I.
Hayatı ve Kişiliği
Afgan asıllı İran şairi Seyyid Ahmed-i Pîşâverî
1260/1844 yılında
bugün Pakistan sınırları
içinde bulunan Peşâver (Pîşâver) civarında
bir köyde dünyaya geldi. Bazılarına göre;
Afganistan ile Peşâver arasındaki bölgede yer alan bir
dağ eteğindeki bir köyde, birtakım araştırmacılara göre
ise, Peşâver şehrinde doğduğu söylenirse de, ikinci
görüş daha doğrudur. Tezkire yazarlarının bir kısmının,
onun doğum tarihi olarak 1255/1839, 1257/1841
yıllarını da ileri sürmelerine rağmen
Seyyid Ahmed,
1260/1844 yılında dünyaya gelmiştir.
[1]
“Edîb-i Hindî”, “Seyyid Ahmed-i Razevî” ve “Seyyid
Ahmed b. Şihâbuddîn Razevî”
olarak da bilinen
Seyyid Ahmed’in,
Seyyid Şâh Baba
adıyla tanınan babası ve atalarının da, büyük
sûfîler arasında yer aldıkları, ünlü sûfî Şihâbuddîn-i
Sohreverdî’nin (ö.
632/1235) soyundan
geldikleri rivayet edilmektedir. Edîb-i
Pîşâverî diye
ün kazanmış olan Seyyid Ahmed’in, Şihâbuddîn-i
Sohreverdî’ye kadar uzanan ve “ocak” olarak
isimlendirilen ailesi, Peşâver ile Afganistan arasındaki
sınır bölgesinde yaşamıştır.
[2]
Edîb-i Pîşâverî, ilk öğrenimine Peşâver’de başladı.
O günlerde
yaşadıkları bölgede
İngilizlerle Afgan
kabileleri arasında
çıkan bir çatışmada babası, amcaları
ve yakın
akrabalarından
bir kısmı
öldürüldü.
Bunun üzerine annesi Mehd-i Ulyâ’nın
ısrarı
üzerine Kâbil’e göç etti.
İlk öğrenimini
Kâbil’de tamamlayan Edîb,
bu kentte tanınmış
bazı
bilginlerin öğrencisi de oldu. Daha sonra
Gazne’ye giderek
ünlü sûfî şair Senâî-yi Ğaznevî’nin (ö. 525/1130)
türbesinin
bulunduğu Bâğ-ı Fîrûze’de iki buçuk
yıl kaldı ve aralarında Saduddîn-i Ğaznevî’nin de yer
aldığı dönemin ünlü bilim adamlarından ders
aldı.
Öğrenimini orada bulunduğu iki yıl boyunca
edebiyat ve
diğer bilim dallarında sürdürdü. Daha sonra Gaznîn’e,
iki buçuk yıl sonra oradan Herât’a, bir yıl sonra da
Turbet-i Şeyh-i Câm’a gitti. Bir yıldan fazla bir süre
de orada kaldıktan sonra otuz yaşlarındayken Meşhed’e
geçti. Başta edebiyat, felsefe ve hikmet konuları olmak
üzere çeşitli bilim dallarında öğrenimine devam etti.
Burada dönemin ünlü kişiliklerinden Mîrzâ Abdurrahmân,
Gulâm Hüseyin ve
diğer önemli şahsiyetlerin öğrencisi oldu.
Özellikle edebiyat ve edebî bilimler dallarında önemli
çalışmalarda bulundu.
1287/1870’de
Sebzevâr’a geçti. Dönemin
ünlü bilginlerinden
Hâdî-yi Sebzevârî (ö. 1289/1872 ve oğlu Muhammed’in
bilgi ve birikimlerinden önemli ölçüde
yararlandı.
Hâdî-yi
Sebzevârî’nin ölümünden
sonra Meşhed’e
döndü. Burada
Mirzâ Ca’fer Medresesi’nde müderris oldu,
Âstâne-yi
Razeviyye’de ders verdi
ve bilginler çevresinde “Edîb-i
Hindî” diye anıldı.[3]
1300/1884 yılında Edîb-i Pîşâverî, Dışişleri Bakanı
Mîrzâ Saîd Hân Germrûdî’nin önerileriyle Tahran’a gitti
ve orada yine bakanın yönlendirmeleriyle çok değerli bir
kütüphanesi bulunan Muhammed Alî Hân’ın evinde ikamet
etmeğe başladı. Hayatı boyunca hiç evlenmeyen Edîb,
evinde kaldığı kişi öldükten sonra diğer dostlarının
kendisine tahsis ettikleri evlerinde kaldı ve son olarak
Rey şehrinde Ali Rızâ Hân Karagozlu Bahâulmulk’un evinde
3 Safer 1349/30 Haziran 1930 günü vefat etti. Şeyh
Abdülazîm Mezarlığında İmamzâde Abdullah’ın türbesine
defnedildi.
[4]
Ana
dili Peştuca olmakla birlikte Farsça ve Arapça’yı da
çok iyi düzeyde bilen ve güçlü hafızası ile tanınan
Edîb’in 20.000 beyti bulan şiirleri arasından seçilmiş
Farsça 4.200, Arapça 370 beyitten oluşan divanı
ölümünden üç yıl sonra dostu Alî-yi Abdurresûlî
tarafından Dîvân-ı Kaşa’id ve Ğazeliyyât-ı Fârsî ve
‘Arabî adıyla 1312 hş. yılında Tahran’da
yayınlanmıştır Divandaki otuz yedi kasidenin on ikisi
Alman kayseri II. Wilhelm (ö. 1941) ve I. Dünya
savaşının değerlendirilmesiyle ilgilidir. Bunların
dışında çocukluğunda yakından tanık olduğu ve çok
etkilendiği acı olaylar nedeniyle İngiliz düşmanlığı,
Rus-Japon savaşı, İran ve Hindistan’da meydana gelen
olaylar, vatanseverlik, İslamcılık gibi konulardaki
düşüncelerini de dile getirmiştir. Edîb, II. Wilhelm
için ayrıca Kaysernâme adlı 14.000 beyitlik bir
de mesnevi yazmıştır. Henüz basılmamış olan bu mesnevide
Almanlara duyduğu hayranlıkla, İngilizlere karşı
beslediği kin ve nefreti dile getirmiştir.
[5]
Edîb-i Pîşâverî, bu manzum eserlerinden başka, Ebu’l-Fazl-i
Beyhakî’nin (ö.
470/1077),
Târîh-i Beyhakî
adlı eserini yayına hazırlamıştır. Hattat Muhammed
Hasan Gulpâyegânî’nin istinsah ettiği eser, taş basması
olarak Tahran’da yayınlanmıştır (1305/1887). Onun bu
tarihle ilgili şerhi ise eserin Saîd-i Nefîsî tarafından
hazırlanan baskısının (Tahran 1319-1332 hş./1940-1953)
açıklamalar bölümünü oluşturan III. cildine alınmıştır.
Edîb’in, İbn Sînâ’nın (ö. 428/1037) Kitâbu’1-İşârât
ve’t-tenbîhât adlı eserinin Farsça çevirisi ise
yarım kalmıştır.
[6]
Edîb-i Pîşâverî, eski şairler kuşağından olmasına rağmen
klasik konuları bir yana bırakarak eski kalıplarla
sosyal ve siyasî yönü ağırlıklı daha çok yeni temaları
işlemiş ve bu hususta öncü olmuştur. Dile hâkimiyeti
ve zengin bilgi birikimi sayesinde maksadını
kalıplaşmış ifadeler yerine alışılmamış kelimeler ve
tumturaklı cümlelerle anlatmayı tercih etmiştir. Şairane
zevk ve akıcılıktan yoksun olmakla birlikte son derece
fasih ve sağlam olan şiirlerini şiir erbabı bile
anlamakta güçlük çektiği için naşir divanının neşrinde
birçok kelimenin açıklamasını yapma gereğini duymuştur.
[7]
Edîbu’l-memâlik-i Ferâhânî (ö. 1336/1917), Edîb-i
Pîşâverî, Edîb-i Nîşâbûrî (ö. 1344/1925) ve Vahîd-i
Destgerdî (ö.
1321 hş./1942)
gibi
dönemin birtakım eskiye bağlı ünlü edebiyatçıları sosyal
konularla çok yakından ilgilenmelerine rağmen klasik
tarzın sınırlarından bir adım bile dışarı atmaya
kendilerini hazırlıklı görmüyorlardı. O dönemlerde şiir
türleri arasında kaside, Kâçârlar döneminde sahip olduğu
parlak ve gözde şiir türü olma devirlerini artık geride
bırakmıştı. Ancak özellikle edebiyatçılar arasında
Meliküşşuarâ Bahâr (ö. 1330 hş./1951), Edîbu’l-memâlik-i
Ferâhânî ve Edîb-i Pîşâverî’nin eserlerinde henüz şiirin
asıl formlarından biri olarak kabul görüyor, buna karşın
halk arasında artık o kadar da fazla beğenilen bir tür
olarak görülmüyordu.
[8]
Yaşadığı dönemin önemli bilim dallarında kuşatıcı bir
tarzda bilgi sahibi oluşu, Fars ve Arap dilleri ve
edebiyatlarında derinliğinin yanı sıra güçlü hafızası,
onun zamanının en seçkin kişilikleri ve önde gelen
bilginleri arasına girmesini sağladı. Bedîuzzamân-i
Furûzânfer’e (ö.
1349 hş./1970)
göre; Edîb, Hâce Nasîruddîn’den (ö. 672/1273) sonra Fars
bilim tarihi ve Fars edebiyatında bir benzeri daha
görülmemiş kişiliklerden biridir. Şairlik onun
yeteneklerinin en azını sergilediği sanatlarından
biridir.
[9]
Edîb’in Tahran’a gidişinden sonra birçok araştırmacı ve
edebiyatçı onun yüksek bilgisi ve edebiyat zevkinden
yararlanmak üzere etrafında toplanmaya başladılar. Ancak
o, titizliğinden dolayı sadece Seyyid Muhammed-i
Bekâ’nın evinde periyodik olarak düzenlenen edebî meclis
toplantıları dışında diğer faaliyetlere katılmayı kabul
etmedi. Onun bu encümendeki toplantılarda bulunması ve
nadir olarak verdiği özel dersleri, Muhammed-i Kazvînî
(ö. 1368/1949), Abbâs İkbâl-i Âştiyânî (ö.
1334 hş./1955),
Bedîuzzamân-i Furûzânfer (ö. öl. 1349 hş./1970),
Muctebâ-yi Mînovî gibi daha sonra Fars bilim, kültür ve
edebiyat dünyasının bir çok ünlü simasının yetişmesinde
önemli etkileri olmuş çabalardır.
[10]
Uzun
hayatı boyunca İran, çevre ülkeler ve dünyada özellikle
İngilizlerin sebep oldukları ya da oluşumlarında rolleri
bulunduğu olayların özellikle de Peşâver’de çocukluğunda
yaşadığı İngiliz katliamlarının etkisinden bir türlü
kurtulamayan, onlara duyduğu kini içinde taşıyarak
kendilerini yakından izlemiş, İngilizler’in direkt ya da
dolaylı olarak içerisinde yer aldıkları her olaya
bireysel tepkisini göstermiştir. Bu konuda iç
dünyasındaki derin duyguları ve düşüncelerini
eserlerinde ve özellikle de Dîvân’ı ile
Kaysernâme adlı eserinde bolca görülmektedir. Bütün
bunlar, Edîb-i Pîşâverî’nin siyasî ve sosyal konulardaki
düşüncelerinin dizelerine açıkça yansımaları olarak
değerlendirilmektedir.
[11]
Edîb-i Pîşâverî, hayatta bulunduğu dönemlerde İran’da
yaşanan önemli gelişmelerden biri, meşrutiyet
devrimi’dir. Kâçâr hanedanının yıkılması, Rızâ Hân’ın
yönetime gelmesi ve dönemin diğer önemli olayları da,
onun dizelerinde yoğun olarak yansımasını bulan konular
arasındadır. Ona göre İran’da meşrutiyet devrimi
İngilizler’in etkisiyle gerçekleşmiştir. Bunun üzerine
o, meşrutiyeti ve meclisteki milletvekillerini yeren
Arapça bir de şiir kaleme almıştır.[12]
Edîb-i Pîşâverî’nin düşünce dünyasında derin izler
bırakan olaylar arasında Afganistan, Irak, Hindistan ve
Mısır’ın İngilizler tarafından işgali önemli yer
tutmaktadır. Bütün bunlar, onun Avrupa konusundaki
görüşlerinin oluşmasında etkili olmuş, şiirlerinde
Avrupa ülkelerine karşı bir tutum izlemiş, batılı
halkları da çoğu zaman gaflet ve uyuşukluk içerisinde
bulunmakla nitelemiştir. Gençlik yıllarında terk etmek
zorunda bırakıldığı ülkesi Hindistan’ı anarken üzüntüsü
hep dizelerine ve kullandığı sözcüklere yansımış,
sömürgecilerin egemenliklerini ve güçlerinin sebebini,
emirlerin yetersiz idareleri, halkın bilinçsizliği,
Müslüman ya da diğer Hint halklarının başta dinleri
olmak üzere öz değerlerinden uzaklaşmaları ve
kendilerine yabancılaşmalarında görmektedir. Yine ona
göre; bu bölgelerin halklarını büyük ve kapsamlı bir
halk hareketinin kurtaracağı kesindir.
[13]
1914
yılı Aralık ayında, sadece I. Dünya Savaşında
tarafsızlığını karara bağlayarak açıklamak için üçüncü
meclis toplandığında mecliste bulunan demokrat
milletvekilleri, İran’ın resmî müttefikleri olan
İngiltere ve Rusya’dan nefret ettiklerini açıkça
belirtmekten çekinmiyorlardı. Stratejik önemi ve zengin
yataklara sahip madenleriyle ülke söz konusu güçlerin
işgali altına girdi. Sonuçta işgalci güçler aleyhinde
şiddetli ayaklanmalara neden olan millî kalkışlar ve
milliyetçi duyguların körüklediği hareketler ortaya
çıktı. Bu iki emperyalist güce karşı duyulan aşırı kin
ve nefret birtakım milliyetçileri farklı bir tarza itti.
Bir taraftan Edîb-i Pîşâverî ve Vahîd-i Destgerdî gibi
önde gelen isimlerin de içlerinde yer aldığı Alman
dostluğu cereyanını, diğer taraftan da Ârif-i Kazvînî
(ö. 1312/1894)
gibi şairlerin katılımıyla Türk dostluğu akımlarını
ortaya çıkardı.
[14]
I.
Dünya Savaşı’nda İngilizlerden nefret duymaları ve
Almanya ile sıkı ilişkiler kurarak onları desteklemeleri,
İran toplumunda “Alman Dostluğu” diye nitelenen bir
yakınlık ortamı oluşturmuştu. Edîb de, kendisinde
önceden var olan eğilimle bu yönelişlere katıldı. Öyle
ki divanının önemli bir kısmını bu konuya ayırmanın yanı
sıra Kayseriyye adında özel bir eserini de bu
konuda kaleme aldı. Divanının söz konusu bölümünde ve
Kaysernâme’de Edîb, bir taraftan Alman Kayserini,
komutanlarını ve müttefiklerini övüp, cesurluklarını ve
birtakım özelliklerini sayıp dökerken, diğer taraftan da
İngilizler ve Sırbistan, Belçika ve Amerika gibi onların
işbirlikçileri olan ülkelere dizelerinin diliyle
saldırıya geçmekteydi. Elbette onun Alman dostluğu ya da
Alman Severler grubuyla aynı kanatta yer alması onun
düşünce dünyasının bu yöne doğrulduğu anlamına gelmez.
Öyle anlaşılıyor ki; İngiliz aleyhtarı bir ortamda
bulunma arzu ve amacı onu bu eğilime itmiştir. Nitekim
o, ünlü eseri Kaysernâme’nin Almanca çevirisini
okuyup etkilenen II. Wilhelm’in kendisine gönderdiği
hediyelerini kabul etmeyerek de bu görüşe destek vermiş,
söz konusu eseri yazmasındaki amacın sadece İngiliz
aleyhtarlığından kaynaklandığını vurgulamak istemiştir.
[15]
I.
Dünya savaşı günlerinde savaş öncesi dönemlerde de
Almanlarla bazı alanlarda işbirliği için dayanışma
içerisinde bulunan bazı İranlı aydınlar, Almanlar
yararına sonuçlar vereceğini amaçladıkları birtakım
kapsamlı tebligatlarda bulunmaya başladılar. Bu heyecan
dolu tebligatlar İranlıların milliyetçi burjuvazi
düşünce tarzından yararlanmak isteyen Alman siyasî
çevreleri tarafından birçok yönden ve değişik yollarla
teşvik ediliyor ve destekleniyordu. Alman dostluğu
duyguları ve bunların dışa vuran ifadeleri İran şiir ve
edebiyatında yansımalarla kendini gösterdi. Bu akımın
başında da büyük ve ünlü İran şairi Edîb-i Pîşâverî yer
almaktadır.
[16]
II.
Eserleri
1.
Kaysernâme
I.
Dünya Savaşı’nın alevlendiği 1332/1914 yılında
gelişmeleri dikkatle izleyen Edîb-i Pîşâverî’nin ilk
heyecan dolu dizeleri, İranlılar ve Hintlilere ulaştı.
Bu şiirler Kaysernâme adlı manzumesinin
parçalarını oluşturmaktaydı. Eserin bazı bölümlerinde
tasavvufî konular, öğüt ve nasihat içerikli, İranlıları
bağımsızlık yolunda çalışmalara teşvik amaçlı dizeler,
zulüm ve haksızlıklarla mücadele konulu şiirler de bolca
görülür.
[17]
Mesnevî kalıbında mütekârib vezninde kaleme alınmış,
14.000 beyitten oluşan Kaysernâme, hamâsî şiirler
içeren bir manzumedir. Edîb, şiirlerinin önemli bir
kısmını derleyen Alî-yi Abdurresûlî’nin teklifiyle bu
esere Kaysernâme adını vermiştir.[18]
Kaysernâme’de Edîb, klasik Fars şiirinin en
hassas inceliklerine egemen yeteneklerini göstererek bir
taraftan zarafet ve yüklü anlamlar taşıyan sözcüklerle
süslediği dizelerinde Firdevsî’nin tarzında aynı hamâsî
duyguları, I. Dünya Savaşı gibi yeni konular içeriğiyle
dizelerine aktarmış, diğer taraftan da Mevlânâ gibi, her
şiirin içerisine bir hikaye ve ibretli anlatım
serpiştirmiştir. Kaysernâme’nin ana teması, Alman
kralı II. Wilhelm’in, İngilizler ve müttefikleri
karşısındaki cesur girişimleri ve özelliklerinin
övgüleridir.[19]
Eserin ilk yarısında Alman ordularının kazandığı
zaferler, alabildiğine heyecanlı anlatımlarla
aktarılmakta, ikinci yarısında ise İngilizlerin yeren,
onları kınayan dizelere yer verilmektedir. Edîb bu
eserinde değişik örneklemeler, tasvirler ve zengin
sözcük hazinesinden yararlanmış, bahâriyyeler ve
sâkînâmeler de ekleyerek anlatımlarını kuru savaş
haberleri olmaktan çıkarıp bir kahramanlık destanı
anlatısına dönüştürmüş, ayrıca lirik bir renk de
kazandırmıştır. Kaysernâme’nin yazma nüshaları,
Tahran Meclis Kütüphanesi ve Mînovî Kütüphanesi’yle
Meşhed Ferruh Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.
[20]
2.
Dîvân
Edîb-i Pîşâverî’nin divanı, kasîde, gazel, Farsça kıta
türlerinde ve Arapça 370 beyit olmak 4.200 beyitten
oluşmaktadır. Ancak şairin divanını açıklamalar ve
notlarla birlikte yayınlayan Alî-yi Abdurresûlî’ye göre,
Edîb’in şiirlerinden bir kısmı 1315/1897 yılından (Edîb’in
kendisiyle tanışmasından) önceki dizeleri hemen hemen
ortadan kaybolmuştur. Abdurresûlî, şairle tanıştığı
dönemden sonra kaleme alınmış şiirleri bir araya
toplayarak divanı yayınlamıştır. Edîb-i Pîşâverî,
meşrutiyet döneminde yaşamış şairlerden olsa da
şiirlerinde kullandığı dil, vezin, yapı ve tema
açısından zamanın yaygın tarzından farklılıklar
göstermektedir. Onun şiir dili genelde sade, akıcı ve
kolay anlaşılır özellikleriyle bilinen meşrutiyet
şiirlerindeki dilden farklı ağdalı ve zor anlaşılır
özelliktedir. Dizelerinde sıraladığı sözcüklerin bir
kısmı sözlük yardımı olmadan zor anlaşılmaktadır. Bunun
yanı sıra Edîb yine yaşadığı çağın özelliklerinden uzak
zor vezinler, ağır kafiye ve redifler seçmiş, çoğu zaman
klasik dönem kasîde ustaları Hâkânî-yi Şîrvânî (ö.
595/1199) ve Enverî’yi (ö. 583/1187) örnek almıştır.
Şiirinin temel konuları arasında I. Dünya Savaşı, Alman
İmparatorunun övgüsü, İngiliz sömürgeciliğinin
eleştirilmesi ve kınanması, meşrutiyet devrimi ve
Hindistan gibi öne çıkan konular sayılabilir. Buradan
hareketle onun özgün yenilikçiliklerinin yanı sıra
bâzgeşt geleneklerine de bağlı olduğu yargısına
varılabilir. kasidelerinin çoğunda Hâkânî, Enverî ve
Nâsır-i Husrev’i (ö. 481/1088) örnek alması, dizelerine
yetenekli olduğu bilim dallarındaki birikimlerini de
serpiştirmesi bunu göstermektedir. Gazellerinin
içerikleri ve konuları açısından değerlendirilmesi
yapıldığında bu şiirlerinin Mevlânâ Celâluddîn’in (ö.
672/1273) gazellerindeki heyecan ve aşkın, Hâkânî’nin
özgün tarzından alınarak oluşturulmuş bir karışımı
andırdığı ifade edilir. Şairin divanı, 1352/1933 yılında
açıklamalar ve notlarla birlikte Alî-yi Abdurresûlî
tarafından Tahran’da yayınlanmıştır.
[21]
Divanında yer alan kasidelerinin 12 tanesi yaklaşık üçte
biri Alman Kayseri’nin övgüsünü, I. Dünya savaşını konu
alır. Onun Alman milleti ve imparatorlarına karşı ilgisi
öylesine büyüktür ki, savaşta Almanlar’ın karşısında yer
almış ülkeler için alabildiğine ağır küfürler, son
derece müstehcen sözlerle duygularını dile getirmiştir.
[22]
Şiirinin en önemli bölümleri olan kasideleri; son derece
uzunlukları, şiir dilinin gücü ve kullandığı derin
anlamlı sözcükleriyle dikkat çeker. Öte yandan ifadeleri;
tarihî gelişmeler, Arap ve İran hikayeleriyle
örneklendirmeler, hikmet, felsefe gibi konularda
dopdoludur. Şiirlerinin bir diğer özelliği de zor
anlaşılır bir dilde kaleme alınmış olmasıdır. Bu yüzden
divanı yayınlayan Alî-yi Abdurresûlî, kelimelerinin
çoğunu açıklayan dipnot ve izahlar koyma yolunu izlemek
zorunda kalmıştır. Şiirdeki gücü, 250, 260 ve 400
beyitlik kasideleri ile belirgin olarak görülmektedir.
[23]
Bazen
aynı vezin, kafiye ve redifleriyle Nâsır-i Husrev, Senâî
ve Hâkânî’yi örnek alıp onlara nazireler yazmışsa da
tarz, tema ve içerik açısından özgün tarzını ön plana
çıkarmakta onların dizelerinden tamamen farklı
özellikler taşımaktadır. Farsça nesirde de Gazneli ve
Selçuklular dönemi nesri özelliklerine benzer bir tarzı
izleyen Edîb, Târîh-i Beyhakî’ye yazdığı notlar
ve açıklamalarda yeteneğini göstermektedir.
[24]
3.
Risâle-yi Nakd-i Hâzır Der Tashîh-i Dîvân-i Nâsır
Nâsır-i Husrev’in divanının açıklamaları ve tashihini
konu alan bu eseri, Alî-yi Abdurresûlî’nin, Nâsır-i
Husrev’in divanının zor anlaşılır kısımlarıyla ilgili
sorularına Edîb-i Pîşâverî’nin vermiş olduğu cevaplardan
oluşmaktadır. Cevaplar, felsefî örneklemeler ve örnek
beyitlerin yanı sıra uygun şiirlerle de
zenginleştirilmiştir. Bu risale şairin divanıyla
birlikte yayınlanmıştır.
[25]
4.
Tercume-yi İşârât-i İbn Sînâ
Edîb-i Pîşâverî, bazı dostlarının yoğun istekleri
üzerine İbn Sînâ’nın, Kitâbu’1-İşârât ve’t-tenbîhât
adlı eserini gerekli gördüğü yerlere bazı açıklamalar ve
şerhler de ekleyerek Farsça’ya çevirmiştir, ancak bu
eser henüz yayınlanmamıştır.
[26]
5.
Ceng-i Yûnân ve Osmânî
1314/1896 yılında yazılan ve Osmanlı-Yunan savaşını konu
alan bu eser 800 beyitten oluşmaktadır. Ceng-i Yûnân
ve Osmânî de, Edîb-i Pîşâverî’nin, henüz
yayınlanmamış eserleri arasında yer almaktadır.[27]
6.
Kısse-yi Yûsuf u Zuleyhâ
Mutekârib vezninde kaleme alınmış olan Kısse-yi Yûsuf
u Zuleyhâ, 4.000 beyittir. Ancak şairin
tamamlanmamış eserlerinden biridir.
[28]
7.
Dâstân-i Dohter-i Nakkâş
Edîb-i Pîşâverî, Dâstân-i Dohter-i Nakkâş adlı bu
manzûm eserinde, ressam bin kızın hayat hikayesini
anlatmaktadır. Bir yolculuk serüvenini ana tema olarak
alan eserde, mesleği ressamlık olan bir kızın duygu ve
düşünceleri tasvir edilmektedir.
[29]
Bunların yanı sıra Edîb, Îrec-i Mîrzâ’nın (ö. 1344/1925)
“Zohre ve Menûçehr” adlı yarım kalmış manzumesini de
tamamlamıştır. Bazılarınca Edîb-i Pîşâverî’nin çeşitli
konulardaki bir kısım araştırmalarının el yazmaları,
daha kendisi hayattayken hizmetçilerinden biri
tarafından satılmak amacıyla çalınmış, daha sonra da bu
eserlerinden herhangi bir haber alınamamıştır.
[30]
Edîb-i Pîşâverî’nin, Risâle der Beyân-i Kazâyâ-yi
Bedîhiyyât-i Evveliye adlı eseri, şairin birtakım
sorulara vermiş olduğu cevapları içermektedir. Divanıyla
birlikte yayınlanmıştır. Birtakım filozofların
sözlerinin şerhleriyle Arap şairlerinin dizelerinde
geçen birtakım kavramların şerhine yer veren sekiz cilt
halinde kaleme aldığı, henüz yayınlanmamış olan bir
eseri; şairin hayatının son altı ayı içerisinde yazdığı
mutekârib vezninde, kız kardeşi kaçırılmış bir tacirin
serüvenlerini konu alan 1.800 beyitlik Hikâyet-i
Tâcir, İran-İngiltere arasında 1919 yılında
imzalanmış bir anlaşmanın yanlışlarını konu alan 8. 000
beyitlik bir manzumesi de eserleri arasında yer
almaktadır.
[31]
·
Dostun Yüzü
Seher melteminin kokusuna canımı müjde veririm,
Ayrılığın elinden kurtulup sağ çıkarsam sabaha.
Uğrarsan, bir de benim gözlerime bas ayağını,
Tut ki, ben de toprağı sayılırım kapının.
Öldürdü beni yüz kez, kan döken o gamzelerin,
Daha diriyim şimdi hayaliyle cana can katan
dudaklarının.
Kapladı bütün dünyayı güzelliği dost yüzünün,
Görüyorum nereye gitsem güzelliğini yüzünün.
Filozoflar beğenmezler, ama sen dinle şu inceliği
benden:
“Göze görünmezsin ama, gitmezsin asla gözümün önünden”.
Apaçık bir mucize göstermek iddian varsa senin,
Geç toprağımdan bir kez, ben öldükten sonra;
Çıkarırım başımı topraktan, mum gibi bir kez daha,
Huzurunda senin, kelebek gibi can veririm.
Koyarlarsa beni bu heyecanla toprağın altına,
Toprağın altında heyecandan, kefeni parçalarım.
Azgın dalgalar içinde nasıl giderse gemi,
İnleyen tenim de benim, yüzer yaşlı gözüm suyunda.
Öylesine gizledim sinemde lale yanaklıların yaralarını
ki;
Gonca gibi ağzına kadar doluverdi ciğerim gönül kanıyla.
[32]
·
İran
Sevgisi
Zülüf, şemsiyen senin humâ kanadı gibi,
Güzellik mülkü bu yüzden tartışılmaz senindir.
Çin güzeller evinde, görmedi kimse senin gibi bir güzel,
Senin yüzünde olan bu cilveler ve bu güzelliklerle.
Görmedi başka kimse, senin servi boyundan gördüğümü,
Kime sorayım? Kim söylesin o servi boylunun
özelliklerini?!
Ayın ışığı güneşten, feleğin güneşinin ışığı da,
Bir başka güneşten, yani senin aydınlık saçan yüzünden.
Rüyasında senin dudağına dişlerini dokunduran için,
Yoktur şekerin ve şerbetin artık bir değeri.
Düşünmeden derinliğini senin, gönül verdim sana ben,
Reva bana ey gönül her ne getirsen de başıma sen.
Şahin yuvasına yöneldim, güvercin yavrusu gibi,
Gölgesi altında büyümekteyim şimdi şahin kanadının.
Suyum, yemim ve rızkım, onun kan yudumlayan gagasından,
Duymuşsan şunu eğer sen: “Sonsuzluk sırrı, yokluktadır.”
Gonca gibi sıkıntıda, dardayım; mutluyum ama, gülüyorum
gül gibi.
Seher yelinin lütfuna bakmakta umut gözlerim nergis
gibi,
Erişmediysem de ben, felekten istediğim arzularıma,
Dünyada yok ki zaten her istediğine erişmiş olan.
Eser her an dallarım üzerinde dostun lütuf meltemi,
Salınırım bu yüzden bazen sağa, bazen sola ben.
Feleklerin hareketinin yok aşktan başka sermayesi,
Yanmadıkça sen, dirilemezsin başka bir can ile,
Hayvanın ruhu nerede?! İnsan ruhu nerede?!
Neden sevilir dünyada doğruluk herkesçe?
Çünkü birazcık söz eder o servinin dümdüz boyundan.
Bu
öylesine bir çağ ki; Şeytan kapar Cem’in yüzüğünü,
Bu
öylesine bir çağ ki; Meryem, esiri olur iftiraların.
Dikkat et Ey Yahudi; Meryem, arı ve pak iftiralardan!
Dikkatli ol ey şeytan, Süleyman’ım deme, alnın ak değil
senin!
Oturdukça Süleyman tahtında, elinde yüzüğüyle,
Şeytan yenilgiye mahkum, Berahyâ’nın Âsef’i de olsa.
Hile ve aldatmaktan başka dalı olmayan kökü,
Kazı, at sen. Çünkü dünya onun bela meyveleriyle
dopdolu.
Bu
dünya bahçesinde hikaye okudukça karga,
Bülbülün nağmesinden nasıl nasip alır dünya?![33]
·
Hikmet Süsü
Gel be sakî, aç meyhanenin kapısını,
Sen de ey çalgıcı, sarhoşlar perdesinden çal.
Bırak gazel tarzını, hikmet süsünden söz et,
Dinle benden gerçekleri ve mecazı terk et.
İç
Musa Kelîm gibi annenim memesinden,
Sütü de, kötü süt annenin sütünü terk et.
Hırs ve aldatma, evrenin namus düşmanlarıdır,
Nefret et bu iki devden, sınırları da gözet.
Naz ve niyaz, sevgili ve aşığın kısmetidir,
Dostun huzurunda gücün yettikçe istekte bulun.
Gönlüm kan dolu felek yüzünden ve suskun dilim
şikayetten,
Ya
Rab, aç sen lütfun ile, tutulmuş bu dilimi.
[34]
*
Doç. Dr., Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fak.,
Doğu Dilleri Bölümü. Email: yildirim2002@hotmail.com
[1]
Muhammed İshâk, Sohenverân-i Nâmî-yi Îrân Der
Târîh-i Mu‘âsir
XE "Sohenverân-i Nâmî-yi Îrân Der Târîh-i Mu‘âsir"
,
Tahran 1363 hş., I, 25; Bâmdâd, Mehdî, Şerh-i
Hâl-i Ricâl-i Îrân, Tahran 1357 hş., I, 77;
Âryenpûr, Yahyâ, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, Tahran 1372
hş., II, 317; Rypka, J., History of Iranian
Literature XE "History of Iranian Literature"
, s. 374; Burka‘î, Seyyid Muhammed Bâkır,
Sohenverân-i Nâmî-yi Mu‘âsır-i Îrân, Tahran 1373
hş., I, 208; Âjend, Yakûb, Edebiyyât-i Novîn-i
Îrân, Tahran 1363 hş., s. 41; Şekîbâ, Pervîn,
Şi‘r-i Fârsî Ez Âğâz Tâ İmrûz, Tahran 1373 hş.,
s. 264; Kanar, Mehmet, “Edîb-i Pîşâverî”, Türkiye
Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, X,
424; Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”,
Dâ’iretu’l-ma‘ârif-i Bozorg-i İslâmî, Tahran,
VII, s. 368.
[2]
Edîb-i Pîşâverî, Dîvân-i Edîb-i Pîşâverî XE "Dîvân-i
Edîb-i Pîşâverî"
(nşr.
Alî-yi Abdurresûlî), Tahran 1362 hş., Önsöz, s. 2;
Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, II, 317; Rypka,
History of Iranian Literature XE "History of
Iranian Literature" , s. 374; Şekîbâ, Şi‘r-i
Fârsî Ez Âğâz Tâ İmrûz, s. 264; Zerrînkûb,
Abdulhuseyn, Seyrî Der Şi‘r-i Fârsî, Tahran
1363 hş., s. 187; Munibur Rahman, “Ādīb Pīšāvārī”
EIr., I, 460; Berzger, Huseyn, “Edîb-i
Pîşâverî”, Dânişnâme, IV/1 (Tahran 1380 hş.),
161; Dihhudâ, Alî Ekber, Luğatnâme-yi Dihhudâ,
Tahran 1346 hş., V, 1581;
Mu’în, Muhammed, Ferheng-i Fârsî,
“Edîb-i Pîşâverî”, Tahran 1375 hş., V, 111.
[3]
Edîb-i Pîşâverî, Dîvân (nşr. Alî-yi
Abdurresûlî), Tahran 1362 hş., Önsöz, s. 2-3;
Yâsemî, Reşîd, Edebiyyât-i Mu‘âsir, Tahran
1352 hş., s. 10-11; Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ,
II, 317; Burkaî, Sohenverân-i Nâmî-yi Mu‘âsir-i
Îrân, I, 208; Şekîbâ, Şi‘r-i Fârsî Ez Âğâz Tâ
İmrûz, s. 264; Nevâî,
Abdulhuseyn-Muhaddiszâde, Huseyn-Abbâsî, Habîbullâh,
Eser Âferînân
(ed. Seyyid Kemâl Hâc Seyyid Cevâdî), Tahran 1377
hş., I, 223; Berzger, Huseyn, “Edîb-i
Pîşâverî”, Dânişnâme, IV/1, 161; Kanar,
Mehmet, “Edîb-i Pîşâverî”, DİA, X, 424; Mîr
Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ, VII,
368-369; Munibur Rahman, “Ādīb Pīšāvārī” EIr.,
I, 460; Dihhudâ, Luğatnâme, V, 1581.
[4]
Edîb-i Pîşâverî, Dîvân, Önsöz, s. 5; Bâmdâd,
Mehdî, Şerh-i Hâl-i Ricâl-i Îrân, I, 77;
Muhammed İshâk, Sohenverân-i Nâmî-yi Mu‘âsir-i
Îrân, I, 25; Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ,
II, 317; Dihhudâ, Luğatnâme, V, 1581; Burkaî,
Sohenverân-i Nâmî Mu‘âsir-i Îrân, I, 208-209;
Âjend, Yakûb, Edebiyyât-i Novîn-i Îrân,
Tahran 1369 hş., s. 42; Şekîbâ, Şi‘r-i Fârsî Ez
Âğâz Tâ İmrûz, s. 264; Eser Âferînân,
I, 223; Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ,
VII, s. 369.
[5]
Kanar, Mehmet, “Edîb-i Pîşâverî”, DİA, X,
424.
[6]
A. g. e., X, 424-425.
[8]
Âjend, Yakûb, Edebiyyât-i Novîn-i Îrân, s.
40-41.
[9]
Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, II, 318; Mîr
Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ, VII, s.
369.
[10]
Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ,
VII, s. 369.
[14]
Âjend, Yakûb, Edebiyyât-i Novîn-i Îrân, s.
20.
[15]
Şekîbâ, Şi‘r-i Fârsî Ez Âğâz Tâ İmrûz, s.
264-265; Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ,
VII, s. 369.
[16]
Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, II, 317.
[17]
Safâ, Zebîhullâh,
Hemâseserâyî Der Îrân,
Tahran 1367 hş., s. 371; Âryenpûr, Ez Sabâ
Tâ Nîmâ, II, 321.
[18]
Edîb-i Pîşâverî, Dîvân, Önsöz, s. 15.
[19]
Rypka,
History of Iranian Literature,
s. 375; Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ,
VII, 370
[20]
Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ,
VII, 370.
[21]
A. g. e., VII, s. 370.
[22]
Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, II, 319.
[23]
Âryenpûr, Ez Sabâ Tâ Nîmâ, II, 319.
[24]
Edîb-i Pîşâverî, Dîvân, Önsöz, s. 14-15.
[25]
Mîr Ensârî, Alî, “Edîb-i Pîşâverî”, DMBİ,
VII, 370.
[30]
A. g. e., VII, s. 371.
[31]
A. g. e., VII, s. 371.
[32]
Burkaî, Sohenverân-i Nâmî-yi Mu‘âsir-i Îrân,
I, 209.
[33]
Edîb-i Pîşâverî, Dîvân, s. 15-16.
[34]
Burkaî, Sohenverân-i Nâmî-yi Mu‘âsir-i Îrân,
I, 212.