve gelişmelerden etkilenerek bunların belirgin
ve özel aşamalarında meydana gelmiş, herkesin inandığı kutsal
değerleri içeren genel anlamlı bir terim olarak daha ilk ve en sade
çok eski çağlarda bile bizim algıladığımız gerçek zaman boyutları ve
sınırlarından farklı zamanlarda gerçekleşmiş, dünyanın
yaratılmasıyla sonuçlanmış ya da geleceğin çok uzak zamanlarında
gerçekleşecek olan genellikle kutsallar, tanrılar, insan üstü
yaratıklar, olağanüstü olaylar ile ilgili rivayetlerle dopdoludur.
Başlangıç ve bitiş zamanları mitolojide özel zaman terimleridir.
[9]
Milletlerin mitolojilerinin yanında kahramanlık hikayeleri ve
efsaneleri de yer almaktadır. Sözlü geleneklerden kaynaklanan
kahramanlık hikayeleri, genellikle kökenleri açısından kendilerini
oluşturan kavimlerin şekillenmeleri ve belli bölgelerde yerleşmeleri
çağlarına kadar uzanan manzûm hikayelerdir. Bazen belli dönemlere
kadar sözlü anlatımlar şeklinde, bazen de yazılı olarak kuşaktan
kuşağa aktarılan bu anlatımlar milletlerin geçmişte yaşadıkları
gerçekleri ortaya koyma iddiasını taşırlar. Kahramanlık
hikayelerinin bu geçmiş olayların “gerçeklerini” aktarmaları
açısından “mitler”le benzerlikleri vardır. Ancak zaman kavramı
açısından aralarında farklılık bulunmaktadır. Bu da; kahramanlık
hikayelerinin gerçekleştikleri zamanların milletlerin uzak geçmişine
dayanmalarına karşın mitlerdeki başlangıcı olmayan ya da bilinmeyen
ezelî zaman kavramı arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.
[10]
İlkel devirlerde tarih; hikaye ve efsanelerle karışık tarihî
bilgiler ile efsaneler ve hikayelerin iç içe yer aldığı sözlü
aktarımlardan oluşmaktadır. Bir hanedan ya da bir milletin
bireyleri, ataları ve babalarının hayat serüvenleri ve yaşadıkları
dönemlere ait olayları daha sonraki kuşaklara hikaye ve efsaneler
şeklinde aktarmaktadırlar. Medeniyet çağına girildiğinde bu tür
hikayeler ve rivayetler yazıya geçirildi ve asıl serüvenler gerçek
içerik ve boyutlarının yanı sıra birtakım tarihî renkler ve boyutlar
da kazanmaya başladı.
[11]
Mitlerle çoğu zaman iç içe giren efsaneler, insanların birbirlerine
sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktardıkları hikayemsi anlatımlardır.
Özellikle tarih öncesi devirlerde kavimlerin ilk yerleştikleri
bölgelerden ayrılmaları ya da başka topraklara yerleşmelerinden
kaynaklanan yer değiştirmeler, göçler; yine tarihin çeşitli
evrelerinde zaman zaman milletlerin birbirlerine karışmalarıyla bazı
tarihî gerçeklerin asılları ortadan kaybolmuş, önemleri ve
yaygınlıkları oranında da sonraki nesiller üzerinde etki ve iz
bırakmış olan bu gerçeklerin yerlerini efsaneler almaya başlamıştır.
Söz konusu mitolojik rivayetlerin bir kısmı, insanlar arasında sözlü
aktarım yoluyla nesilden nesile ulaşmış, gerçekte bir doğa olayı ya
da insanlarla direkt ilgili olayları konu olan bir efsane aşamalı
olarak bir tarihî gelişme özelliği kazanmış, doğa üstü bir kişilik
ya da bir başka nesne şeklinde belirerek zihinlerde canlandırılmış,
efsane tarihe dönüşmüştür. Bu tür dönüşümler yaşayan efsaneler,
yazıya geçirilmeden, milletlerin kutsal yazıtlarında, dinî içerikli
edebî metinlerde yer almadan ya da tarihçiler ile eski dünya
gezginlerinin seyahatnâmelerine yazılı olarak geçmelerinden önceki
dönemlerde sözlü olarak aktarılmaları nedeniyle birtakım dış
etkenlerin yoğun müdahalelerine, kasıtlı ya da kasıtsız birtakım
ilaveler ve eksiltmelere maruz kalmışlardır.
[12]
Bu yüzden mitolojide, gerçek dünya ile zihinlerde canlandırılan
hayalî dünya çoğu zaman iç içe girerek birbirine karışmakta, gerçek
olayların ortaya çıktığı zamanlar varlıklarını yitirmekte ve hayalî
bir zamana dönüşmektedir. Tanrılar, insan görünümünde hayal
edilmekte, insanlar fizik ötesi, doğayı aşkın güç ve özellikler elde
etmekte, fizik ötesi varlıklar, tarih meydanını ve gerçek zaman
alanını işgal etmektedir. Atalara aşırı tutkunluk, gerçek zaman
dilimlerinde yaşamış, unutulup gitmiş ataları hayalî zaman sürecinin
sınırsız sonsuzluklarına çekmekte, onlardan tanrılar ve tanrıçalar
türetilmektedir. Seller, depremler, tufanlar, volkanik patlamalar,
uzun süreli kuraklık ve kıtlıklar gibi insanları olumsuz yönde
etkileyen ve temelde gerçek olaylar ve gerçek zamanlarla ilişkili
büyük olaylar sonucunda yaşanan değişimler, doğanın birbirinden
farklı derin etkiler bırakmış faciaları, daha sonraki nesillerin
hafızalarında; tanrıların ya da kendileri ölümlü ancak ölümsüzlerin
desteğindeki efsane kahramanlarının müdahaleleriyle gerçek
varlıkları olmayan zamanların sonsuzluğunda efsanelere dönüşmekte,
kavimlerin, milletlerin gelenek ve görenekleri çeşitli törenleri ve
bayramlarının kaynağını oluşturmaktadır.
[13]
Mitolojik anlatımın pek çok özelliklerinden başlıcası, onun zaman
içinde yerleştiği çerçevedir. Bu, bir sonluluk ve fani oluş
damgasını sırtında taşıyan “zaman” ve “tarih”in dışında, çok özel
bir zaman ve tarih boyutu taşır. Zaten mitolojik anlatımların
geçerliliği de, sözü edilen zaman ve mekanın dışında
gerçekleşmesinde yatmaktadır. Mitolojilerdeki “zaman” kavramı, çok
özel bir konuma ve anlama sahiptir. Daha pratik bir ifadeyle, bu
yoğun bir zaman olup bununla birey kendisinin sahneye çıktığını
hisseder ve böylece de o başlangıç zamanındaki kahraman olur; yani,
bu dinî ayin “mythe”i yeniden gerçekleştirir, ona yaşama imkanı
sağlar.[14]
Milletlerin kültürlerinde özellikle yeni yılın başlaması,
mevsimlerin bitiş ya da başlangıçlarında düzenlenen geleneksel
törenler, klasik toplumların gerçek zamanlı tarihî olaylar
çerçevesinde, gerçek olmayan zamanlı efsanevî olaylar arasında bir
ilişki kurma çabalarının sonuçları olarak ortaya çıkmışlardır.
Sadece bu ilişkilendirme bile bu törenlere kutsallık rengi
vermektedir. Bu tür özelliklere sahip geleneksel İran
kutlamalarından “Nevrûz” ve “Mihregân”, geçmişlerinin çok eski
klasik devirlere dayanması, bunlara ayrıca dikkat çekici özellikler
de kazandırmaktadır. Özgün ve bir o kadar da ilginç törenlerle
kutlanan Nevrûz, batı İranlıların Mezopotamya uygarlığıyla uzun
süreli ilişkilerinden dolayı Bâbil Nevrûz'u “Zagmug”dan etkilenip
onun birtakım özelliklerini almış olsa da yine asıl renkleri İran
kültür ve medeniyetinin çizgilerini taşımaktadır. İslâmî dönem
kültürel özelliklerinin de kendisini gösterdiği bu törenlerde
zamanla Yunan gelenekleri ve Orta Asya milletlerinin kültürleri de
bazı yönleriyle yer almaya başlamıştır.[15]
Dünyanın en eski efsaneleri, eski Mısır ve Mezopotamya bölgelerinde
aranmalıdır. Bu efsanelerin günümüz modern medeniyetlerindeki
gelenek, töre ve törenlerin oluşumundaki etkileri Yunan ve Bizans
efsanelerinin, Hint ve eski İran efsanelerinin etkilerinden az
değildir. Örneğin dünyanın yaratılışı konusunda Bâbil efsanelerinde
yer alan Sümer medeniyeti ve Asurlarda da benzeri bulunan ve diğer
eski dünya medeniyetlerinde de etkisi bulunan bir efsaneye göre; bir
zamanlar yer ve gök henüz yok iken sular tanrısı Apsu, suyunu
düzensizlik ve kargaşa tanrısı olarak bilinen Tiamat'ın suyuna kattı
ve bunun sonucu olarak bütün alem ortaya çıktı. Ancak düzen ve
intizama karşı olan Tiamat, evreni yuttu ve düzensizlik yeniden
evrene egemen oldu. Bunun üzerine Marduk, Tiamat ile savaşmaya ve
mücadele etmeğe başladı. Savaş sonunda onu öldürdü ve iki
parçasından biriyle yerleri, diğeriyle de gökleri yarattı. Bu yüzden
yeryüzünde kargaşalar sona ermez, bitmek tükenmek bilmez, ancak
Marduk gücüyle yeri ve göğü o eski kargaşalardan uzak tutmakta ve
insanı da korumaktadır.
[16]
II.
İran mitolojisi
İran mitolojisi ve İran efsaneleriyle ilgili en eski bilgiler MÖ.
XV. yüzyıla aittir. Arkeolojik verilerin yanı sıra İran millî tarihi
ve tarihî kişilikleri konusunda en eski işaretler Rîg Vedâ ve
Avestâ’da yer almaktadır. Zerdüşt XE "Zerdüşt" ’ün kutsal
kitabı Avestâ, değişik tarihlerde kaleme alınmıştır. En eski
bölümü Gatalar bu dinin peygamberi Zerdüşt’ün ilahileridir.
Araştırmacıların çoğu söz konusu ilahilerin MÖ. VI. yüzyılda
yazılmış olduğu kanısındadırlar. Ancak birtakım araştırmacılar ve bu
konuda detaylı çalışmaları bulunan uzmanlar da söz konusu bölümlerin
yazılış tarihi olarak çok daha eskilere gitmekte, Zerdüşt’ün
yaşadığı dönemlerin MÖ. 1100-1500-1700’lü yıllar olduğunu
söylemektedirler. Yeşetler de Zerdüşt’ten çok daha eski
dönemlere ait birçok efsane ve hikayeyi yok olmaktan kurtararak daha
sonraki dönemlere aktarmaları bakımından önemli metinlerdir.
Araştırmacılar, Avestâ öncesi dönemlerde de İran
mitolojisiyle ilgili veriler bulunduğu kanısındadırlar.
[17]
İranlılar, Hint-İran birleşik kavminden ayrıldıklarında birtakım
destanlar ve efsanevî rivayetleri beraberlerinde getirmişlerdir. Bu
rivayetler ilerleyen zamanla onların yeni vatanlarına ve yeniden
şekillenmiş yapılarına da uyum sağlamıştır. Bu yüzden Hint ve İran
mitolojilerindeki ortak efsanelerin birbirinden farklı değişik
versiyonlarına rastlanabilmektedir. Cemşîd’in ya da Ferîdûn’un ve
babasının efsanelerle karışık destanları, Sanskritçe eserlerde
birtakım farklılıklar ve değişik şekillerde aktarılmaktadır.
[18]
İran kahramanlık hikayeleriyle efsanelerinin tarihi, Âryâların İran
topraklarına geldikleri günlerden başlar. İran kavmi,
İndo-Europeenne/Hind-Avrupa kavimlerinden biridir. Aşamalı olarak
Asya’nın orta kesimlerinden Atlas Okyanusu kıyılarına kadar yayılmış
ve yeni dünyanın keşfiyle birlikte dünyanın birçok bölgesine de
gidip yerleşmişlerdir. Bu ırkın kollarından biri, tarihin çok eski
dönemlerinden beri diğer kollara oranla çok daha fazla önem
kazanmış, onun oluşturduğu medeniyet, edebiyat ve kültür,
Hind-Avrupa ırkının diğer kollarından daha etkili olmuştur. Bu kol
İndo-İranienne/Hind-İran koludur. Tesbitlere göre MÖ. 3000
yıllarında Hint-Avrupa grubundan ayrılıp Hint ve İran ırkları olarak
iki ayrı kola bölünmeden önce bunlar, Orta Asya bölgesinde
yaşamakta; ortak din, dil, inanç ve mitolojilere sahip olup
kendilerini “Âryâ: şerefli” nitelemesiyle ifade etmektedirler. Daha
sonraki dönemlerde birbirlerinden ayrılarak Hindistan ve İran adlı
ülkelerine yerleştiklerinde bu ismi her biri kendisi için
kullanmıştır.
[19]
Ârya kavmi, İran topraklarına gelip yerleştiğinde, Hint Âryâları ile
aynı yerde birlikte yaşamakta olan atalarından miras olarak almış
oldukları hikayeler, destanlar ve efsanevî rivayetleri de
beraberlerinde getirdiler. Hint kavimleri arasında da yaygın olan bu
efsaneler, İranlılar arasında daha geniş kitlelere yayılarak özgün
nitelikler kazandı. Zamanın akışıyla söz konusu rivayetlerde
yaşanılan çevrenin de etkisiyle şekillenen yeni düşünce ve inanç
ekseninde birtakım değişiklikler meydana geldi. Bu kaynakları ortak,
ancak ifade edildiği gibi bir ayrışma ve değişim sonrası
farklılıklar gösteren efsanelere: İranlılar arasında farklı bir
görünüm kazanan “Cemşîd Destanı”, “Ferîdûn Destanı” ve babası “Abtîn
Destanı” gibi efsanelerin yanı sıra Sanskrit edebiyatında ve önemli
Sanskrit kaynaklarında yer alan başka birtakım mitolojik hikayeler
örnek verilebilir.
[20]
İran’a göç ettiklerinde Âryâ kavminin dini, Hint Âryalarıyla ortak
eski ve Âryâlara özgü bir inanıştı. Hem Hint kültüründe ve hem de
İran geleneklerinde bu inanış zamanla birtakım değişimler geçirmiş,
İran bölgesinde Zerdüşt XE "Zerdüşt" ’ün ortaya çıkarak dinini
yaymasıyla birlikte, Zerdüşt’ün reformları ve yeni birtakım dinsel,
yapısal ve düşünsel katkılarla bambaşka bir yapı kazanarak büyük
dünya dinleri arasına girmiştir. Ancak bu eski inanışın İranlılar
arasında çok derin izleri ve hatıraları kalmış, bu hatıralar, İran
mitolojisinin ve özellikle eski İran dinî efsanelerinin kaynağını ve
temel taşını oluşturmuştur. Bu eski dünyanın ve klasik geleneklerin
rengini taşıyan efsaneler, zamanla birtakım eklemeler ve
çıkarmalarla yeni görünümler kazanmış, çoğu yerde millî, tarihî
kahramanlık destanları ve rivayetlerle iç içe girmiş ve öylece geniş
coğrafyalarda yaygınlaşmıştır.
[21]
Millî rivayetler, dinî efsaneler, tarihî gerçekler, İran
kahramanlarının maceraları, göç öncesi ve orta Asya topraklarında
yaşadıkları dönemlerden kalma hatıralar ve efsaneler, ordu sevki ve
savaşlar, savunma amaçlı mücadeleler, çeşitli bölgelerde sanatsal
gösteriler ve kahramanlık sergilemeler, Âryâ ırkının gurur ve
kibirliliği, İranlıların yeni inanışlarına, tanrılarına ve hepsinin
İran ve İran halkının destekçileri ve hamileri olduklarına
inandıkları İmşâspendân’a bağlılıkları, İran’ın doğu bölgelerinden
çıkan ve bağımsız hükümetlerin oluşumunda gayret göstermiş sultanlar
ve emirlerin tarihleri ve daha başka konuların karışımıyla düzenli
ve bütünlük içerisinde derlenen efsaneler ve hikayeler ortaya çıktı.
Söz konusu anlatımların temellerini oluşturan tarihî gelişmeler,
efsaneler ve dinî rivayetlerin birtakım örnekleri de Avestâ’da
görülmektedir. Bu rivayetler daha sonraki dönemlerde oluşan İran
efsanelerine de kaynaklık etmiştir. Diğer milletlerde görüldüğü
gibi, İranlılar da bu hikayeler ve efsanelerinin oluşumunda asıl
hikayeler üzerine birtakım eklemeler yapmışlardır. Söz konusu
hatıralar ve efsaneler İran millî kahramanlık destanlarının temelini
oluşturmaktadır. Her geçen gün bu anlatımlar, millî destanlar
gelişmiş, asırlar geçince de doğa üstü özellikler bu hikayelere
egemen olmuş ve yetenekli şairlerin dizelerinde kahramanlık
efsaneleri olarak işlenmiştir.
[22]
Zamanla gelişen ve olgunlaşan İran rivayetleri, İran tarihinde yeni
bir dönem, yeni bir sayfa olarak kabul edilen “Eşkânîler Dönemi”nde
farklı bir boyut kazanmıştır. İran askerî ve sivil toplum güçleri
bir taraftan İran’da kalan Yunan kalıntılarıyla uğraşırlarken diğer
taraftan da Bizans kahramanları ve komutanlarıyla mücadele etmek
zorunda kalmış, Eşkânî yönetimiyle ortaklıkları bulunan birtakım
hanedanlar ortaya çıkmış, bunlar da birtakım efsanevî hikayelere
konu olmuşlardır. Bu dönemden ve söz konusu hanedanların
kahramanları, emirleri ve savaşçılarından da İranlıların millî
hatıralarında birtakım kahramanlık hikayeleri ve efsaneler kaldı.
Daha eski dönemlerin hikayeleriyle zaman ve mekan boyutunun
uzaklığının unutulması nedeniyle eski ve yeni anlatımlar özellikle
de sözlü olmaları gerekçesiyle birbirine karıştı. Bir bakıma eski
hikayeler ve rivayetler yenilerin katılımıyla yepyeni görünümler,
farklı renkler ve içerikler kazandı. Bu dönemden sonra İranlıların
mitolojik destanları, efsaneleri, hikayeleri ve rivayetleri
olgunluğa erişmiş olarak ortaya konuldu ve derlenmeğe başlandı.
Sâmânîlerin ortaya çıkışıyla birlikte onların bir taraftan din ve
Zerdüşt XE "Zerdüşt" dini bağlantılı konulara yoğun ilgisinin;
diğer taraftan da doğulu ve batılı düşmanları karşısında millî
duygularının etkisiyle klasik rivayetler dinî, millî ve tarihî
gerçekler şeklinde yavaş yavaş toplanarak yazıya aktarılmaya
başlandı. Bu ilk çalışmalar, daha sonraki dönemlerde millî
rivayetler konusunda önemli kitapların yazılmasına da uygun bir
ortam hazırladı. Özet olarak: İran millî hikayeleri ve rivayetleri,
Âryâ kavminin İran’a göç etmesiyle başlamış, İran’a yerleşmelerinden
sonra her geçen gün yeni gelişmelerin eklenmesiyle gelişimini
sürdürmüş, yazılı ve sözlü rivayetler ve hikayeler bu yolla aşamalı
olarak derlenip Sâsânîler dönemi sonlarında da en olgun ve en geniş
şekillerini almışlardır.
[23]
Vedâ ve Avestâ içerikleri açısından
karşılaştırıldıklarında Hint ve İran kavimlerinin birlikte
yaşadıkları ortak bölgelerinde, henüz iki ayrı ırka ayrılmadan
önceki dönemlerde Cem (Vedâ'da; Yama, Avestâ'da;
Yime), Âbtîn (Vedâ'da; Aptya, Avestâ'da; Athwya) vb. özgün
ortak kahramanlara sahiptirler. Vedâ metinlerinde çok geçen
ve saygınlığıyla bilinen Âsurâ, İran dinî geleneğindeki Âhurâ’nın
kendisidir.[24]
Daha önce de işaret edildiği gibi Âryâların İran topraklarına
göçlerinden sonra bu serüvenler birtakım eklemeler ya da
kısaltmalarla içerik ve nitelikleri açısından değişik şekiller
almaya, gelişip olgunlaşmaya yüz tuttular. Bunlardan birçoğu elbette
efsane ağırlıklı hikayelerdi. Başka bir ifadeyle sadece soyut,
gerçek olmayan hikayelerden ibaretti. Bunlar arasında: dünyanın
yaratılışı, Ahura Mazda ve Ehrîmen'in, Sığır ve Geyûmers
hikayesinin, ırkların ortaya çıkışı konusu gibi örnekler
verilebilir. Bunun yanı sıra birtakım hikayeler de gerçek tarihî
olaylara dayanmakta ve zamanın uzun kesitleri arasında ağızdan ağıza
aktarılmaları nedeniyle tarih yatağından uzaklaşarak hikaye ve
efsanelere dönüşmüştür. Avestâ'nın ortaya çıktığı zamanlara
yakın günlerde İranlılar için yaratılışın ilk dönemlerinde Zerdüşt
XE "Zerdüşt" 'ün peygamber olarak ortaya çıkışına kadar birtakım
rivayetler ve sözlü anlatımlar tarihî rivayetler adı altında sözlü
olarak aktarıla gelmiş ve bu rivayetlerden Avestâ'nın değişik
bölümlerinin hazırlanmasında yararlanılmıştır. Bu durum da,
Avestâ yazarlarının eski İran rivayetleri, efsaneleri ve
hikayeleri konusunda belli birikimleri bulunduğunu göstermektedir.
Onlar bu rivayetlere tarihî gerçekler gözüyle bakarak Avestâ'nın
hazırlanmasında kullanmışlardır. Bütün bunlardan; eski İran
rivayetlerinin ilk olarak Zerdüşt'ün kutsal kitabı Avestâ'da
yer aldığı ve bu konudaki çalışmalarda söz konusu kutsal metnin
değeri ve önemi sonucuna varılmaktadır.
[25]
Dinî mitoloji konusunda da; eski İran’daki dinî yaşayışı ve ayinleri
de içeren yaşanmış birtakım efsaneler bulunmaktadır. Zerdüşt XE
"Zerdüşt" ’ün ortaya çıkmasından sonra bu rivayetler birer hatırat
metni olarak kalmış, eski İranlıların dinî efsaneleri olarak daha
sonraki dönemlere aktarılmıştır. Bazen de bu rivayetler, millî
tarihî destanlar, efsaneler ile birlikte kahramanların maceraları,
İranlı komutanların ordu sevkıyatları ve İran milletinin
mücadelelerini konu almakta ve en güzel şekliyle yansıtmaktadır.
İranlıların Yunanlılarla savaşları, İskender’in İran’dan
çekilmesinden sonra onun İran’daki derin ve etkin nüfuzuyla
mücadeleleri, Bizanslılara ve o çağın doğu imparatorluklarından
gelen saldırılara karşı savunma faaliyetleri, birtakım hatıraların
yaşanmasına ortam hazırlamış ve klasik efsanevî destanlarına hamâsî
bir renk kazandırmıştır. Buna; Âreş-i Kemângîr’in İran-Tûran
sınırlarını belirlemek amacıyla Âmul’dan Merv’e ok atması örnek
verilebilir.
[26]
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, Şâhnâme’deki
efsanelerin fantastik açıdan Yunan mitleriyle mukayese edilebilecek
benzerlikler göstermemeleridir. Yunan mitlerinde beşerî görünümdeki
kahramanlar akıl, sarhoşluk, şarap, kıtlık, kuraklık gibi metafizik
ya da maddî konularda karşı karşıya gelmektedirler. Ancak Şâhnâme’deki
efsaneler, İran milletinin ülkelerini korumak ve kollamak için
verdikleri mücadelelerin destanıdır. Şâhnâme, bütünüyle
mitolojik amaçlı yazılmış bir eser değildir. Mitolojik konulardan
söz ettiği yerlerdeki bilgiler İran tarihini konu alan bölümleridir.
Diğer taraftan Şâhnâme’deki efsaneler, Aryâ kökenli
efsanelerden kaynaklanmaktadır. Avestâ’nın bu konuda
Şâhnâme üzerindeki etkisi, ağızdan ağıza sözlü olarak aktarılmış
olan tamamı millî içerikli, İran millî gelenekleriyle tarihi ve
adetlerini koruma ve sonraki nesillere aktarma özelliği taşıyan
hikayelerin Şâhnâme’nin yazılmasına neden olmasındadır.
[27]
Diğer taraftan Rüstem’in “Hefthân”ı içeriği açısından Herkül’ün “On
iki Hân”ına benzemektedir. Rüstem adı, Avestâ’da asla
geçmemektedir. Pehlevî dilinde kaleme alınmış eserlerde de Rüstem
adı “Rustehm” şekliyle nadir de olsa yer almaktadır. Buna karşın
“Herkül” adı Yunan mitolojik kaynaklarında tanrılar soyundan gelen
bir kahraman olarak temel rolü oynamaktadır. “Siyâvuş” ve “Sûdâbe”
hikayesi trajedik açıdan “Hippolyt” destanıyla benzerlikler
taşırken, Behmen’in kızı “Homay”ın hikayesi “Periyam”ın kızı
“Helene” hikayesiyle örtüşmektedir. İran millî kahramanlık
destanlarında “Simorg”un rolü, onun “Zâl” ile olan ilişkisi,
Simurg’un Zâl’ın hayatının başlangıcından ta İsfendiyâr destanının
sonuna kadar oynadığı rol, Yunan mitolojisi geleneğinde her zaman
tanrılar tanrısı “Zeus”un sarayında en önemli güç olarak yer alan
“kartal”ın benzer özelliklerini taşımaktadır.
[28]
Milletlerin mitolojileriyle gelenekleri, inançları, dilleri ve
kültürleri arasında sıkı sıkıya bir ilişki vardır. Buradan hareketle
milletlerin efsanelerini, inançlarından ve bu sayılan değerlerinden
ayırmak, ilgisiz olduğunu düşünmek mümkün değildir. Eski dünya
halklarında efsaneler çok önemli rol oynamışlardır. Özellikle millî
kahramanlık destanlarıyla aynı doğrultuda yer alan kahramanlık
destanları ve büyük trajediler, Hint-Avrupa ve Hint-İran
geleneklerinde etkin rol oynamaktadır. Özellikle din adamları,
savaşçılar ve çiftçiler arasındaki mitolojik ilişkiler, Yunan ve
Âryâ eski geleneklerinde birbirlerine benzer ve yakın taraflarıyla
bilinmektedir. Birtakım Yunan ve Hint mitolojik eserleriyle
Firdevsî’nin Şâhnâme'sinde yer alan bazı bölümlerdeki
birtakım hikayeler arasında ortak ve benzer yönler
gözlemlenmektedir.
[29]
Mitolojik kahramanlar gerek batı ve gerek doğu kahramanlık
destanlarının tamamında zeka, fizikî güç, mal ve servet üçlüsüne her
zaman sahip olmuşlardır. Bu üçlü güç, daha önce sözü edilen din
adamı bilginler, savaşçılar ve çiftçiler diye tanımlanan üç sınıf
ile yakın ilişkilidir. Şâhnâme'deki efsaneler, eski İran'ın
çevresindeki başta Abhâz, Çerkez, ve Çeçenler olmak üzere
komşularının efsaneleriyle şaşılacak derecede çok yakın benzerliğe
ve ortak yönlere sahiptir. Mitolojideki efsaneler, çoğunlukla destan
boyunca insanların yaratılışında yer alan birtakım özelliklerin öne
çıkarılmasıyla oluşturulmaktadır. Çoğu durumda ancak tanrıların
sahip olabilecekleri yetenek ve beceriler insanlara verilmektedir.
Bu özellikler bütün efsanelerde, yıldızlar ve astronomiyle direkt
bağlantılıdır. Tanrılar ve devlerin savaşları, dünyanın yok olması,
yıkılıp ortadan kaldırılması yeniden hayata kavuşması, batı
mitolojisi, Hint ve İran mitolojilerinde oldukça benzer yönlere
sahiptir.
[30]
Aristo'ya göre; tarihçiyi şairden ayıran özelliği tarihçinin nesir
ile, şairin manzûm olarak yazması değildir. Örneğin Herodot Tarihi
de bir şekilde şiire dönüştürülebilir ve tarih olma özelliğini
kaybetmez. O halde tarih yazarını şairden ayıran onun gerçek dünyada
yaşanan olayları kaleme alması, şairin ise, gerçekleşme ihtimali
bulunan konulara dizelerinde yer vermesidir.[31]
Buradan hareketle tarih yazımcılığı, şairlik ve efsane yazımcılığı
arasındaki sınırlar Aristo'nun ifade ettiği kadar belirgin değildir.
Çünkü tarihçilik de, temelde gerçek olaylar ve yaşanmış gelişmeleri
konu alsa da bütünüyle efsanecilikten ve hikaye yazımcılığından uzak
kalamamıştır. Yine Herodot'un, Ahâmeniş krallarını tasvir ederken;
Firdevsî’nin, İran hanedanlarını anlatırken verdikleri bilgiler,
tarih, mitoloji ve hatırat arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koymada
aydınlatıcı unsurlardır. Klasik dönemlerde “gerçek olayları yazıya
aktaran” tarih yazımcılığının en iyi örneklerinden olan Herodot
Tarihi, en azından Herodot'un kişisel tecrübeleri ve zihinsel
tasvirleri ve özgün bilgilerinin etkisinde kalarak kaleme
alınmıştır. Ancak bütün bunların yanında onun Ahâmenişler ve
Yunanlılar ile ilişkileri konusunda verdiği bilgiler, Sâsânîler
çağında İranlıların tarih hatıralarından silinen ve XIX. yüzyıla
kadar belirsiz kalan tarihî gerçekleri göstermekte, en azından
Medler'in, Ahâmeniş İmparatorluğunun tarih sahnesinde yer
aldıklarına tanıklık etmektedir.
[32]
Firdevsî, Şâhnâme'de tarihî gerçek varlıkları olan eski İran
sülaleleri Medler ve Ahâmenişler hakkında herhangi bir bilgi
vermemektedir. Bunların yerine mitolojik varlıkları bulunan
Pişdâdîler ve Keyânîler hanedanları hakkında ayrıntılara, özet
olarak da Mulûk-i tevâyif ve Eşkânîler konusunda bilgilere yer
vermekte, bu bölümlerde mitolojik bilgilerden ve eldeki kaynaklardan
yararlanarak yaşadığı dönemdeki Sâsânîler hakkında yaygın bilgileri
dizelerine aktarmaktadır. Şâhnâme, gerçekte, mitolojik
özellik taşıyan öğütler, tarihî olaylar, ahlakî öğretiler, hikmet,
efsaneler ve şairsel tasvirler, bu arada Firdevsî'nin kendi hayat
hikayesiyle ilgili ayrıntılara yer veren bir mecmuadır. Bir diğer
ifadeyle bu iki tasvir ve değerlendirmenin kişisel bakış açıları,
sosyal ve ulusal birtakım etkenlerin yanı sıra zaman ve mekan
faktörlerinin etkisinde kalsalar da Firdevsî'nin Sâsânî
hükümdarlarını tasviri, neredeyse Herodot'un Ahâmeniş krallarını
tasviri gibi tarih yazımcılığının en iyi örnekleri arasında yer
almaya adaydır.
[33]
Birçok eski dünya milletinin mitolojisi ya da tarihinde yer alan
eski tanrılar ve destan kahramanlarını konu alan efsaneler, hem
şiire hem de kahramanlık destanlarına konu olmuş hikayeler ilk
ortaya çıkışları ve ilk rivayetçilerin anlatımlarında tümüyle
uydurulmuş anlatımlar değildir. Yapılarında kaçınılmaz olarak bir
gerçek çekirdeği bulunmaktadır. Bu konuda önemli araştırmalar yapmış
İtalyan filozofu Giambattista Vico (1668-1744) dikkat çekici
birtakım sonuçlar elde etmiştir. Ona göre; yaratıcılık ve ortaya
koyma güçleri zayıf ve sınırlı olması nedeniyle ilk insanlar, bu tür
efsaneleri kendiliklerinden uydurup ortaya atmamışlardır. Söz konusu
rivayetler, asıllarında doğru ve ciddi aktarımlar olarak ortaya
çıkmış, birtakım müdahaleler sonucu efsane şeklini almışlardır.
Nitekim eski Yunan efsaneleri, ilk çıkışlarında görünüşte dürüst ve
gerçek rivayetler olmalarına rağmen Homeros zamanında olağanüstü
abartılar ve yalanların karışmasıyla inandırıcılıklarını
yitirmişlerdir. Vico'nun bu görüşü eleştirilebilir. Ancak onun tarih
ile mitoloji arasında var olduğunu ifade ettiği ilişkinin varlığı
şüphe götürmez bir gerçektir. Sonuç olarak yapılacak değerlendirme
şöyle ifade edilebilir: İnsanoğlunun henüz medeniyetin en büyük
makineleri olarak kabul edilen yazı ve yazma araçlarıyla tanışmamış
olduğu çağlarda birtakım olayları ve kendisini yakından ilgilendiren
gelişmeleri kayda geçirme isteğini zorunlu olarak hafızalara
ısmarlamadan başka yolları bulunmamaktadır. Özellikle de ümmî olarak
nitelendirilen toplumların halk kesimleri arasında bu tür aktarımlar
sadece ağızdan ağıza nakledilen şifahî rivayetler yoluyla
sağlanmaktadır. Bu durumda her zaman unutma, dikkatsizlik, aceleye
getirme gibi afetler, bazen kişisel kasıtlar ve amaçlı
yönlendirmeler de efsanelerin yönünü tarihî gerçekler olma
doğrultusundan saptırma tehlikesiyle karşı karşıya getirmektedir.
[34]
Gerçekte mitoloji ile tarih öylesine iç içedir ki; örneğin tarih
sonrası çağa ait birer tarihî gerçek olan İskender, Sultan Mahmûd,
Şâh Abbâs ve Napolyon dilden dile dolaşan halk rivayetlerinde birer
efsaneler çemberinin içerisinde kalmaktadırlar. Tarih öncesi
dönemlerde efsaneler ile tarihî gerçekleri birbirinden ayırmak çok
daha güçtür. Ancak efsanelerin tarih sonrası dönemde de ortaya
çıkışlarını kanıtlayan birtakım faktörler gözlemlenebilmektedir.
Mitolojik efsaneler gerçekte gelenekler adı altında korunup sonraki
nesillere aktarılan birtakım zincirleme rivayetlerdir. Normal
hikayelerle farkları ise, bunların başta ilk aktarıcıları olmak
üzere rivayet edenler tarafından doğru olduklarının sanılmasıdır.
Sanki söz konusu efsanelerin râvilerinin bu olayların birer tarihî
gelişme gibi gerçekten yaşanmış olduğuna inançlarıdır. İşte gerçekte
efsaneleri birer sembol, hikaye ya da simge olmaktan çıkarıp da
tarihî rivayetler kategorisine çeken incelik de burada
merkezlenmektedir. Bu konuda bir diğer önemli etken de efsanelerin
genellikle bir olayı, inancı, gelenek ya da göreneği aktarmış
olmalarıdır. Bu gerekçeyle de efsaneler, ilk dinler, dinî ibadetler
ve kurallar, aynı zamanda da ulusal tarihlerle ilişki kurmakta, halk
kesimlerinde yaygın inançların birtakım hurafeler ve efsanelere
dayanması gerçeğinin yanında eski birtakım felsefi görüşlerin de
mitolojik etki altında kalması, hatta efsaneleri temel alması
dolayısıyla ulusların tarihleriyle efsanelerin yer yer birbirine
karışmasına ortam hazırlamaktadırlar.
[35]
Bazı milletlerde yaygın efsaneler arasındaki benzerlik öylesine
ileri boyutlardadır ki tarihçileri hayretler içerisinde
bırakmaktadır. Söz konusu benzerlikler her zaman benzerlik taşıyan
efsanelerin sahibi halklar arasında ortak bir kaynağın ya da değerin
bulunmasına dayanmaz. Bazı durumlarda bu benzerliğin gerçek sebebi,
yaşam ya da düşünce yakınlığından kaynaklanmaktadır. Birbirleriyle
hiçbir ortak noktaları ya da yakınlıkları bulunmayan farklı
milletlerin efsaneleri arasında da benzer faktörlerin etkisinde
kalmaları ve aynı gelişim sürecinden geçmeleri gerekçesiyle benzer
mitler ortaya çıkabilmektedir. Bu benzerlikler bazen yakın doğu
milletlerinin ya da Avrupalı milletlerin mitolojilerinde
gözlenmektedir. Bunun gerçek sebebi de ya direkt etkileşim ya da
tepki olarak ifade edilebilir.
[36]
Mitolojik rivayete: kahramanı insan ise, efsane; insan dışı bir
varlık ise hikaye adı verilmektedir. Efsane: hikaye ve serüven
anlamlarında kullanılmakta olup Farsça’da üç ayrı türü ifade
etmektedir. Birincisi, çocukları eğlendirmek amacıyla söylenmiş
birtakım şiirsel hikayelerdir. İkinci bir türü ise hayvanların
dilinden birtakım hikaye anlatımlarını içirmekte olan mensur
hikayelerdir. Bu türe Farsça’da efsane ve dâstân adı verilmektedir.
Bu tür efsanelerin özellikleri eski olmaları ve çocukları
eğlendirmek için söylenmiş olmalarıdır. Bu tür efsanelere genelde
“yekî bûd yekî nebûd: bir varmış bir yokmuş”, “der rûzgârân-ı kadîm:
eski zamanlarda” gibi ifadelerle başlanır. Bunlar genellikle halk
edebiyatının ve millî mitolojinin bir bölümünü oluştururlar. Üçüncü
bir tür ise edebî eserlerde görülen manzûm ve mensûr hikayelerdir.
Bunlar arasında Hint kökenli Kelîle ve Dimne’deki hikayeler,
tamamen İran orijinli Merzubânnâme gibi eserler örnek
verilebilir. Bu türden hikayeler daha çok fabl özelliği
göstermektedirler.
[37]
Dünyanın yaratılışı, insanın ortaya çıkarılışı, doğal olayların
oluşumları, milletlerin, kabileler ve şehirlerin kurucularının
meydana çıkmaları, savaşlar, tanrılar, yarı tanrılar ve insan üstü
güçler arasında gelişen olaylar, örneğin Zerdüşt mitolojisinde
insanın rîvâs bitkisinden ortaya çıkışı, Yunan mitolojisinde ateşin
Promete tarafından tanrılardan çalarak yeryüzüne getirmesi, bu
günahından dolayı da Zeus tarafından cezalandırılarak kayalıklara
zincirlenmesi ve sonunda ciğerinin kartal tarafından yenilmesi gibi.
Mitlerin önemli bir kısmında da insanların düzenledikleri törenler,
inançlar, ayinler ele alınmaktadır. Dinlerin bazı konuları bu tür
mitolojinin konusudur.
[38]
III. İran
mitolojisinin kaynakları
Sâsânîler ve daha önceki dönemlerden miras kalan kitaplar, resmî
belgeler ve birtakım eserlerin Pehlevî dilinden Arapça'ya
çevrilmesi, Pers yazılı kültürünün daha sonraki devirlere
aktarılması, bazı İranlı çevrelerin geçmişten kalan kültürel
miraslarını koruma ve daha sonraki nesillere aktarmada izledikleri
yollardan biriydi. Bu dalda, yeni müslüman olmuş İbn Mukaffa
ve çalışmaları en iyi örnek olarak kabul edilir. İran kültür ve
medeniyetinin sonraki kuşaklara aktarılmasında son derece önemli
çalışmalar olan bu tercüme faaliyetleri yanında yine İranlı
bilginlerin çoğu zaman millî duyguları göz önünde bulundurarak İran
efsaneleri ve mitolojik değerleriyle Kur'ân'ın özellikle
tarihî anlatımları ve eski dünya milletleri, onların gelenekleri,
kültürleri, tarihî ve dinî kişilikleri konusundaki kıssaları
arasında bir uzlaşma, bir uyum sağlama çabaları da oldukça önemli
rol oynamıştır. O dönemler mitoloji, tarihin bir parçası olarak
algılanıyor “niçin?, nasıl?” sorularına gerek duyulmaksızın kabul
ediliyor, böylece İran mitolojik unsurları İslâmî çevrelerde bir
ehliyet elde etmiş oluyordu. İslâm'a inananlar eski değerlerini de
böylelikle korumuş ve yeni inançlarıyla bağdaştırarak kalıcı bir
kimliğe kavuşturmuş oluyorlardı. Sonuçta yeni İran kültüründe;
“Zerdüşt ile İbrâhîm” ya da “Cemşîd ile Süleymân” yan yana yer
alabiliyordu. Bütün bunlara kanıt olarak Arapça şaheser yapıtlar
kaleme almış iki büyük tarihçi örnek verilebilir: Târîh-i Taberî
ile Mucmelu't-tevârîh ve'l-kısas gibi çok önemli
tarihî kaynaklarda söz konusu uyum açıkça görülmektedir. Bu konuda
İranlıların kültür ve medeniyetleriyle millî benliklerini devam
ettirmek için oldukça önemsedikleri köklü faaliyetleri Şuûbiyye,
Şiîlik, tasavvuf ve İsmâiliyye gibi yaygın dinî, sosyal ve manevî
kalkışlarından söz etmek gerekir.
[39]
Bu hareketler içerisinde Pers millî tarihi, kültür ve mirasının
aktarılmasında da etken olan bağımsızlık hareketlerinin başlangıcı
olarak kabul edilen Şuûbiyye hareketi çok önemlidir. Emevî çağının
sonlarında Şuûbiliğini ilan eden ilk şairlerden Fars asıllı Ebû Fâîz
İsmâîl b. Yesâr en-Nisâî, I/VII. yüzyılın sonlarında dünyaya gelmiş,
Medîne’de büyümüş, daha sonra Azerbaycân’da yaşamış, çok uzun bir
ömür sürmüş, rivayete göre son Emevî halifesini bile görmüş, Emevî
devrinin sonuna doğru ölmüştür. Aşırı Fars taraftarı olan şair,
şiirlerinde Araplara karşı Farslarla övünen bir kişiliktir.
Şairliğinden önce bu özelliğiyle tanınır. Halifenin huzurunda bile
kavminin şan ve şöhretini, nesebinin asaletini dile getirdiği birkaç
kasidesi günümüze kadar gelmiştir. Bu tutumu, işkenceye uğramasına
ve sürgün edilmesine de yol açmıştır.[40]
Ailesinden Arapça şiirler söyleyen birkaç şairin de çıktığı
Ebu’l-Fâîz İsmâîl b. Yesâr en-Nisâî, Hişâm b. Abdulmelik
(105-125/724-743) için yazmış olduğu kasidelerinden birinde onu
övmek yerine ataların övmüştür.
[41]
Siyasî, sosyal ve kültürel bir başkaldırı olarak tarihe geçen
Şuûbiyye hareketinin öncüleri ve taraftarları İranlılardı.
Aralarında şairler, mütercimler ve yazarlar da bulunan bu çevrelerin
asıl amaçları, bütün benlikleri ve değerleriyle İran milletini
tanıtmak, İran’ın bağımsızlığını kazanmasını sağlamak, bölgedeki
Arap egemenliğini ortadan kaldırarak onların gücünü kırmaktı. Bu
çevreler, belirledikleri hedeflerine önemli ölçüde de ulaştılar. Bu
amaçlarına erişmede kullandıkları yollardan biri de İran tarihi ve
millî rivayetleriyle ilgili kitapları Arapça'ya çevirmek,
İranlıların göstermiş oldukları kahramanlıkları ve öne çıkan
özelliklerini konu alan eserler yazmaktı.
[42]
İran değerleri ve Pers milletinin üstün özelliklerinden söz eden
Şuûbî yazarların eserleri arasında; Saîd b. Hamîd'in
İnsâfu'l-‘Acem mine'l-‘Arab, Kitâbu Fazli'l-‘Acem
‘alâ'l-‘Arab, Beytu'l-hikme'nin reisi Haysem b. Adiyy'in
Ahbâru'l-Furs, Sehl b. Hârûn'un birkaç eseri, Ebû Ubeyde Muammer
b. Musennâ'nın Fezâ’ilu'l-Furs adlı eserleri ve ilk İslâmî
dönemlerde kaleme alınmış kaynaklarda isimlerine rastlanan daha
birçok örnek verilebilir. Birtakım ektenler nedeniyle daha sonraki
dönemlerde söz konusu eserler ortadan kaybolmuş, ancak bu eserlerin
de etkisiyle İranlılar, birtakım hareketleri başlatma ve yürütme
heyecanı kazanmış, bağımsızlıklarını elde etme yolunda bunlardan da
güç almışlardır. Diğer taraftan İran kökenli Şuûbî şairlerin Arapça
kaleme almış oldukları kahramanlık içerikli dizeleri de, o çağların
İranlı şairlerinin milliyetçilik duyguları, heyecanları, ülkelerine
olan sevgilerini dile getirmektedir. Beşşâr b. Bord, Hureymî-yi
Soğdî, Ebû Nuvâs-i Ahvâzî, Mehyâr-i Deylemî, el-Mutevekkil-i
İsfahânî gibi ünlü kalemlerin bu hareketler içerisindeki etkin ve
derinlikli rolleri de unutulmamalıdır.
[43]
Şuûbiyye düşüncesinin önemli ve etkili sonuçlarından biri de, tarihî
ve kültürel içerikli çok sayıda eserin Pehlevî dilinden Arapça'ya
çevrilmesi konusunda başlattığı seferberliktir. Bu faaliyet, o dönem
İran düşüncesi ve edebî gücünün açık göstergesidir. Bunlar arasında;
o dönemler tarih ve daha özel bir değerlendirmeyle “millî tarih”
özelliği taşıyan İran millî rivayetleriyle tarihî gelişmelerine yer
veren çok sayıda eser bulunmaktaydı. Bunlardan İbn Nedîm'in
el-Fihrist, Hamza-yi İsfahânî'nin Sinî-yi Mulûki'l-‘arz
ve'l-enbiyâ, Mes'ûdî'nin Murûcu'z-zeheb, İbn Kuteybe
Dîneverî'nin et-Tenbîh ve'l-İşrâf, İbn Kuteybe'nin
Uyûnu'l-ahbâr ve Mucmelu't-tevârîh ve'l-kısas gibi klasik
kaynaklarda söz edilmektedir. Bunlar arasında; Dâstân-i Behrâm-i
Çûbîn, Rustem u İsfendiyâr, Pîrân-i Vîse, Kitâb-i
Peykâr, Mezdeknâme, Kitâbu't-tâc, Dârâ ve Bot-i
Zerrîn, Lohrâspnâme, Husrev u Şîrîn,
Enderznâmehâ-yi Pehlevî, Ahbâr-i İskender, Ahd-i
Erdeşîr, Veys u Râmîn, Pîrûznâme, Ahbâr-i
Behmen, Bahtiyârname ve daha başka eserler yer
almaktadır.
[44]
Bütün bu edebî ve tarihî amaçlı millî uzun süreli seferberliğin en
önemli meyvesi, İran milletinin resmi yazışmalarda, şiirde ve
çeşitli konularda eserlerin yazılmasında kullanılmaya başlanan
Pârsî, Pârsî-yi Derî, ya da Derî adıyla resimleştirilen dilinin
ortaya çıkmasıdır. Burada dikkat çeken önemli bir nokta da bu yeni
resmi dil ile kaleme alınan ilk eserlerin önemli bir kısmının İran
millî kahramanlık rivayetlerine yer veren çalışmalar olmasıdır.
Horasân dihkânları sınıfından ve soyları Sâsânîler dönemi önemli
kişilikleri ve ünlü komutan Behrâm-i Çûbîn'e dayanan asîl İranlı bir
hanedan olan Sâmânîler, diğer hanedanlar gibi İran geleneklerini ve
millî değerlerini korumada çok titiz davranmışlar, yönetime
geldiklerinde bütün güçleriyle eski İran'ın bütün geleneklerine
sarılmış, her şeyi İranlılaştırma politikası izleyerek önemli
çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu amaçla İranlıların yeni kabul
ettikleri dinin kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerîm'i de Farsça'ya
çevirmişlerdir.
[45]
Bütün bu millîleştirme faaliyetlerinden hız alan millî çabalar IV/X.
yüzyıl boyunca Horasân'da eski dönemlere ait İran rivayetlerini
toplayarak bir araya getirme ve İran tarihini, millî rivayetlerini
kitaplaştırma çalışmaları yoğun olarak devam etti. Bu çalışmalarda
İran rivayetlerini sözlü olarak aktaran “nakkâl”lar özellikle
Sâsânîler döneminden itibaren yaygın olarak faaliyet gösteren
kesimin gayretleri ve bu derlemelerdeki büyük payları göz ardı
edilemez. Daha sonraki dönemlerde bu anlatımcılara “kıssehân”,
“defterhân” ve eğer Şâhnâme ve kahramanlık destanları
okuyorlarsa “şâhnâmehân” adları da verilmiştir. Araştırmacılar
V./XI. yüzyılda etkin olan söz konusu anlatımcılar ve rivayetçilerin
İran millî tarihi, mitolojisi ve efsanelerinin derlenmesinde temel
etken olduğu kanısındadırlar.[46]
Burada İran mitolojisinin en önemli kaynakları arasında yer alan
bazı eserler ve özellikleri hakkında bilgi vermemiz yerinde
olacaktır.
1.
Avestâ
Eski İran’da yaygın efsanelerin ve Fars mitolojisinin en önemli ve
en büyük kaynağı, her şeyden önce Avestâ’dır. Bu konuda
yapılacak bütün çalışmalarda ilk kaynak olarak Zerdüşt XE "Zerdüşt"
’ün söz konusu bu kutsal kitabına başvurulmalıdır. Zerdüşt XE
"Zerdüşt" 'ün kutsal kitabı Avestâ’nın yazılmış olduğu dile
de “Avestâ dili” adı verilmektedir. Kaynaklarda Avestâ
ve Avestâ ile ilgili eserler dışında bu dilde kaleme alınmış
hiçbir eser bulunmadığı aktarılmaktadır. Avestâ kelimesinin
Farsça “sitâyiş: övgü” anlamına kullanıldığı tahmin edilmektedir.
Dilbilim araştırmalarına göre Avestâ dili İran'ın doğu
bölgelerine ait bir dildir. Bu konuda Avestâ’nın en önemli
bölümleri “Yeşetler”dir. Yeşetler, İranlıların kendilerine özgü
çeşitli tanrılara yapmış oldukları duaları, ilahileri ve yakarışları
içermektedir. Bu bölümlerdeki rivayetlerin bir kısmı Zerdüşt öncesi
dönemler hakkında da bilgiler vermektedir. Avestâ’nın bir
diğer bölümü, ilk bölümü olan Vendîdâd/Vendîvdâd, Ahura Mazda’nın
yarattığı, sonra Ehrîmen tarafından kirletilen İran toprakları
hakkında bilgiler vermekte, ikinci bölümü ise, onun yer altı
kalesinden söz etmekte olup efsaneler ile ilgili çalışmalarda son
derece önemlidir.
[47]
Bu dönemlerden daha eski devreler, yani İranlılar ile Hintlilerin
henüz yollarını birbirlerinden ayırmamış oldukları çağlar hakkında
bilgiler elde etmek için de, bu alanda araştırma yapanların ortak
görüşlerince MÖ. ikinci bin yılda söylenmiş oldukları kabul edilen,
Aryâ kökenli Hintlerin edebiyatlarında yer alan Rîg-i vedâ
surûdları son derece önemli kaynaklardır. Tanrılardan birçoğu,
mitolojik kişilikler, aynı zamanda büyük bir ihtimalle Avestâ
ve Vedâ bağlılarının inançlarında birtakım efsanevî
şahsiyetler ortaktır. Rîg-i Vedâ’da söz edilen bir kişilikten
Avestâ da bahsetmekte, hakkında ayrıntılar vermektedir.
Bunların yanı sıra eski dönemlerde MÖ. ikinci binli yıllarda Mısır,
Anadolu ve Suriye bölgelerinde ele geçen birtakım çivi yazılı
belgeler Yakın Doğu’daki ilk Hint ve Avrupa göç dalgaları, bazı
tanrılar ve tarzları hakkındaki rivayetlere ışık tutmaktadır.
[48]
2.
Dînkert
Günümüze kadar gelebilmiş en önemli ve en ayrıntılı Pehlevîce eser
olan Dînkert, aslında on cilt halinde kaleme alınmıştır.
Ancak şimdi bu on ciltten sadece I. ve II. ciltleri elde
bulunmaktadır. “Zend Âgâhiyye” adıyla da bilinen Dînkert,
Pehlevî edebiyatında bu isimle ün kazanmıştır. W. West tarafından
eserin toplam kelime sayısının 169.000 olduğu ifade edilmektedir.
Dînkert, Abbâsî halifesi Me'mûn'un huzurunda Ebâlîş ile
münazaraları bulunan Ferruhzâd oğlu Âtûr/Âzer Fernbağ tarafından
kaleme alınmıştır. Âzer Fernbağ, II-III./VIII.-IX. yüzyıllarda
yaşamış, eserini de bu yüzyıllarda kaleme almıştır. Dînkert,
Mezdîsnâ inanışı, bu inancın dinî ayrıntıları, gelenek ve
görenekleri, inançları, rivayetleri ve edebiyat tarihi gibi
konularda bilgilere yer veren büyük bir mecmuadır.
[49]
Dînkert, İran gelenek ve adetlerini, tarihî, mitolojik, dinî,
millî ve ilmî rivayetlerini ve değerlerini Sâsânîler döneminde
olduğu gibi koruyarak daha sonraki çağlara aktarması dolayısıyla çok
önemli belgeler ve kaynak eserler arasında yer almakta, Sâsânî
dönemi İran kültür ve medeniyeti konusunda önemli ayrıntılara yer
vermektedir. Dînkert, Destûr Peşûtan Sencânâ tarafından dokuz
cilt, oğlu Dârâb Sencânâ tarafından on cilt olarak açıklamalar ve
notlarla, İngilizce çevirisi ve Pehlevîce metniyle birlikte
Bombay'da yayınlanmıştır.[50]
Bir Zerdüşt XE "Zerdüşt" ansiklopedisi niteliğindeki Dinkert,
III/IX. yüzyılda kaleme alınmış önemli kaynaklardan birisidir.
Sâsânîler döneminde derleme yoluyla oluşturulan bu eser, İran
efsaneleri konusunda mûbedlerin kaleme almış oldukları eserlere
dayanan değerli bilgilere yer vermektedir.
[51]
3.
Bundehişn
Pehlevî dönemi İranının önemli Pehlevîce metinlerden Bundehişn/
Bundehiş, Orta Farsçada; “yaratılışın aslı” anlamında
Bundehişn, Pehlevî dilinde kaleme alınmış bir bakıma Sâsânî
dönemi Avestâ'sı ve Zend'inin bir özeti olan, tarih,
din ve coğrafya konuları yanında, dünyanın yaratılışı, hikayeler ve
efsaneler, doğa ve daha başka konulara yer veren Zerdüşt XE
"Zerdüşt" dinî ve tarihî önemli metinlerinden biridir.[52]
III/IX. yüzyılda yazılmış önemli kaynaklar arasında yer alan eser,
yaklaşık 13.000 kelimeden oluşmaktadır.[53]
Bu kitapta; yaratılış, doğa, halklar ve krallar ile ilgili detaylara
yer verilmektedir. Bir Zerdüşt bilgi hazinesi niteliğindeki bu
ansiklopedik eser, İran mitolojisinde yer alan birçok efsaneyi yok
olmaktan kurtarmıştır. Yine temel olarak Avestâ’ya, onun
tefsiri ve tercümesi olan Zend’e dayanan Vizidagiha i
Zadsparam da Bundehişn’de verilen bilgilere bir dereceye
kadar yer ayırmıştır. Vizidagiha i Zadsparam’da
yer alan yaratılış, Zerdüşt efsaneleri ve gelecekte ortaya çıkacak
İran millî kahramanlarını konu alan bilgiler, dünyanın yeniden
yapılanmasıyla ilgili ayrıntılar, İran millî tarihinin özellikle
dinî yönlerini aydınlığa kavuşturmada araştırmacılara yardımcı
olmaktadır.
[54]
Eserin tarihî gelişmelere yer vermesi bakımından en önemli kısmı,
33. fasıl'dır. Bu kısımda İran efsanevî tarihinin bir bölümü Sâsânî
döneminin sonlarına kadar ele alınmaktadır. Özellikle İran
efsanelerinin bir özeti olması açısından çok önemlidir. Bu bölümdeki
ayrıntıların bir kısmını J. Darmesteter Le Zend-Avesta adlı
eserinin II. cildinde Fransızca'ya çevirerek birtakım açıklamalarla
birlikte yayınlamıştır. Özellikle de 36. fasıl; Keyânîler
dönemindeki gelişmeleri, İran topraklarına yöneltilen saldırıları,
Keyânîlerin kökenleri ve tarihî geçmişleri gibi bir çok konunun yanı
sıra İran millî tarihi ve İran ülkesinin coğrafyası konularında
yoğun bilgilere yer vermektedir.
[55]
Fars edebiyatında da etkileri görülen eserin Târîh-i Sîstân'da
adı geçen, Avrupa'da da bilinen Bundehişn, ilk olarak
Anquetil Du Perron tarafından tercüme edilmiş ve Zend-Avesta
ile birlikte 1771 yılında Paris'te yayınlanmış, diğer çevirileri,
Westergard, Haug ve Winaischmann tarafından yapılmıştır. Tam nüshası
1908 yılında Tehmors Dînşâcî Anklesaria tarafından Behrâmgûr
Tehmors Anklesaria'nın önsözüyle Bombay'da yayınlanmıştır.
[56]
Eserin ikinci bölümü, yazarın Avestâ ve tefsirleri dışında
başka birtakım kaynakları da kullanarak eserini kaleme aldığını,
Bâbil destanları ve Yunan hikayelerinden Ahâmenişler öncesi
dönemlere ait ayrıntılardan da yararlandığını göstermektedir. Yazar,
mûbedlerin soylarından söz ettiği bir fasılda; “Beni dünyaya getiren
anne, bir mûbed'in kızıydı.” diye söze başlayarak atalarının
isimlerini saymakta ve Hudâynâme'de isimleri geçen mûbedlerin
bu aileden olduklarını belirtmektedir. Birisi özet, daha kısa ve
Hint Bundehişn'i olarak, diğeri de ayrıntılı ve İran
Bundehişn'i adıyla bilinen ve her ikisi de Farsça'ya çevrilmiş
iki nüshası bulunan Bundehişn, defalarca Fransızca, İngilizce
ve Almanca'ya çevrilmiştir. Tam nüshası Bombay'da yayınlanmış, ofset
baskısı Tahran'da iki farklı nüsha esas alınarak yapılmıştır.
[57]
4.
Hudâynâme
Sâsânîler döneminin en önemli tarihî eseri Hudâynâme, İran
hanedanlarının, padişahlarının adlarını, çeşitli dönemlerin tarihî
gelişmeleri efsanelerle karışık olarak kaydetmektedir. Sâsânî
saraylarında gelişmelerin kaydedildiği resmî defterler
bulunmaktaydı. VI. yüzyıl Bizanslı tarih yazarlarından Husrev-i
Enûşîrvan ile çağdaş olan Agasyas da bu resmi belgelerden
yararlanmıştır. Özellikle Şapûr ve Nersî kitabelerinin içerikleri
Sâsânî sultanlarının saraylarında arşivlerde özenle korunmaktaydı.
Aynı zamanda Sâsânî sarayında İran tarihi, mitolojik rivayetleri ve
efsanelerini ezbere bilen kişiler de bulunuyordu. Firdevsî,
Şâhnâme’de: Behrâm-i Gûr’a (421-439/1030-1048) ava giderken
yolda Cemşîd ve Ferîdûn hikayelerinin anlatıldığını aktarmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki Behrâm-i Gûr dönemine kadar “Nâme-yi Bâstân”
bulunmakta ve eğlence meclislerinde onun hikayeleri okunmaktaydı.
[58]
İran XE "İran" padişahlarıyla efsanevî kahramanlarının hayatlarını
konu alan metinler, çok eski zamanlardan beri İran edebiyatında
özgün yerlerini almışlardır. İran tarihini yazıya geçirmek isteyen
ve bu konuda girişimde bulunan ilk kişi, eski İran’da adaletiyle
ünlü Sâsânî hükümdarı Enûşirvân XE "Enûşirvân"
(531-579/1137-1187)’dır. Enûşirvân, egemenliği altındaki
topraklarda İran, İran tarihi ve kahramanlarıyla ilgili olarak
anlatılan, dilden dile dolaşan sözlü halk hikayelerinin, padişahlar
ve yönetimleri ve dönemleriyle ilgili çeşitli konularda yazılmış
tarihle ilgili nesebnâmeler, savaş günlükleri ve bu gibi olaylarla
ilgili kayıtlarda yer alan bütün rivayetlerin toplanarak yazıya
dökülmesini ve özenle korunmasını emretmiş, başlatılan çalışmalar
sonucu Hudâynâme XE "Hudâynâme" ortaya çıkmıştır.[59]
Enûşirvân XE "Enûşirvân" dönemi, İslâm öncesi İran tarihinde
çeşitli dallarda önemli eserlerin yazıldığı, önemli çevirilerin
yapıldığı edebi bir kalkınma devresidir. Sâsânîlerin Enûşirvân XE
"Enûşirvân" ’dan sonra yönetime gelen diğer sultanları da bu esere
birtakım yeni konular eklemişler, hatta Sâsânîlerin yıkılışından
sonra III. Yezdicerd ile ilgili gelişmeler de Hudâynâme’ye
eklenmiştir. Bu eserin padişahlar ve dönemleriyle ilgili
gelişmelerin yanı sıra bir diğer özelliği de, onların zaman zaman
yaptıkları konuşmalar, kısa ve özlü sözler ve vasiyetlerine de yer
vermesidir.
[60]
Şâhnâmelerin temel çekirdeğini Hudâynâme'de yer alan
bilgiler oluşturmaktadır. Hudâynâmek ve İran tarihiyle,
efsanevî rivayetlerini konu alan kaynaklar Abdullâh b. Mukaffa
tarafından Siyeru'l-mulûk ya da Siyeru Mulûki’l-Furs
adıyla Arapça’ya çevrilmiştir. Hudâynâme’nin Arapça
çevirilerinde doğal olarak birtakım Zerdüşt XE "Zerdüşt" inancı
unsurları da atılmıştır.
[61] Eser, sadece kapsayıcılığı, birçok rivayeti
bir araya toplayarak derlemesi gerekçesiyle değil, aynı zamanda
mütercimin olağanüstü kişiliğiyle yaygın bir üne kavuşmuş ve uzun
dönemler Arapça tarihçiler ve râvilerin kaynağı olarak
kullanılmıştır.[62]
İran tarihi ve efsaneleri konusunda önemli kaynaklar olarak kabul
edilen ve Hodâynâmek adıyla da bilinen bu eserler ortadan
kaybolmuş, ancak, Taberî, Mesûdî, İbn Kuteybe, Belâzurî, Hamza-yi
İsfehânî, Seâlibî ve daha başka İslâm tarihçileri ve İranlı
şairlerin bu kaybolan eserlere dayanarak III/IX-V/XI. yüzyıllar
arasında kaleme aldıkları klasik kaynaklar, hem eski dönemler İran
tarihi ve hem de İran mitolojisi konusundaki bilgileri günümüze
kadar aktaran araçlar olmuşlardır.[63]
Eser, daha sonraki dönemlerde kaleme alınmış başta Taberî'nin
Târîhu'r-rusul ve'l-mulûk, Ebû Hanîfe-yi Dînevrî'nin
Ahbâru't-tıvâl, İbn Miskeveyh'in Tecârubu'l-umem adlı
eserleri olmak üzere diğer çok önemli klasiklere ve Şâhnâmelere
de kaynaklık etmiştir.
İran mitolojik rivayetlerini, bir bakıma mitoloji tarihini konu alan
birtakım rivayetleri bir araya toplayan bu eser, Sâsânîlerin son
dönemlerinde kaleme alınmış, aktardığı rivayetler de aşamalı olarak
tarihî gerçekler rengi kazanmış, efsanelerle tarihî gelişmeleri iç
içe katarak işlemiş, bazı bölümlerinde gerçek tarihî olayları, bazı
bölümlerinde ise gerçeğe yakın gelişmeleri, İran'ın klasik
dönemlerine ait rivayetleri aktararak o dönemleri açık bir tarzda
tasvir etmiştir. Eserde yer alan bilgilerin önemli bir kısmı ileri
gelen kesimler ve aristokrat çevrelere ait olsa da halk tabakaları
da hem yaşadıkları toprakların, ülkelerinin ve hem de atalarının
maceralarını yansıttığı için bu eseri kendileri için bir övünç ve
gurur kaynağı olarak kabul etmişlerdir.
[64]
Hudâynâme’nin Arapça çevirileri ve muhtemelen Pehlevî
dilindeki orijinali de Farsça Şâhnâme yazarları ve şairlerin
o dönemlerde (IV./X. yüzyıl) kullandığı en önemli kaynak olmuştur.
Bunlar arasında Mesûdî-yi Mervezî, Ebu’l-Mueyyed-i Belhî,
Şâhnâme-yi Ebû Mansûrî’nin yazarları ve Ebû Alî-yi Belhî en önde
gelenlerdir. Firdevsî ise, asıl kaynak olarak Şâhnâme-yi
Ebû Mansûrî’yi kullanmış, bunun dışında özellikle sözlü
kaynaklar olmak üzere diğer klasik eserlere de başvurmuştur.
[65]
Bu eserler, özellikle İslâm öncesi dönem İran tarihi hakkında çok
önemli kaynaklar olarak kabul edilmektedir. Avestâ, Ahâmeniş
dönemine ait kitabeler ve levhalar, orta Farsça çağında yazılmış
kitabeler, çanak çömlek ve diğer arkeolojik bulgular, papirüsler,
kayalıklar ve çeşitli yapıların duvarlarına işlenmiş çok önemli
tarihî belgeler, resimler ve sikkeler o dönemlerin tarihini, İran
millî tarihi ve efsanelerini yansıtan ve günümüze aktaran, kökenleri
çok uzak geçmişlere dayanan efsaneleri bize ulaştıran araçlardır.
[66]
5.
Şâhnâmeler
III./IX. yüzyılın ortalarından itibaren doğu İran emirlerinin
Farsça'yı, Fars edebiyatını ve Fars değerlerini canlandırmak,
yeniden diriltmek için ortaya koymuş oldukları birtakım çaba ve
gayretleri yeni Farsça ve edebiyatının önünü açmış çalışmalar olarak
kabul edilmektedir. Aynı dönemlerde ya da kısa bir zaman sonra Merv
bölgesinde yönetimi ele geçirmiş ve bağımsızlık faaliyetlerine
girişmiş şahsiyetlerden Ahmed b. Sehl adında İranlı asîlzâde
köylülerden biri, Firdevsî'nin Şâhnâme'de “Âzâd Serv” bazen
de “Serv” adıyla söz ettiği önemli bir kişiliği de himayesi altına
almıştı. Sîstân bölgesinden olan ve soyunun Nerîmân'ın oğlu Sâm'a
eriştiğini iddia eden Âzâd Serv, bütün imkanlarını ve zamanını Sâm
hanedanının, özellikle de Rüstem'in rivayetlerini toplayarak bir
araya getirmeğe vakfetmiş, bu rivayetlerle büyümüştü. Firdevsî'nin
eline geçen ve Şâhnâme'yi kaleme alırken yoğun olarak
yararlandığı, özellikle Rüstem ve ailesi ile ilgili birçok rivayeti
aktarırken kaynak olarak kullandığı eser, işte bu ünlü yaşlı
şahsiyetin derlediği “Rüstem'in haberleri” idi. Bu eser aynı zamanda
yeni Farsça ile kaleme alınmış ilk mitolojik çalışma ve İran millî
hikayelerine yer veren ilk derlemedir.
[67]
IV./X. yüzyılda İran tarihinde dönem noktası olarak kabul edilen
gelişmeler yaşandı. Bağımsız ya da yarı bağımsız İranlı hanedanlar
belli bölgelerde yönetimler oluşturup egemenliği ele geçirdiler.
Millî ve bağımsızlık yanlısı hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkan
bu yönetimlerin en önemli faaliyetleri, Fars dili alanında
görülmektedir. Daha ortaya çıkışlarıyla birlikte millî benlikleri,
öz değerleri ve dillerinin hamisi olarak belirmişlerdir. Yakûb-i
Leys ve Muhammed b. Vasîf'in hikayesi yaygın olarak bilinmektedir.
Şairler huzurunda Arapça şiirler okuyunca, “Anlamadığım şeylerin
huzurumda okunmasına neden gerek duyulur?” demesi üzerine Muhammed
b. Vasîf Farsça şiir okumaya başlar. Bu olaya dayanarak ilk Farsça
şiirin onun tarafından söylendiği kabul edilir. Bir diğer İranlı
Sâmânî emîrî Nasr b. Ahmed önemli klasik yapıtlardan Kelîle ve
Dimne'nin Farsça'ya çevrilmesi emrini vermiş, başka bir Sâmânî
emirî, Nûh b. Mansûr, ünlü şair Dakîkî'den mensûr olarak yazılmış
Şâhnâme-yi Ebû Mansûrî'yi nazma çevirmesini istemiş, o da bunu
gerçekleştirmişti. Ebu'l-Mueyyed-i Belhî, Acâyib-i Berr u Bahr/Acâyibu'l-buldân'ı
Nûh b. Mansûr için kaleme almıştır. Bir diğer Sâmânî hükümdarı Ebû
Sâlih Mansûr b. Nûh, Tefsîr-i Taberî ve Târîh-i Taberî'nin
Farsça’ya çevirilerinin yapılmasını sağlamıştır.
[68]
Söz konusu dönemlerde İranlıların bağımsızlık çalışmalarının zirveye
ulaştığı devirlerde önemli Fars rivayetlerini bir kısmı sözlü
anlatım olmaktan kurtarılarak yazılı metinlere aktarılmıştır. Bunlar
arasında: Ferâmurznâme, Gerşâspnâme, Rustem u
İsfendiyâr, Bahtiyârnâme, Ahbâr-i Behmen,
Ahbâr-i Nerîmân, Ahbâr-i Sâm, Ahbâr-i Keykubâd ve
VI./XII. yüzyıldan önce yazılı rivayetler arasına giren Borzûnâme,
Âzerberzînnâme, Bânûgoşespnâme ve Kûşpîldendân
adlı önemli rivayetler yer almaktadır. Bu dönemlerde çok yaygın
şâhnâme yazımcılığı İran gelenekleri ve millî rivayetlerinin
daha sonraki çağlara aktarılmasında en önemli rolü üstlenmiştir.[69]
Eski İran şahlarının tarihini ve bir bakıma eski İran tarihini konu
alan ve daha önceki dönemlerde kaleme alınmış aynı içerikteki
Hudâynâme'lerin yeni Farsça'da kaleme alınmış yeni versiyonları
olarak kabul edilen Şâhnâmeler, İran millî tarihi açısından
son derece önemli kaynaklardır.
III./IX. yüzyılın son dönemlerinde yaklaşık olarak elli yıllık bir
devresinde Şâhnâme ve Şâhnâme yazımcılığına son derece
ilgi duyulmaya başlanmış ve bu alanda eserler verilmiştir. Elbette
bu alanda birtakım girişimler daha önceki devirlerde de mevcuttu.
Ancak, söz konusu zaman diliminde yaygınlaşmış ve İran mitolojisi ve
efsanelerinin temel kaynakları olan bu tür eserler genellik
kazanmışlardır. Şâhnâmelerin temel başvuru kaynağı olan
Sâsânî döneminin ünlü eseri Hudâynâme'nin önemi ve o denemler
İranında hamâse ve tarihin aynı şeyler olarak algılandığı da
bilinmektedir.
[70]
Firdevsî'nin Şâhnâme'si bu türün şaheseridir. Kısa bir
dönemde Şâhnâme-yi Ebu'l-Mueyyed-i Belhî, Şâhnâme-yi Ebû
Alî Muhammed b. Ahmed-i Belhî, Şâhnâme-yi Ebû Mansûr
Abdurrazzâk, Şâhnâme-yi Dakîkî, Şâhnâme-yi Firdevsî,
Gerşâspnâme-yi Esedî, Borzûnâme vb. önemli eserler
kaleme alınmıştır. Bütün bunlar Horasân'da ve Farsça olarak
düzenlenmiş, bir bakıma İran şair ve yazarlarının millî rivayetleri
yeniden ortaya koymadaki heyecanlarını göstermektedir. Diğer
taraftan Zerdüşt din adamları, mûbedler dinî eserlerini Pehlevî
dilinde derlemeğe başlıyor ve Dînkert, Bundehişn,
Behmen Yeşet, Yâdgâr-i Câmâsp gibi önemli metinler
oluşturuluyordu.
[71]
IV./X. yüzyılda İran XE "İran" kökenli hanedanlar ve yönetimlerin
de destekleriyle elde bulunan en eski Farsça tarih kitabı olup
Târîh-i Bel’amî XE "Târîh-i Bel’amî" olarak da bilinen
Tercume-yi Târîh-i Tâberî XE "Tercume-yi Târîh-i Tâberî"
gibi önemli eserler kaleme alınmıştır. Târîh-i Taberî
XE "Taberî" ’nin Farsça’ya tercüme edilmesinden bu yana Farsça telif
ve tercüme olarak çok sayıda tarih konulu eser yazılmıştır.
6.
Mitolojik unsurların İran edebiyatındaki yansımaları
Şair ve yazarların dikkatlerini çekmiş ve onların ilham kaynakları
olmuş mitolojik rivayetler, değişik dönemlerde sosyal birtakım
faktörlerin de etkisiyle millî tarihi de önemli ölçüde yansıtan
mitolojik rivayetlere birbirinden farklı yaklaşımlar gösterilmesine
neden olmuştur. Klasik Fars edebiyatında, Sâmânîler ve Çağanîler
dönemlerinde Fars mitolojik rivayetlerine saygıyla yaklaşılmıştır.
Ancak Araplar ve Moğolların İran topraklarına saldırılarından sonra
İranlı olmayan yöneticilerin İran değerlerine ilgi
göstermemelerinden dolayı İran millî rivayetleri de nasibini almış,
şairler ve yazarlar da Arap ve Türk mitolojisine yönelmişlerdir. Bu
yüzden İran mitolojik rivayetleri Sâmî ve İran mitolojileri diye iki
gruba ayrılmış, Sâmî efsaneleri de İslâm öncesi ve İslâm sonrası
diye iki ayrı dönemde incelenmiştir.
[72]
Firdevsî’nin Şâhnâme’sindeki birçok mitolojik kişilik İran
mitolojisinin önde gelen kahramanlarıdır. Şahnâme dışında
başka şairler tarafından kaleme alınmış çok sayıda Şahnâme ya
da bu türden eserler ve birçok şairin divanının yanı sıra klasik ve
çağdaş Fars edebiyatında Hâfız’ın şiirlerinde, Nîmâ Yûşîc’in “Morğ-i
Amîn”, Mehdî-yi Ehevân-i Sâlîs’in “Kısse-yi Şehr-i Sengistân” adlı
şiirlerinde örnekleri görüldüğü üzere birçok şair bu mitolojik
değerlere işaretlerde bulunmaktadır.
Fars mitolojisinin önemli bir kısmını içeren ünlü Şâhnâme’nin
yazarı Firdevsî’nin dışında diğer bazı Fars şair ve yazarları da bu
konuya ilgi duymuş, özellikle şiirlerinde telmîhlerle Fars
mitolojisini işlemişlerdir. İlk dönemlerde bu işaretler çok sade ve
kısa telmîhlerle yapılırken sonraları daha yoğun ve ayrıntılı bir
biçim almıştır. Bunun yanı sıra Fars şiir tarihinde şairlerin
yöneldikleri ve dizelerinde işledikleri mitolojik renkler de zamanla
değişime uğramıştır. Klasik dönemlerde İranlı şairlerin daha çok
İran mitolojisine ilgi duydukları, Gazneliler ve Selçuklulardan
itibaren bunun yanında Sâmî ve İslâm mitolojisi, diğer taraftan Hint
ve Yunan mitolojisi de Fars şairlerinin dizelerine aktardığı konular
arasında yerini almıştır.
[73]
Fars şairlerinin İranlıların İslâmiyeti kabul etmelerinden sonraki
dönemlerde İslâm kültüründen alıntılar yaparak ya da onlara
telmîhler ya da işaretlerde bulunarak dizelerini kaleme almaları
IV./X. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Özellikle
bu dönemden önceki devirlerde yaşamış başta Rûdekî-yi Semerkandî
(öl. 329/940), Şehîd-i Belhî (öl. 325/937), Dakîkî-yi Tûsî (öl.
367-370/977-980), Firdevsî (öl. 411-416/1020-1025) ve bunlar gibi
bazı şairlerin şiirlerinde İran kültürü ve mitolojisinin en önemli
unsurları olan Zerdüşt XE "Zerdüşt" , Enûşîrvân, Bozorgmehr,
Avestâ, Zend vb. önde gelen mitolojik değerler ve
rivayetlerden Kur'ân ve Kur'ân kültürü eksenli
unsurlardan çok daha fazla yararlanılmıştır. Daha çok bu dönemde adı
geçen şairlerin dizelerinde İran rivayetlerine, özellikle de Zerdüşt
ve Avestâ'ya telmîhler yoğunluklarıyla dikkat çekmektedirler.
IV./X. yüzyılın son dönemleriyle V./XI. yüzyılın ilk devrelerinde
yaşamış Ferruhî-yi Sîstânî (öl. 429/1037), Unsurî-yi Belhî (öl.
431/1039), Menûçehrî-yi Dâmgânî (öl. 432/1040), Fahruddîn Es'âd-i
Gurgânî (öl. 446'dan sonra/1054) ve daha başka şairlerin dizelerinde
İran mitolojisine ve efsanevî hikayeleriyle kişiliklerine çok daha
fazla yönelmeler olmuş, alıntılar yapılmış, çeşitli mitolojik
unsurlara yoğun telmîhler ve işaretlerde bulunulmuştur.
[74]
Aynı dönemlerde İslâm kültürü ve Kur'ân çevresinde oluşan
unsurlara telmîh ve şiirlerde değerlendirme tarzı yaygınlaşmaya
başlamış ve önemli ölçüde gelişme göstermiştir. Örneğin Ebû
Hanîfe-yi İskâfî'den (V./XI. yüzyıl) günümüze kadar gelebilmiş çok
az sayıdaki şiirde bile Kur'ân'a, Kur'ân orijinli
anlatımlara yöneliş açıkça görülür. Katrân-i Tebrîzî'nin (öl.
465/1073) divanında, İslâm öncesi döneme ait İran rivayetleri ile
İslâmî rivayetlere ilgi ve telmîh birbirini dengelemektedir.
Menûçehrî'nin divanında ise İslâmî rivayetler, bu rivayetlerin
değerlendirilmesi ve çeşitli Kur'ân orijinli unsurlar, İran
mitolojik değerleri ve efsanelerinden daha ağırlıklı olarak yer
almaktadır. Bu dönemlerde artık İranlı şairler (İslâm öncesi döneme
ait) İran rivayetlerine önemli bir şey olarak değer vermiyorlardı.
Nitekim ünlü şair Ferruhî'nin divanındaki şu dize bu durum gözler
önüne sermektedir
[75]:
Bu durum oldukça doğal birtakım girişimlerin sonucu olarak ortaya
çıkmıştır. Bu dönemlerde söz konusu bölgelerde yönetimde bulunan
başta Gazneliler olmak üzere Türk yönetimler egemenliğindeki
topraklarda İran millî değerleri, tarihî mirasları ve İranlı
unsurlar ile İran rivayetlerinin yaygınlaşması belli ölçülerde
kısıtlanmıştır. Sultan Mahmûd'un, “Şâhnâme, Rüstem'den
başkasına yer vermez” değerlendirmesinin Firdevsî'yi incitmiş olduğu
da unutulmamalıdır. Aynı dönemlerde dinî birtakım değerler ve
kişiliklerin ön plana çıkması da dinî rivayetlerin yaygınlaşması,
buna karşın İran millî rivayetlerinin gerilemesi ya da duraklamasına
neden olan etkenler arasında yer almaktadır.
[76]
V./XI. yüzyılın ortalarında yine söz konusu bölgelerde Türk olan
Selçuklu hanedanının yönetimde bulunmuş olması, İslâm öncesi Pers
rivayetlerine karşı İslâm kültür ve medeniyetinin, önceki dönemlerde
görülmemiş bir şekilde ve hızla yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu
durumun edebiyat ve şiir dünyasındaki en önemli yansımaları, İran
rivayetleri ve mitolojik unsurlarının şairlerin dizelerinde azalarak
yer alması, bunların yerini dinî rivayetlerin doldurması olmuştur.
VI./XII. yüzyılda özellikle tefsir ve diğer İslâmî bilim dallarının
gelişmesiyle dinî rivayetler ve kişilikler, dinî-tarihî anlatımlar
Fars şairlerinin dizelerinde tam bir egemen unsur olarak yoğun bir
şekilde kendini göstermeğe başlamış ve Pers rivayetleri önemli
ölçüde azalmıştır. Örneğin Enverî'nin (öl. 583/1187) divanında
baştan başa bu içerikle dolu şiirler vardır. Bir şiirinde baştan
sona Süleymân Peygamber ile ilgili telmîhlere yer verilmektedir. Her
dizesinde Süleyman kıssasına işaretlerde bulunulmaktadır.
Selçuklular döneminde Kur'ân kökenli rivayetler, dinî
telmîhler Fars rivayetleri karşısında güçlü bir rakip olarak
gelişmiş ve yaygınlaşmıştır. Ünlü şair Cemâluddîn-i İsfahânî (öl.
588/1192) bu bağlamda şu dizesiyle durumu açık bir şekilde ifade
etmektedir
[77]:
Yezd Atabeklerinden Doğân Şâh döneminde yaşamış, Yûsuf u Zuleyhâ
adlı mesnevî'nin yazarı ömrünün sonlarına doğru şu dizeleri
kaleme alır:
VI./XII. yüzyıl ve sonrasında İslâm kültürü, Fars şiirini tamamıyla
egemenliği altına almış, hemen hemen bütün şairler dizelerinde dinî
değerlere telmîhlerde bulunulmaya başlamışlardır. Özellikle Fars
edebiyatının Horasân tarzında dinî etkiler oldukça yoğun olarak yer
almaktadır. Senâî-yi Ğaznevî (öl. 535/1140), Attâr-i Nîşâbûrî (öl.
618/1221), Mevlânâ Celâluddîn (öl. 672/1273), Fahruddîn-i Irakî (öl.
688/1289), Sa'dî-yi Şîrâzî (691-694/1292-1295), Hâfız-i Şîrâzî (öl.
791/1388), Abdurrahmân-i Câmî (öl. 898/1492) gibi en ünlü şairler,
Kur'ân, dinî, dinî-tarihî rivayetler ve hadislerin yoğun
etkisinde kalarak dizelerini kaleme almışlardır. Özellikle
Mevlânâ'nın dinî unsurlara telmîhte bulunmayan beytine çok az
rastlanır.
[78]
Hint üslubunda da; İslâm öncesi dönemlerin dinî ve mitolojik
motiflerinin yanı sıra İslâm sonrası devrede dinî renk ve özellikler
de kazanmış İran değerlerine telmihler, başta Sâîb-i Tebrîzî (öl.
1080/1669), Kelîm-i Kâşânî (öl. 1061/1650), Muhteşem-i Kâşânî (öl.
996/1588) ve Feyzî-yi Kâşânî (öl. 1091/1680) gibi ünlü şairlerin
divanları olmak üzere o dönem şairlerinin dizelerinde bolca
görülmektedir. Bâzgeşt döneminde de Horasân ve Irak tarzlarında
olduğu gibi görülmese de, telmihlere rastlanırken, meşrutiyet dönemi
Fars şiirinde özgürlük, bağımsızlık hareketleri, şiirin halkın
problemlerini dile getirmek için bir araç olarak kullanılmasının ve
daha sade bir dilde şiirlerin kaleme alınmasından da etkisiyle bu
tür telmihlere sık rastlanmamaktadır. Melikuşşuarâ Bahâr (1330
hş./1951), Alî Ekber-i Dihhudâ (1334 hş./1955), Edîb-i Nîşâbûrî
(1344 hk./1925), Edîb-i Pîşâverî (1349 hk./1930) ve daha başka
şairlerin divanlarında söz konusu unsurlara işaretlere rastlanır.
[79]
Çağdaş Fars edebiyatının önde gelen şairlerinin dizelerinde de yoğun
telmihler göze çarpar. Özellikle Pervîn-i İtisâmî (1320 hş./1941),
Muhammed Huseyn-i Şehriyâr (1367 hş./1988), Emîrî-yi Fîrûzkûhî (1363
hş./1984), Sohrâb-i Sipehrî (1359 hş./1980), Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis
(1369 hş./1990), Furûğ-i Ferruhzâd (1345 hş./1966), Muhammed Rızâ
Şefî-î-yi Kedkenî, Hûşeng-i İbtihâc, Alî Mûsevî-yi Germârûdî,
Sîmîn-i Behbehânî, Alî-yi Muallim ve Mahmûd-i Şâhruhî'nin
şiirlerinde tarihî rivayetlerin yanı sıra dinî rivayetlere ve
unsurlara telmihler daha ağırlıklıdır.
[80]
Yeni Fars şiirinde de bu tür işaretler, İslâm öncesi dönem İran
rivayetleri, mitolojik İran efsaneleri ve hikayeleri, Kitâb-i
Mukaddes anlatımları, Hint ve Yunan efsaneleriyle mitolojik
rivayetleri, şairlerin sosyal, siyasî ve tasavvufî bakış açılarının
da göz önünde bulundurulmasıyla daha yaygın bir hal almıştır.
Telmîh'in mitoloji, mitolojik rivayetler ve mitoloji bilimi ile çok
yakından ilgisi bulunmaktadır. Telmîh bir bakıma az sözle çok şey
anlatma amacını taşımaktadır. Yazar ya da şair telmîh ile okuyucunun
zihninde bir kıvılcım atarak birtakım anlamlar canlandırmaya
çalışmakta, çağrıştırdığı olayın bir işaretini belli bir noktasından
ona iletmekte, olayın devamı ya da hikayenin geri kalan kısmı
okuyucunun ya da dinleyicinin kendi zihninde devam etmektedir.[81]
Telmîh'in çok kısa olması ona daha da değer kazandırmaktadır. Bir
küçük telmîh işaretiyle hikayenin, efsane ya da dinî kıssanın tamamı
hatırlatılmaya çalışılmaktadır. Çünkü telmîhte geçen kısım, olayın
veya hikayenin özü ve bir tür çekirdeğidir.[82]
Aşağıdaki örnek dizelerin her birinde tarihî, mitolojik bir olaya ya
da kişiliğe telmîhte bulunulmaktadır.
Süleymân Peygamber ve hüdhüd hikayesi:
Ferîduddîn-i Attâr
Hızır'ın ölümsüzlüğü, İskender'in hükümdarlığı:
Hâfız-i Şîrâzî
Îsâ Peygamber'in nefesinin ölüleri diriltme özelliği ve gücü:
Hâfız-i Şîrâzî
İsfendiyâr'ın gözlerinin zarardan etkilenebilir olması:
Ahmed-i Şâmlû
Fars şiirinde ve nesrinde birkaç tür telmîh vardır. İran (İslâm
öncesi) orijinli telmîhler. İslâm kökenli telmîhler. İran millî
değerleri ve İslâm öncesi dönemlere ait İran millî, kültürel, edebî,
dinî vs. unsurlarının İslâm sonrası dönemlerde de devam etmesi ve
birtakım değişimler de geçirerek yeni değerlerin eklenmesiyle farklı
görünümlerde de ortaya çıkan rivayetler, mitolojik değerlerden
oluşmaktadır. Bunlar arasında en önemlileri, mitolojik İran
rivayetleri, Mitra inanışı, Zerdüşt XE "Zerdüşt" dinî ve ilgili
rivayetler, Manî ve dini gibi millî inanışlar. İslâm kültürü ve
Kur'ân eksenli telmîhler ise, İslâmî değerlerin bütün yönleriyle
İran toplumu ve sosyal yapısında etken yeni dinin, Kur'ân
ayetleri, hadisler, dinî rivayetler boyutuyla kendisini
göstermektedir. Bu tür telmîhler, İran kültürünü sadece İslâm
kültürüyle değil bütün Sâmî kavimlerin kültürleriyle tanıştırmıştır.
Çünkü, İslâmî rivayetlerin önemli bir kısmı birtakım farklılıklarla
Kitâb-i Mukaddes'te de yer almaktadır.
[83]
Summary
A myth is a sacred
story from the past. It may explain the origin of the universe and
of life or it may express its culture's moral values in human terms.
Myths concern the powers who control the human world and the
relationship between those powers and human beings. Although myths
are religious in their origin and function, they may also be the
earliest form of history, science, or philosophy.
Much of the information about Persian (old-Iranian) gods can be
found in the religious texts from
Zarathustra such as the Avesta, and in later sources such
as the Boendahisjn and the Denkard. The original
Avesta was kept in Istachr until Alexander the Great destroyed
it.
Persian Mythologie, Mythologie, Persian Literature.
Özet
Bir ulusa, bir dine ve uygarlığa ait mitleri konu alan, eski
çağlarda yaşamış insanların doğa olayları, sosyal ilişkileri ve dinî
inanışlarına bakış açılarının yorumlanması olarak nitelenen mitoloji,
sözcük anlamı olarak “efsane bilimi”dir.
Mitoloji, hayalî bir anlatım içine, hayallerde yer etmiş yarı
tanrılar ve kahramanların hikayelerini de katan ve ilk çağlar, daha
doğrusu arkaik bir zaman türüne, tarihsel zaman ötesindeki başlangıç
zamanına dayanan bir hikaye anlatım biçimidir. Eski İran’da yaygın
efsanelerin ve Fars mitolojisinin en önemli ve en büyük kaynağı, her
şeyden önce Avestâ’dır. Dînkert, İran gelenek ve
adetlerini, tarihî, mitolojik, dinî, millî ve ilmî rivayetlerini ve
değerlerini Sâsânîler döneminde olduğu gibi koruyarak daha sonraki
çağlara aktarması dolayısıyla çok önemli belgeler ve kaynak eserler
arasında yer almaktadır. Bir Zerdüşt bilgi hazinesi niteliğindeki
Bundehişn, İran mitolojisinde yer alan birçok efsaneyi yok
olmaktan kurtarmıştır. Hudâynâme, İran hanedanlarının,
padişahlarının adlarını, çeşitli dönemlerin tarihî gelişmeleri
efsanelerle karışık olarak kaydetmektedir. Şâhnâmeler, İran
millî tarihi ve mitolojisi açısından son derece önemli kaynaklardır.
İran Mitolojisi, Mitoloji, Fars Edebiyatı.
[1] Bahâr, Mihrdâd, Pejûhişî Der
Esâtîr-i Îrân, Tahran 1378 hş., s. 343.
[2] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu,
www.tdk.gov.tr.
[3] Çenârî, Emîr, “Ustûre”,
Dânişnâme-yi Edeb-i Fârsî, Tahran 1377 hş., II, 91.
[4] Mîr Sâdıkî, Meymenet, Vâjenâme-yi
Honer-i Şâ‘irî, Tahran 1373 hş., s. 9; Sîmâdâd,
Ferheng-i İstilâhât-i Edebî, “Ustûre”, Tahran 1375 hş.,
s. 27.
[5] Sîmâdâd, Ferheng-i İstilâhât-i
Edebî, “Ustûre”, s. 26.
[6] Bahâr, Mihrdâd, Pejûhişî Der
Esâtîr-i Îrân, s. 344.
[7] İbn Manzûr, Lisânu’l-‘Arab,
Beyrut 1300, “str”, IV, 363.
[8] Gölcük, Şerafettin, “Esâtîr”,
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, II, 359.
[9] Bahâr, Mihrdâd, Pejûhişî Der
Esâtîr-i Îrân, s. 371.
[11] Nu’mânî, Şiblî, Şi‘ru’l-‘Acem,
Tahran 1335 hş. III, 200.
[12] Zerrînkûb, Abdulhuseyn, Der
Kalemrov-i Vicdân, Tahran 1375 hş., s. 404.
[15] A. g. e., s. 405-406.
[16] A. g. e., s. 410-411.
[17] Komisyon, Tarîh-i Îrân (trc.
Hasan-i Enûşe), Tahran 1368 hş., III/1, 522-523.
[18] Fâtımî, Saîd, “Cenbehâ-yi Esâtîrî-yi
Şâhnâme ve Tatbîk-i Ân Bâ Esâtîr-i Ğarbî”, Sohenrânî ve
Bahs Der Bâre-yi Şâhnâme-yi Firdevsî, Tahran 1349 hş.,
s.155.
[19] Safâ, Zebîhullâh, Hemâseserâyî Der
Îrân, Tahran 1374 hş., s. 43-44.
[25] Safâ, Hemâseserâyî Der Îrân,
s. 50-52.
[26] Fâtımî, Saîd, “Cenbehâ-yi Esâtîrî-yi
Şâhnâme”, s. 155.
[27] A. g. e., s. 158-159.
[29] A. g. e., s. 152-153.
[30] Fâtımî, Saîd, “Cenbehâ-yi Esâtîrî-yi
Şâhnâme”, s.152-153.
[31] Zerrînkûb, Târîh Der Terâzû,
Tahran 1375 hş., s. 30.
[32] Eşref, Ahmed, “Târih, Hâtire,
Efsâne”, Îrânnâme, XIV/4, (Bethesda 1996), s. 525.
[34] Zerrînkûb, Târîh Der Terâzû,
s. 31.
[37] Sîmâdâd, Ferheng-i İstilâhât-i
Edebî, “Ustûre”, s. 27-32.
[39] Meskûb, Şâhrûh, Huviyyet-i Îrânî
ve Zebân-i Fârsî, Tahran 1373 hş., s. 20-21, 75.
[40] Kılıçlı Mustafa, Arap Edebiyatında
Şuûbiyye, İstanbul 1992, s. 105, 106, 107,108.
[41] Safâ, Zebîhullâh, “Şerâyit-i İctimâî
ve Siyâsî-yi Îrân Ba'd ez Sukût-i Şâhinşâhî-yi Sâsânî ve
Eser-i Ân Der Tercume ve Tedvîn-i Rivâyethâ-yi Millî Tâ
Nazm-i Şâhnâmehâ ve Dâstânhâ-yi Kahremânî”, Îrânşinâsî,
II/2 (Bethesda 1990), s. 239.
[43] A. g. e., s. 240-241.
[44] A. g. e., s. 241-242.
[46] A. g. e., s. 242-243.
[47] Komisyon, Tarîh-i Îrân, III/1,
477-478.
[48] A. g. e., III/1, 478.
[49] Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i
Edebiyyât Der Îrân, Tahran I372 hş., I, 135-136.
[51] Komisyon, Tarîh-i Îrân, III/1,
476
[52] Safâ, Târîh-i Edebiyyât Der Îrân,
I, 136; Muîn, Muhammed, Ferheng-i Fârsî,
“Bondâheşn”, V, 284; Nevâyî, Yahyâ-yi Mâhyâr, “Bondâheşn”,
Dâi’retu’l-Ma‘ârif-i Cihân-i İslâm/DCİ, Tahran 1377
hş., B/IV, 306.
[53] Taberî, Muhammed Ali,
Zubdetu'l-âsâr, Tahran 1372 hş., s. 101.
[54] Komisyon, Tarîh-i Îrân, III/1,
476-477; MacKenzie, D. Mail, “Bondâheşn”, Eİr., IV,
547; Nevâyî, “Bondâheşn”, DCİ, B/IV, 306.
[55] Safâ, Târîh-i Edebiyyât Der Îrân,
I, 137; MacKenzie, D. Mail, “Bondâheşn”, Eİr., IV,
547; Nevâyî, “Bondâheşn”, DCİ, B/IV, 306.
[56] Safâ, Târîh-i Edebiyyât Der Îrân,
I, 137.
[57] MacKenzie, D. Mail, “Bondâheşn”,
Eİr., (1990), IV, 548-551; Nevâyî, Yahyâ-yi Mâhyâr,
“Bondâheşn”, DCİ, B/IV, 306-311.
[58] Tefezzulî, Ahmed, Târîh-i
Edebiyyât-i Îrân Piş Ez İslâm, Tahran 1376 hş., s. 269.
[59] Nu’mânî, Şi‘ru’l-‘Acem, Tahran
1335 hş. I, 96; Zerrînkûb, Ez Guzeşte-yi Edebî,
Tahran 1375 hş., s. 71; Tefezzulî, Târîh-i Edebiyyât-i
Îrân Piş Ez İslâm, s. 270.
[60] Tefezzulî, Târîh-i Edebiyyât-i
Îrân Piş Ez İslâm, s. 271.
[61] Mîrzâ Muhammed Hân-i Kazvînî,
“Mukaddime-yi Kadîm-i Şâhnâme”, Hezâre-yi Firdovsî,
Tahran 1362 hş., s. 152.
[62] Komisyon, Tarîh-i Îrân, III/1,
472; Zerrînkûb, Ez Guzeşte-yi Edebî, s. 71-72.
[63] Komisyon, Tarîh-i Îrân, III/1,
472; Muhammedî, Muhammed, Ferheng-i Îrânî Pîş Ez İslâm,
s. 156-157; Tefezzulî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân Piş Ez
İslâm, s. 273.
[64] Zerrînkûb, Ez Guzeşte-yi Edebî-yi
Îrân, s. 71; Tefezzulî, Târîh-i Edebiyyât-i Îrân Piş
Ez İslâm, s. 271-272.
[65] Tefezzulî, Târîh-i Edebiyyât-i
Îrân Piş Ez İslâm, s. 274.
[66] Komisyon, Tarîh-i Îrân, III/1,
472; Muhammedî, Ferheng-i Îrânî, s. 156.
[67] Mâzenderânî, Ferheng-i Şâhnâme,
Tahran 1377 hş., s. 13, 29.
[68] Safâ, “Şerâyit-i İctimâî”, s. 243.
[70] Meskûb, Şâhrûh, Huviyyet-i Îrânî
ve Zebân-i Fârsî, s. 26-27.
[72] Sîmâdâd, Ferheng-i İstilâhât-i
Edebî, “Ustûre”, s. 26.
[73] Çenârî, Emîr, “Ustûre”, Dânişnâme,
II, 92; Sâdıkî, Vâjenâme, s. 10-11.
[74] Mojdehî, Sâmiye Besîr, “Kur'ân ve
Edeb-i Fârsî”, Dânişnâme, II, 1084; Abbâspûr, Hûmen,
“Telmîh”, Dânişnâme, II, 403.
[75] Mojdehî, Sâmiye Besîr, “Kur'ân ve
Edeb-i Fârsî”, Dânişnâme, II, 1084.
[77] Mojdehî, Sâmiye Besîr, “Kur'ân ve
Edeb-i Fârsî”, Dânişnâme, II, 1084; Abbâspûr, Hûmen,
“Telmîh”, Dânişnâme, II, 403.
[78] Mojdehî, Sâmiye Besîr, “Kur'ân ve
Edeb-i Fârsî”, Dânişnâme, II, 1084.
[81] Abbâspûr, Hûmen, “Telmîh”,
Dânişnâme, II, 404..
[82] Mojdehî, Sâmiye Besîr, “Kur'ân ve
Edeb-i Fârsî”, Dânişnâme, II, 1085.
[83] Abbâspûr, Hûmen, “Telmîh”,
Dânişnâme, II, 403.