Çağdaş İran
Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme
Önsöz-Giriş
Muhammed-i
İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr.
Mehmet Kanar
YAZARIN ÖNSÖZÜ
Çoğu
gençlerden oluşan araştırmacılar, yıllardan beri okullarda ve
üniversitelerde çağdaş edebiyattan söz edilmesini istiyorlardı. Öğretim
üyeleri arasında da bu ihtiyacı gören çağdaş düşünceli kimseler vardı.
Ancak, bu yolda bir adım atılacak olduğunda, her defasında bir kasırga
kopuyor ve henüz sağlamlaşmamış olan bu işi temelinden yıkıyordu.
İran’ın bugünkü edebiyatı meçhul bir deniz olduğu için, edebiyat
okyanusunun denizcileri de bu bu okyanusu tanımadıkları gibi ondan
haberdar da değillerdi. Öğretim üyelerinin, öğrencilerin binlerce
sorusunu yanıtsız bırakarak suskun kalmaları gerekiyordu. İşte bu
nedenlerden dolayı, bugünkü edebiyatı öğrenmeyi büyük bir kabahat ve
eğitimin başına gelmiş bir felaket sayarak onun karşısında durakladılar.
Böyle yapmak daha bir kolaydı. Böylelikle bir süre geçti. Nihayet
zamanın getirdiği zorunluluk bu duraklamaya galip gelerek Dr.
Abdulhuseyn-i Zerrînkûb, Dr. Perviz Natilhanleri, Dr. Muhammed Ali
İslâmî-yi Nidûşen ve Dr. Muhammed Rıza Şefî’î-yi Kedkenî gibi
profesörler yavaş yavaş bu zarureti meslektaşlarına kabul ettirmek
suretiyle ders programlarında çağdaş edebiyat derslerine de yer verdiler.
1967 yılı
sonbaharında, bugün Halkla İlişkiler Fakültesi adını taşıyan Yüksek
Matbûât ve Sosyal İlişkiler Müessesesi kuruldu ve bu akademik kurumda
Fars dili derslerinin temeli daha başka bir biçimde atıldı. Söylenti bu
ya, yeni koyulan bazı dersler, bu işten kaçanları bile geri getiriyordu.
Deneyimsizlik her ne kadar bunun açık bir ispatı olsa da, gençlere
çağdaş İran edebiyatı hakkında yepyeni şeyler verecek bir kapı
açılıyordu. Bu sahaya esas teşkil eden ilk bilgiler ilkin seksen
sayfalık bir kitapta, bundan iki yıl sonra çağdaş edebiyatın çeşitli
konuları hakkında on makalayi içine alan “Şinâht-ı edebiyyât-i imrûz” (Bugünkü
edebiyatı tanıma” adlı eserde verildi. Bu eser, çağdaş İran edebiyatını
tanıtan bir bölüm ve önsözden meydana geliyordu. Aynı eserin ikinci ve
üçüncü baskıları “Berresî-i edebiyyât-i imrûz, Tarh, Dîbâçe” (Bugünkü
edebiyat hakkında bir inceleme, plan, önsöz) adıyla yayımlandı. Şimdi
dördüncü baskısı elinizde bulunan bu eser, tüm sorulara cevap vermemekle
beraber, çağdaş İran edebiyatı hakkında genel bilgiler verir. Bundan
başka da bir amacı yoktur.
Bu kitabın
ikinci ve üçüncü baskılarını okuyan okuyucular, defalarca bana bu işin
bitmemiş olduğunu söylediler veya yazdılar. Okuyucular, Cemâlzâde, Çûbek,
Hidâyet, Âl-i Ahmed ve Hicâzî gibi romancıların yanında diğer
romancılardan da söz edilmesini istiyorlar. Bunda haklıdırlar. Şu kadar
var ki, bu bir ders kitabıdır ve bu isteklerin tümüne cevap verilecek
olursa, binlerce sayfa tutar. Böyle bir çalışma ise birkaç cilt kitapta
toparlanabilir.
Her
bölümün sonunda, bu kitapta tanıtılmaları gerektiği halde tanıtılmayan
kimselerden özür diledim ve her bölümü ayrı bir kitabın planı olarak
kabul ettim. Yıllardır bu tür kitaplara kaynak hazırlıyorum.
Ayrıca bu
kitapta öğrencilerin ağırlıklı sorularını ele aldım. Özellikle
eserlerini okumadıklarım hakkında yazacak sözüm olmadıkça bilgi vermedim.
Bu dönem yazarlarının, şairlerinin ve araştırmacılarının bir araya
getirilmesi halinde büyük bir kitap meydana gelecektir. “Bu işi yapan
ben olacağım, başka biri ya da hiç kimse” denilemez. Dileğim, bu işi
gerçekleştirmek için yola koyulan herkesin sonuca ulaşmasıdır.
Muhammed-i İsti’lâmî
GİRİŞ
İRAN
EDEBİYATININ GEÇMİŞİ İLE TANIŞMA
Konuştuğumuz dilin
üç bin yıllık tarihî bir geçmişi olup geçen uzun yıllar içinde pek çok
değişimlere uğramıştır. Artık günümüz insanları için tarih başlangıcına
ait eserlerden iz kalmamıştır ve bu eserleri tanımıyoruz ve bir kısmı da
unutulmuştur. Örneğin Med hanedanı hükümdarlarından ve halkından kalan
tek yazma bile yoktur. Araştırmacılar diyorlar ki: Med dili, bugünkü
Kürtçe’nin temelidir. Padişahlıkları uzun sürmediği ve hükümranlık
sahaları Hahamenîlerinki gibi genişleyip dünyayı fethetme gururu
kendilerini, yaptıklarını dağlardaki kayalıklara veya saraylarının
cephelerine yazmaya sevk etmediği için onlardan deri ve taş üzerine
yazılmış bir tek yazı bile kalmamıştır. Yaptıklarını bir yere veya nesne
üstüne yazmış oldukları kabul edilse bile, Hahamenîlerin ihtişamlı
dönemlerinde ister istemez yok olup gitmiştir.
Eski
İran’da Farsça’nın her yerdebir tek lehçe ile konuşulmadığı bilinmelidir.
Ntekim bugün de Gîlân, Mâzenderân, Kürdistan ve Horasan’daki bazı
bölgelerle Kirman ve Fars’ta Farsça’ya özgü lehçeler vardır. Ya da
Isfahan, Yezd, Kâşân ve Şiraz gibi şehirlerde cümlelerin sonunda bölge
insanlarına has sesler duyulur. Bunların tümü Farsça’dır; asil ve latif
olup gönülde yer eder.
Eski
İran’da Farsça’nın lehçeleri ve sesleri çeşitlilik arzetmiş ve bu
lehçelerle konuşanlar arasından bir hükümdar çıkmış ise, o lehçe dönemin
resmî dili olmuştur. Bugün eski İran dili ve kültürü üzerinde çalışan
araştırmacılar, Hahamenîlerin dilini “Eski Farsça” olarak
adlandırmışlardır. Elimizde kağıt veya defter üzerine bu dille yazılmış
yazılar yoktur. Bu zamana ait sadece taşlar, gümüş ve altın plakalar
üzerine kazılmış yazılar mevcut olup, her harfi birbirine bağlı birkaç
çivi şeklinden ibaret olan bu yazıya, şeklinden dolayı “hatt-i mîhî” (çivi
yazısı) adı verilmiştir.
Hahamenîlerin dilinden kalan en büyük ve uzun kitabe, Büyük Daryuş’un
emriyle Kirmanşah’ın Bîsütûn dağındaki sağlam ve yüksek bir kaya üzerine
kazılan yazıttır ve bu hükümdarın fetihlerini anlatmaktadır. Dilciler
çivi yazısını doğru okumuşlarsa, Hahamenî (Ahamenit) dilinin anlaşılması
güç kelimelere, çeşitli son eklere, karmaşık gramer kurallarına sahip
olduğunu söylemek gerekir.
Hahamenî
diliyle çağdaş olan iki dil daha bilinmektedir. Bunlardan biri, Zerdüşt
Avestası’nın eski bölümlerinin, ikincisi ise, hâlâ Hindistan’ın güney
bölgelerinde konuşulan ve hatta o dille bir gazete yayınlanmakta olan
Hindistan halkının eski dili olup, bu sonuncu dile Sanskrit[i]
adı verilmektedir. Bu üç dilin, yani Avesta dili, Sanskrit ve Eski
Farsça’nın kelime ve gramer bakımından birbirleriyle çok benzerlikleri
vardır. Bu benzerlik, İranlılarla Hindliler arasındaki en belirli
bağlılık alametidir.
Bugün
araştırmacıların İran ve Hind medeniyetinin köklerini bir kabul
ettiklerine işaret etmek yerinde olacaktır. Tarihî ve arkeolojik
kaynaklara bakılırsa, vaktiyle bu iki milletin aynı topraklarda
yaşadıkları, nüfusun artaması üzerine başka yerlere göç ettikleri ve
böylece onların iki ayrı neslin çeşitli topraklarda iki ayrı medeniyet
ve dinî şartlar altında bulundukları, yavaş yavaş kelime ve seslerde
değişiklik olduğu söylenebilir. Nitekim dildeki bu iki evrimi ayrı ayrı
değerlendirmekteyiz.
Eski
Farsça’nın Avesta diliyle çağdaş olduğunu söylediğimde, “Niçin
İranlıların aynı anda iki resmî dili vardı?” diye sorulursa, buna
verilecek cevap şu olacaktır: Bu iki dil eski İran’ın iki büyük
bölgesinde konuşulmuştur. Araştırmalar ve yapılan tahminler, İran’ın
güney ve batı halklarının Farsça, kuzeydoğu ve doğu halklarının Avesta
dilini konuştukları düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Kuzeydoğu bölgesi
dilinin, Zerdüşt’ün İranveç[ii]
adını verdiği bu kutsal ülkenin dili olduğunda kuşku yoktur.
AVESTA DİLİ
Zerdüşt’ün
kitabından günümüze gelen parçalar dikkate alınacak olursa, Avesta
dilinin eski ve yeni akım olmak üzere iki akımdan oluştuğu görülür.
Avesta’nın günümüze ulaşabilen bölümleri arasında Gasa veya Gâsa[iii]
adında bir bölüm bulunmaktadır. Filologlar bu bölümün, Avesta’nın diğer
bölümlerinden daha eski olduğunu kabul etmekte ve “Zerdüşt’ün dili
Avesta Gasalarını terennüm ettiği dildir” demektedirler. Filolojik
çalışmaların gelişmesinde katkısı olan daha sade ve yeni bölümlerine
İranveç peygamberinin ölümünden sonra müdahale edilmiş ve bu bölümler
sonraki kuşakların konuştuğu dille tekrar yazılmıştır.
Zerdüşt,
tarihî geçmişi ile devri tamamen aydınlığa kavuşmamış olan Guştasb adlı
bir padişah döneminde dinini ortaya çıkarmış ve onun yardımıyla bu dini
yaymıştır. Sarayı Belh şehrinde olan Guştasb’ın hanedanının, Hahamenişî
krallığının zuhurundan birkaç asır önce Horasan ve Mâveraünnehir’de
hüküm süren Keyânîlerin ahfadından olduğu söylenir. Kimi araştırmacılar
Guştasb ve Zerdüşt’ün yaşadıkları devri önce VI. yüzyıl olarak
zikretmekle beraber, diğer bir grup da bu tarihi M.Ö. 2000 yılına kadar
götürmektedir.
Avesta
dilinden günümüze, şimdiki Avesta’nın beş parçasından başka yazı intikal
etmemiştir. Bu yazılar dünyadaki en gelişmiş yazılardan biridir. X.
yüzyılın ünlü tarihçisi Mesûdî, Zerdüşt’ün icat ettiği bu yazıyla 12.000
öküz derisi üzerine yazılmış olan Avesta’nın İskender’in saldırısı
sırasında kaybolduğunu bildirmektedir. Bu yazı Sâsânîler zamanında da
revaçta kalmış ve “dîn-i debîrî” (Dinî yazı) adını almıştır. Sâsânî
hükümdarları devrinde ortaya çıkan diğer yazılar, Avesta yazısının daha
gelişmiş ve taklid edilmiş şekilleridir. Hatta Arap yazısı denilen İslâm
sonrası alfabe harflerinden çoğu Avesta harfleri ile aynıdır veya
bunların ters dönmüş şeklidir.[iv]
Şuna değinerek paragrafı bağlayalım: İran’ın Hahamenişî devri ile ilgili
edebî değeri olan herhangi bir yazı bize kadar intikal etmemiştir. Elde
bulunanlar, taş ve maden üstüne işlenmiş tarihî notlar, kral mühürleri
ve onların vekâyinameleridir. Gasa şiirlerinden ibaret olan bölümler
hâlâ canlılığını korumakta, Avesta, dinî bir eser olmasının yanı sıra
şairane ifadelerden de tamamen yoksun olmayan ayrı bir hava taşımaktadır.
M.Ö. 336
yılında Balkan Yarımadasının doğusunda devlet yönetimini eline alan
Makedonyalı İskender, 4000 kişilik bir orduyla Çanakkale Boğazı’nı geçip
Küçük Asya’ya girerek, çok kısa zamanda Pers İmparatorluğu’nun büyük bir
kısmını ele geçirdi. Bu arada Pers hükümdarı Üçüncü Daryuş,
komutanlarının ihaneti sonucunda öldürüldü. Böylece Pers İmparatorluğu
sona erdi ve 13 yıl boyunca kendisini Pers hükümdarı olarak ilan eden
İskender pek çok fetih ve zevk ü safâ âlemlerinden sonra ateşli bir
hastalığa yakalanarak Babil krallarından kalma sarayında öldü. Onun
komutanları Sulûkîler (Selevkoslar) hanedanının kurdular. Birinci
Selevkus’un oğullarından her biri bu ülkede şöhret ve servet sahibi oldu.
O yıllarda İran dili ve medeniyeti zayıflamıştı ve her şey
Yunanlılaşmaya doğru gidiyordu.Selevkusların güçlü dönemi M.Ö. ellili
yıllara kadar devam etmiştir. İskender’in ölümünden 70 yıl sonra
Horasan’ın asil halkından bir hanedan yaklaşık olarak 500 yıl payidar
kalacak yeni bir hükümranlığın temelini attı. Bunları Eşkânîler adıyla
tanıyoruz. Bu hanedan zamanında İran dili tekrar canlandı, kitaplar ve
kitabeler yazıldı.
Eşkânîlerin dili, şüphesiz değerli edebî eserleri olan teorik bilimler
ve şiir sahasında ilerleme kaydetmiş olan Parthi ve Eşkânî Pehlevîsidir.
Araştırmacılar ünlü Sindbâdnâme hikayesinin aslınan bu hanedan döneminde
yazılmış olduğunu kabul etmektedirler.
Elimizde
Dıraht-i Âsûrik adlı, Eşkânî Pehlevîsiyle yazılmış manzum bir hikaye
daha vardır. Bir süre önce arkeologlar Doğu Türkistan’da Turfan
şehrinde kazı yaparlarken, çoğu Sâsânîlerle çağdaş olan, Mani dininin
buyruklarını içeren yazılardan ibaret olan Eşkânî Pehlevîsiyle yazılmış
değerli bir mecmuaya rastladılar. Bu mecmuanın yazısı Sâsânî Pehlevîsi
yazısına benzemektedir. Bu yazının Ârâmî[v]
yazısından iktibas edildiği söylenmekte ise de Zerdüşt yazısından
alınmıştır ve gerçekte, dinî yazı veya visp-i debîrî’nin seçkin
lehçelerinden biridir. Sâsânî hükümdarlığı ile Eşkânî hükümdarlığı
mukayese edilecek olursa, Eşkânîler, Sâsânîler kadar geniş topraklara
sahip güçlü bir devlet değildir. Daha sınırlı bir bölge içinde hâkim
olan Eşkânîlerin Sâsânîlerin azameti karşısında dayanamayarak kaybolduğu
söylenebilir. Bu durumda, o devirlerde yazılmış 70 kitaptan birkaç kitap
ve kısa yazıttan başka bir şeyin günümüze kadar gelebilmesi beklenemez.
Mîlâdî
Üçüncü yüzyılın ilk yarısında, İran hakimiyeti yeniden Farsların eline
geçmiş, tarihî ve hamasî rivayetlerin kendisini Kiyân hanedanının son
fertlerinden gösterdiği Bâbek oğlu Erdeşîr, Sâsânî hâkimiyetinin
temelini atmış ve onun oğulları İran’da 400 yıl hüküm sürmüşlerdir. Bu
hükümdarlar fetihleri, adaletli olmaları ve bilimi sevmeleri ile
tanınmışlardır. Sasanîler devri İran dil ve edebiyatı bakımından eski
dönemler gibi meçhul değilidr. Bu devirden bize çeşitli kitaplar,
şiirler, şarkılar ve yazıtlar intikal etmiştir. Bugün elimizde bulunan
macera, tarih, coğrafya, pendname, dinî şiir, Avesta tefsiri ile birçok
yazıtın İslamî devir Farsçasına olan benzerliği ve yakınlığı, bize bu
eserleri okuyup anlama imkânını vermiştir. Bu kitapları ve yazıtları
günümüze kadar ulaştıran dile ve yazıya “Pehlevî” adı verilir.
Burada
Sasanîlerin Zerdüşt yazısından değişik şekiller çıkarıp. bunların her
birini kendi uygarlıklarının ve sosyal düzenlerinin hakim olduğu bir
yöred kullandıklarına değinmek yerinde olur. Dinî eserler dîn-i debîrî (dinî
yazı) ile kaleme alınırken, ekonomi sisteminde ise âmâr-ı debîrî (genel
yazı) kullanılıyordu. 28 türü tespit edilen bu yazı çeşitlerinden yedisi
İslamiyetin başlangıcında kaleme alınmış bulunan önemli tarih
kitaplarının tümünde kaydedilmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu
yazılardan visp-i debîrî (mükemmel ve toplu yazı) yazısının 360’tan
fazla harften oluşan alfabesi ile doğadaki tüm sesleri, hatta yağmur
yağışının sesini bile yazıya dökmek mümkündü.
Bu yazı
türleri arasında Pehlevî yazısı,aslında Sasanîlerin yazı sisteminin en
basit ve öğrenilmesi en kolay olan “hâm-ı debîrî) veya “âm-ı debîrî”
yazısıdır. Ancak bu yazının gözümüze çarpan tek zor yönü, bir şeklin
birkaç sessiz harf yerine kullanılmasıdır. Mesela, Pehlevî metinlerinin
okunmasını güçleştiren yu yazıda dal, cim, ya ve gef sessiz harfleri
aynı şekilde yazılıyordu. Kendi dillerinde bulunan kelimeler ile
zihinsel bağları olan Sâsânîler için böyle bir güçlük söz konusu değildi.
Pehlevî
yazısı ile günümüze kadar gelebilen eserler arasında birçok tercüme de
vardır. Son yıllarda Avrupalı bilginlerin Doğu kültürlerini tanımaya
yönelmeleri ile bu yazıların çoğu Farsçaya tercüme edilmiş, öte yandan
İranlı araştırmacılar bu sahada önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Bu
alanda çalışanlar arasında Sasanî Pehlevîsinden üç kitabı Farsça’ya
çeviren Sâdık Hidâyet’in adını zikretmek yerinde olur.
İslâm
Öncesi Nesir:
Eski
edebiyat araştırıcılarına göre eski İran’da iki türlü nesir vardı:
a.Tarihî
yazılar; b.İdarî yazılar.
Kitabeler
sade ve açık bir dille yazılmasına rağmen, dinî ve bilimsel yazılarda
özel bir üslup kullanılmıştır. Bu üslup, genel şekliyle dinî kitaplarda,
Ahd-i AÜtik (Tevrat)te ve Kur’ân’da gördüğümüz üsluptur. Cümlelerin sonu
birbirine benzer. Bir kelimenin, bir tamlamanın veya bir cümlenin
tekrarı onda uyum ve ahenk meydana getirir. Bu eserlerde destanlara ve
kimi terimlere işaret edilmektedir. Öyle ki, bugün bir Avesta veya
Pehlevî yazmasını okurken, bazen bir ismin ya da bir işaretin kaynağını
tarih kitaplarında veya mûbed (Zerdüşt rahibi)lerin notlarında aramak
zorunda kalıyoruz.
Sasanîlerin dili Arapların gelmesiyle birdenbire yok olmamış, 400 yıldan
fazla bir süre bu dille kitap yazılmış, bu dille konuşulmuştur. Bugün
elimizde İslâmiyet’in İran’a girdiği yüzyılda Sasanî Pehlevîsiyle kaleme
alınmış birkaç değerli eser bulunmaktadır. Ancak, Pehlevîce kitaplar bir
yana, İslam’dan sonra yazılmış Farsça bir eserin yokluğu gerçekten
ilginçtir. Kuşkusuz, bazı eserler yazılmışsa da, bunlar zaman içinde
kaybolup gitmiştir. Çünkü onuncu yüzyıla kadar zevk sahibi ve eli kalem
tutan kişilerin, ellerini şakaklarına koyup miskin miskin oturmuş
olacaklarına inanılamaz.
Bu konuya
devam etmeden önce, İslâmiyet’ten sonra Farsça’nın zuhuru ve geçmişle
olan bağlantısından bahsetmekte yarar vardır.
İslamiyetten sonra edebî dil olan Farsça’nın bir dalı, “saraya mensup”
anlamına gelen “Derî Farsçası” diye adlandırılmış ve böyle yazılmıştır.
Bu dil, Eşkânîler ve Sasanîler dönemlerinde İran saraylarının resmî dili
olmuştur. Araştırıcılar, diğer İran dilleriyle aralarındaki küçük
farklar, kelime, zamir ve son ekler bir tarafa bırakılacak olursa,
Eşkânîler ve Sasanîler dönemlerine ait bu iki dilin birbirinden ayrı
diller olmadığı sonucuna varmışlardır. Kimi filologlara göre Derî dili,
Horasan ve Eşkânî dilinin bir devamından ibarettir. Çünkü, İslamî İran
edebiyatı Horasan’da doğmuştur ve Horasan, Eşkânîlerin hüküm sürdüğü
bölge olduğundan, İran dilinin ahenk ve şiveleri de göz önünde
bulundurulduğunda, Horasan şivesi açık ve ahenkli bir dil olması
dolayısıyla Sasanî hükümdarları tarafından resmî saray dili olarak kabul
edilmiştir.
İslamiyetin İran’a girişinden IX. yüzyıla kadar Zerdüşt din adamları ve
aydınları, Sasanî pHelvî dili ve yazısıyla eserler meydana
getirmişlerdir. Sanıldığına göre, o yıllarda Derî Farsçasıyla eser veren
veya şiir söyleyen kimseler parmaklara gösterilecek kadar azdı ve
onların söylediklerinden ve yazdıklarından günümüze kadar ancak birkaç
beyit veya değer taşımayan kıtadan başka bir şey ulaşamamıştır.
Öte yandan
Târîh-i Sîstan’a göre, Yakûb-i Leys Herat’ı fethettikten sonra Sistan
şairlerinin onu Arapça şiirlerle övmeleri üzerine “Anlamadığım şeyi
söylemenin ne yararı var?” demiştir.[vi]
Bunun üzerine Yakub’un Sistanlı saray kâtibi Muhammed Vâsıf-ı Sîstânî
onun övmek için başlangıcı şu mealde olan Farsça bir şiir söylemiştir:
“Ey büyük,
küçük, bütün dünya emirlerinin, köle, uşak, ağa, köpek, tutuklu ve kulun
emiri!”
Muhammed-i
Vâsıf’ın büyüklügü, Derî şiirinin ortaya çıkması yolunda ilk adımı
atması ve bu yolda Yakub-i Leys’in ona rehberlik etmesinden ileri
gelmektedir. Demek ki Derî şiiri Yakub-i Leys ile başlamıştır. Yakub’un
saltanat sürdüğü IX. yüzyılın ortalarında birkaç kişi daha Farsça şiir
söylemekle beraber, Saffarîler yıkılıp da Buhara’da tahta geçen İsmail-i
Sâmânî‘nin ikinci İslam-İran padişahlığını kurmasına kadar geçen süre
içinde hiçbir şair bir şaheser yaratamamıştır. Yeni doğmuş çocuğa
benzeyen Derî dili bu hanedan zamanında canlanmış, gelişmiş ve
kuvvetlenmiştir.
Samanî
padişahları kültürlü kimselerdi ve kendileri de az çok şiir
söylüyorlardı. Bu hükümdarların üçüncü, aynı zamanda hanedanın en parlak
sîmâsı ve Nizâmî-i Arûzî’ye göre Samanîlerin en önemli hükümdarı olan
Nasr b. Ahmed, Derî Farsçasının gelişmesinde önemli rol oynamış,
sarayında Rûdekî gibi şairler şöhret ve paraya gark olmuşlar, öylesine
refah içinde yaşamışlardır ki şairin biri bu yüzden şöyle haykırmıştır:
Çihil
hezâr direm Rûdekî zi mihter-i hîş
Etâ girift
be nazm-i Kelîle der kişver
“Ülkede
Kelîle’yi nazmetmekle Rûdekî, memdûhundan kırk bin dirhem aldı!”[vii]
Derî
şiirinin ilerlemesi ile beraber nesir de gelişme kaydediyordu. VIII. ve
IX. yüzyıllarda Derî nesri ile birkaç kitabın yazılmış olmasında kuşku
yoktur. Bu dille yazılan en eski mensur kitabın h.346/ m.957 yılında
kaleme alınan Şâhnâme-yi Ebû Mansûrî olduğu söylenmelidir. 951 yılı
civarında Buhara hükümeti tarafından Tus şehrinde Horasan emirliğine
atanan, soylu ve vatansever bir insan olun Abdürrezzak oğlu Ebû
Mansûr’un Ebû Mansûr-i Muammerî adlı bir veziri vardı. Horasan emiri
vezirine, Horasan’ın Zerdüştî ileri gelenlerini ve yaşlı ağalarını Tus’a
getirmesini, onların yardımıyla eski İran şahlarının tarihini yazmasını
emretti. Sade bir nesir diliyle yazılan bu kitap, ondan otuz yıl sonra
Firdevsî’nin yazacağı manzum Şehname’nin kaynağını oluşturdu. Ebû
Mansûr’un Şehnamesinin yalnız “mukaddime” kısmı bugün elimizdedir.
Bu kitabın
yazılmasından sonra Sâmânî sarayında birkaç Farsça kitap daha yazıldı.
Bunların en değerlileri iki tercüme eserdir. Biri, Târîh-i Muhammed b.
Cerîr-i Taberî, diğeri Tefsîr-i Muhammed b. Cerîr ber Kur’ân olup ikisi
de Arapça’dan Derî Farsçasına nakledilmiştir. Derî Farsçası ile yazılan
ilk eser özelliğini taşıyan bu tarih ve tefsirlerin sade, anlaşılır bir
dili vardır. Edebî sanatlara yer verilmemiş, bir Horasanlının sade
diliyle kaleme alınmıştır. XI. yüzyıla kadar Derî Farsçası ile kaleme
alınan eserlerin tümü aynı dil özelliklerini taşır.
Derî
Farsçası nesrinde göze çarpan bu berraklık ve sadelik, aynı dönemde
yazılan şiirlerde de kendini gösterir. Firdevsî gibi bir şairin
kullandığı bazı tamlamalar veya kelimeler bize yabancı gelse de, Hâkânî
ve Nizâmî’nin eserlerinde veya Safevî dönemi şiirlerinde görülen
kapalılık ve ifade karmaşıklığı yoktur.
Samanîler
devrinde şairlerin çoğu, bu hanedanın soyundan gelen padişahları kaside
tarzındaki şiirlerle övmüşler, kimileri hikayeler nazmetmiş, tek tük
gazel söyleyenler de olmuştur. Çok yönlü bu gelişmelerin ortak özelliği
sadilik ve güzelliktir. Şehîd-i Belhî’nin bir gazelinden şu beyti
okuduğum vakit
Şenîdem ki
bihişt an kesî tevâned yâft
Ki ârzû
beresâned be ârzûmendî
(İşittim
ki, muhtaç birinin ihtiyacını gideren kişi cennetlik olurmuş.)
ya da
Firdevsî’nin Şehnâmesi’nde Gîv’in Kâvus’un torunu Husrev’i İran’a
getirip kendi yerine geçirmek için Turan’a sefer düzenlemesi bahsine
gelince, Gîv ile Husrev’in görüşmelerinin ne kadar doğal ve şirin bir
üslupla anlatıldığı görürüz. Husrev karşılama merasimi sırasında sorar:
Çigûne
sipurdî ber in merz râh?
Zi Tûs u
zi Gûderz u Kâvûs Şâh?
Çi dârî
haber? Cumle hestend şâd?
Hemî der
dil ez Husrev ârend yâd?
Cihâncû-yi
Rustem gû pîlten
Çigûne est
ve dâstân-i an encumen?
(Nasıl bu
taraflara yolun düştü?
Tûs’tan,
Gûderz ve Kâvus Şah’tan ne haber getirdin?
Hepsi de
iyi mi?
Husrev’i
her zaman hatıra getiriyorlar mı?
Ülkeler
feth eden Rüstem ve halkı nasıl? İyiler mi?)
Firdevsî,
Gazneli Mahmud ile çağdaş olması dolayısıyla Samanî devri şairi
sayılmayabilir. Ancak Firdevsî yüce nazım sarayının temelini atmak için
otuz yıl sürecek bu güç işe başladığı sıralarda İran, Sâmânîlerin
yönetimindeydi ve Mahmud da Samanî ordusunun hizmetinde bulunan bir
subaydı.
XI.
yüzyılın başında Samanîlerden ve onların görkemli saltanatlarından kalan
bir işaret olmadığı gibi, o yıllarda her yer Gazneli Mahmud’un hükmü
altındadır. Şairlerin, yazarların ve bilginlerin de bu sarayda önemli
mevkileri vardır. Ebû Nasr-i Muşkân gibi kalemi güçlü bir yazar
padişahın özel kalem müdürüdür ve Ebulfazl,i Beyhakî de onun emri
altında çalışmaktadır. Her ne kadar onun gazabından kurtulamamışsa da
Ebû Reyhân gibi büyük bir gökbilimcinin padişah katında saygın bir
makamı vardır. Şahlar, İbni Sînâ’yı saraylarına davet etmekle beraber,
bu politikacı doktor ve filozof, Gazneyn’e gitmeyi kabul etmeyerek
Ziyaroğullarının sarayına yönelmiş ve oradan da Hemedan ve Isfahan’a
gelip Büveyhoğullarının vezirliğini Gaznelilerin sadaretine tercih
etmiştir.
Unsurî,
Ferruhî ve Ascedî’nin yanı sıra yüzlerce şair Mahmud’un sarayına gidip
gelse de bu üçü padişahın yakın dostları arasındadır. Unsurî öyle bir
yere yükselmiştir ki, onun sahip olduğu lüksün ve servetin şöhreti
sonraki yüzyıllarda da unutulmamış, hatta XII. yüzyılda Hâkânî
Şenîdem ki
ez nokre zed dîgdân
Zi zer
sâht âlât-i hân Unsurî
“Unsurî’nin tenceresini gümüşten, sofra takımlarını altından
yaptırdığını duydum” demiştir.
Gazâirî
adlı başka bir şair, Büveyhoğullarının hizmetinde bulunup onların
ekmeğini yemesine rağmen, Mahmud’u öven kasideler yazdığı için Gazne
tarafından ödüllendirilmiştir.
Gazneliler
döneminde Derî Farsçasıyla yazılmış ve İran-İslam kültürü bakımından
değer taşıyan mansum ve mensur eserler yazılmıştır.
İbni Sînâ
tıp sahasında birkaç Farsça eser kaleme almış, bu devrede tarih
yazıcılığının en sağlam örneğini Ebulfazl-i Beyhakî vermiş, Ebû Reyhân
ise et-Tefhîm adlı kitabı ile matematik ve astronomi alanında bir
başeser bırakmıştır. Şeyh Ebulkâsım Kuşeyrî’nin tasavvufî bir
risâlesinin Keşfulmahcûb adlı Farsça çevirisi İran tasavvufunu tanıtan
en iyi kaynaklardan biri olmuştur.
Gazneliler
dönemi şiirinin ayrı bir önemi vardır. Unsurî’nin ve diğer şairlerin
medhiyeleri sağlamlık ve olgunluğun zirvesindedir. İran’ın ulusal
kahramanlık destanı Şehnâme bu devirde tamamlanmış, birçok İran şairi
aynı yolda eser vermiştir. Ferruhî-i Sistânî’nin aşıkane gazelleri bu
döneme aittir. Sadelik, süsten uzak durmak, Arapça kelimelerin ve
anlaşılması güç deyimlerin azlığı gibi özellikleri olan Samanî ve
Gazneli dönemi yazı ve şiir üslubuna Horasan’da gelişme imkanı bulduğu
için “Şîve-i horâsânî” (Horasan üslubu) adı verilmiştir.
X.
yüzyılda Gazneli Mahmud’un izniyle Kuzey Horasan’a göç eden bir Türk
boyu güçlenmiş, liderleri Selçuk zamanla büyük üne kavuşmuş, onun
oğulları Tuğrul ve Çağrı Gazne sarayının emirlerine itaat etmeyerek
makam ve ün sahibi olmuşlardır. Bu iki kardeş XI. ve XII. yüzyıllarda
bir taraftan Hindistan, diğer taraftan Anadolu’ya kadar uzanan geniş
Selçuklu hükümdarlığının temellerini atmışlardır. Elde ettikleri
toprakların genişliği sebebiyle bu büyük imparatorluğun Kirman, Irak,
Şam ve Küçük Asya gibi her parçası Selçuklyu boylarından birinin eline
geçmiştir. XI. yüzyılın ikinci yarısında Gaznelilere galebe çalan bu
yeni imparatorluk, XII. yüzyılın sonlarına kadar ve Moğol
saldırılarından sonhra yıllarca ayakta kalmış ve XIII. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren parçalanarak birer birer ortadan kalkmıştır.
Selçuklu
İmparatorluğu döneminde manzum ve mensur birçok eser telif edilmiştir.
Tarihî ve bilimsel verilerin toplandığı bu dönemde övgü amacıyla
kasideler yazılmış, kimi şairler tasavvufî manaların açıklandığı kaside
türüne yönelmiş, böylece İran kültürü adına zengin kaynaklar
yaratılmıştır.
Gaznelilerden Timurlular devrine kadar geçen 500 yıllık süreçte yazılan
tasavvufî içerikli eserler mecmuasında insanlığın yüce değerli ve ruhsal
yücelişin hakim olduğu bir yaşantıya davet konusu işlenmiştir. Bu ekol
kimi yönleriyle mantıklı ve kabul edilebilir bir hayatla bağdaşmasa bile
yüksek düşüncelere ilgi duyulması yarardan uzak değildir. Selçuklular
döneminde iki tür şiir daha çok revaçta kalmıştır. Bunlardan biri,
çeşitli vezinlerle mesnevî biçiminde yazılan ve aşkla ilgili konuları
işleyen hikayelerdir. Bu tür eserlerin başında Nizamî’nin Hamse adıyla
bilinen beş mesnevisi gelir. Husrev u Şîrîn, Nizamî’nin diğer
mesnevilerine göre daha hoş ve doğallığıyla öne çıkan bir aşk
hikayesidir.
İkinci tür,
beyitleri kendi arasında birbiriyle kafiyeli olan, on onbeş beyitlik
aşıkane gazel türüdür. Selçuklu devrinde gazel XIII. yüzyılda Sadî ile
en olgun ve parlak noktasına ulaşmıştır.
Genel
olarak Selçuklu dönemi şiiri, Gazneli ve Samanlı dönemi şiirlerine
oranla daha güç, karmaşık ve çok anlamlıdır. Ancak, şairlik sanatı ve
söz güzelliği bakımından önceki dönemlerde yazılan şiirler Selçuklu
dönemin şiirinden geri kalmaz. Bu dönem şairlerinden birçoğu matematik,
tıp, felsefe, tasavvuf gibi bilimlere aşina olduklarından şiirlerinde
halkın anlayamayacağı deyimlere ve ince manalara yer vermişlerdir. Bu
durum şiirin anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Bu özellikleri taşıyan
şiirlerin en belirgin örnekleri Hakanî-i Şervân’de görülmektedir.
Selçuklular zamanında nesir de şiirde olduğu zorlaşmış ve içerik
yönünden derinlik kazanmıştır. Şunu da hatırlamakta yarar vardır. Bu
zenginlik ve ağırlık ilk olarak Gazneli sarayında kendini göstermiş,
Gazneli Behramşah’ın saray yazarlarından Ebulmeâlî-i Nasrullah, Kelhile
ve Dimne’yi güzel fakat hayli ağır bir nesirle Farsça’ya çevirmiştir.
Gur
hükümdarlarının sarayında bulunan Nizâmî-i Arûzî, Kelîle ve Dimne ile
eşzamanlı olarak, yazarlık, şairlik, doktorluk ve astronomi olmak üzere
dört bört bölümden oluşan, nesri güç anlaşılır, bölüm başlarının Arapça
sözcükler ve deyimlerle dolu olduğu Çihâr Makâle adlı değerli eserini
meydana getirmiştir.
Bu dönem
yazarları arasında başka önemli sîmâları da tanımak gerekir. Bunların
arasında Nâsır-ı Husrev ile İmâm Muhammed-i Gazzâlî hatırlanmalıdır.
Engin bilgilerinin yanı sıra, bütün yaşamlarını manevî yükselişlerle
geçirmiş ve sürekli manevî yükselişlerde bulunmuş olan Gazzâlî ve Nâsır-ı
Husrev İran kültürünün iki parlak sîmâsıdır.
Her
devreye kısaca değinsek bile, bu dönemde Hayyam’ın göz kamaştırıcı
sîmâsına değinmemek olmaz. Çok değerli kitaplar telif eden Hayyâm,
Farsça nazım ve nesirdeki gücünü göstermiştir. Onun Nevrûznâme’si akıcı
Farsça nesrin bir örneğidir.
İran
tarihinin başka bir bölümüne geçmeden önce, Selçuklular zamanında bilim
yolunda büyük bir adım atıldığını belirtmekte yarar vardır. Bu adım,
İslamiyetten sonra ilk İran üniversitesinin kurulmasıdır. Selçuklu
hükümdarı Alparslan’ın bilgin veziri Hâce Nizâmülmülk, Bağdat, Nişabur
ve Isfahan gibi o devrin büyük şehirlerinde, teorik bilimlerin yanı sıra
din araştırmalarının yapıldığı ve kendine özgü bir öğretim sistemi olan
birkaç üniversite kurdu. Gazzâlî gibileri bu üniversitelirin
profesörlüklerine getirildi; Sadî gibi öğrenciler de buralardan mezun
oldular. İran tarihinin parlak noktalarını oluşturan bu üniversitelere
Hâce Nizâmülmülk’ün adından dolayı “Nizâmiye” adı verildi.
1219 yılı
İran tarihinin talihsiz yıllarından biridir. O yıl Muhammed Hârizmşah ve
annesi Türkân Hatun’un akılsızca davranışları Moğolları İran’a çeker;
halkın varı yoğu yağmalanır. Şehirler viran edildiği gibi ülkenin ileri
gelenleri öldürülürler. Bir tarihçinin görgü tanıklığına göre, harabeye
dönen şehrin suyu da kesilir. İran edebiyatı ve sanat ekolleri Fars,
Kirman, Anadolu ve Isfahan gibi yerlerde zar zor varlığını sürdürür.
Nihayet Cengiz devri sona erer ve oğulları devleti paylaşırlar.
Torunlarından Hülagu yeni fetihlere başlar; Bağdat’a kadar giderek
Abbasî halifeliğine son verir. XIV. yüzyılda yaşanan bu yıkıcı
faaliyetler Timurleng’in saldırılarıyla tekrarlanır. Ancak Hülagu’nun ve
yerine geçen hükümdarların devrinde yeni bir şey göze çarpar. O da İran
kültürünün bu hükümdarlara nüfuz etmesidir. Tuslu bilgin Hâce Nasîruddin,
Hülagu’nun sarayında nüfuz ve makam sahibi olur ve onun isteğiyle
Meraga’da bir gözlemevi kurulur. Tarihçiler ve şairler tekrar ortaya
çıkmaya başlarlar. Böylelikle bilim hayatı yeniden canlılık kazanır.
Cengiz ve Timurlular dönemlerinde İran tarihinin üç büyük sîmâsı
yetişmiştir. Yağma ve savaşlardan zarar görmeden kurtulan bu üç kişi
aynı mektebe mensupturlar.
Hârizmşahların baskı ve zulmünden usanan Belhli bir bilgin Horasan’dan
Anadolu’ya gider. Oğlu Celâleddin Muhammed felsefe ve bilimde zamanının
en ünlü kişisi olur. Öylesine bir heyecan uyandırır ki bir sözü binlerce
ölüyü diriltirken, içinde bulunan cevherde ilahî aşk şuleleri parlar.
Hak yolunun cesur insanı Şemseddin-i Tebrizî için yazılan gazeliyatı
değerli divanında elden ele dolaşır; Mesnevî-i Manevîsi insanlığın şiir
ve düşünce eserinin en yükseği olarak tanınır. Kimileri Mevlana’ya
serzenişte bulunup bir hayli ileri gitse de girişimleri sonuçsuz kalır.
Bu devrin
tanınmış sîmâlarından ikincisi, bazı ediplerin de yaptığı gibi özgürce
kentten kente seyahat eden ve sonunda engin bir bilgi ve deneyimle
doğduğu yere dönen, manzum ve mensur güzel eserlerine Gülistan ve Bustan
adlı iki kitabını ilave eden Şirazlı Sadî’dir. Sade herkesin beğenisini
kazanan eserlerini sade bir dille kaleme almıştır. Onun söyledikleri hep
doğa tasvirleridir. Aşk şiirleri ise aşıkların hissetiği duyguları
ustalıkla ifade eder.
Sadî’den
yüz yıl sonra Hâce Hafız aynı şehirde doğar. Öylesine meşhur olur ki,
şiirlerinde Keşmir’in siyah gözlü güzelleriyle Semerkandlı Türk kızları
nazla raksederler. İkiyüzlü kimseler onun açacağı dil yarasından
korkarlar; yüreği temiz olanlar onun sözlerine gönülden bağlanırlar.
Çarşı pazar halkı da şiirlerini istedikleri şekilde manalandırdıkları
gibi, bu şiirlerden fal açarlar kendilerine. Hafız’ın şiirlerinde
kelimeler birbirine öylesine bağlanmışlardır ki birçok beyitten iki ya
da üç anlam çıkarmak mümkündür. Sözcükler hem basit anlamını hem de
bilgili kimselerin anlayabileceği ıstılahlı anlamı ifade edecek şekilde
seçilmiştir.
Gazelin
sağlamlaşması, aşk hikayelerinin şiirde kullanılır olması ve Arapça
kelimelerin bilimsel ve dinî anlamlarıyla şiirde sık kulanılır olmasıyla
birlikte, şiir ve diğer sanatlar Horasan’dan İran’ın merkezine ve
güneyine yayılarak Isfahan, Şiraz, Hemedan gibi şehirlerle Anadolu’da
şairler ilgi odağı haline gelirler. Küçük farklılıklarla Timurlular
devrinin sonuna kadar ayakta kalan bu devir üslubuna “Irak üslubu” veya
“Irak mektebi” denilmiştir.
Cengiz ve
Timur’un çocuklarının hükümete geçtiği sıralarda, İsmail adında biri
İran’ın kuzeybatısında ayaklanır ve zamanla ülkenin dört bir yanına
doğru topraklarını genişleterek Safevî hükümdarlığını kurar. İran
toplumunda nisbî bir düzen sağlayabilen bu hükümdarlık edebiyat ve şiire
pek de ilgi göstermez. Kendisi de şair olduğu halde İsmail’in oğlu
Tahmasb I., şairlerin aşk şiiri söylememelerini, bunun yerine Kerbelâ
şehitlerini konu edinen şiir söylemelerini ister. Bu emir, Muhteşem-i
Kâşânî gibi şairler tarafından, Kerbela şehidi Hüseyin’i ve başından
geçenleri anlatan en acıklı taziyelerin yazılmasına sebep olur.
Bu devirde
yazılan aşk şiirlerinin beğeni görmeyen bir özelliği vardır. Safevî
dönemi şairlerinin büyük bir kısmı duygularını ifade edebilmek için
zihinden uzak benzetmelere ve tasvirlere yönelirler. Sonuç olarak şiirin
anlaşılması gittikçe güçleşir. Bazen şairin zihninden geçen bir manayı
göz önüne getiren kişi gülmekten kendini alamaz. Bir şair sevgilinin
vücudunun güzelliğini şöyle ifade eder:
Çonân
nâzukbeden bâşed ki ger ârî be gulzâreş
Be pâ ez
sâye-i mujgân-i bulbul mîreved hâreş
“Sevgilinin vücudu öylesine narin ve naziktir ki onu gül bahçesine
getirsen, bülbülün kirpiğinin gölgesinden ayağına diken batar.”
Safevîler
döneminde bu şiir ekolüne mensup şairlerin çoğu Hindistan’a göç etmişler,
anlaşılması güç olan bu şiir tarzını orada yaymışlar ve adına “Hind
üslubu” demişlerdir.
XVIII.
yüzyılda deriden elbise diken bir zanaatkâr olan Tahmasb Kuli Han Efşar
hükümdar olur. Mugân çölünde, halk temsilcileri ve askerlerden kurulu
bir kongre heyeti onu Nâdir Şah adıyla İran’ın mutlak hükümdarı olarak
ilan eder. Ancak, Nadir Han’ın padişahlığı çok sürmez ve halkın alın
yazısı Kerim Han’ın eline geçer. Bu iki hanedan zamanında şiir ve
edebiyat sarayda fazla tutunamaz. Bunun üzerine Isfahan’da bir araya
gelerek encümen oluşturan şairler ve yazarlar, “Zihinden uzak,
anlaşılması güç manalar ve eski hayal ürünlerine ağırlık verilmesiyle
şiir çökmeye terk edilmiştir. Bu uçurumdan kurtulmak için tekrar eski
şiir ekollerine dönülmelidir” diyerek yeni bir fikir ileri sürerler.
Böylelikle Isfahan şairler topluluğu Hint üslubundan uzaklaşarak, şiirde
tekrar Irak üslubuna dönerler. Kimi şairler de Horasan üslubunu tercih
ederler. Bu “geriye dönüş” (bâzgeşt) devri XIX. yüzyıla yani Kaçar
hükümdarlığının son zamanlarına kadar devam eder, Fars nazım ve nesrinde
yeni bir dönem başlar.
Gazeteler
halkın dili olurken, yazarlar ilk defa halk için kitap yazar. XIX.
yüzyılın sonuna kadar gelişmesini sürdüren yeni akım, XX. yüzyıl
İran’ında meyvalarını verir. Bu kitap işte bu gelişmelerden
bahsetmektedir.
BİBLİYOGRAFYA
Bahâr,
Muhammed Takî (Melikuşşuerâ), Sebkşinâsî, c.I-III.
Bihrûz,
Zebîhullâh, Hatt u ferheng, İrânkûde mecmuasından.
Ethé, Dr.
Hermann, Târîh-i edebiyyât-i fârsî, çev. Rızâzâde-i Şafak.
Safâ, Dr.
Zebîhullâh, Târîh-i edebiyyât der İrân, c.I-III.
Sıddîk
A’lem, Dr. İsa, Târîh-i Ferheng-i İrân.
Şafak, Dr.
Sâdık Rızâzâde, Târîh-i edebiyyât-i İrân.
[i]
Sanscrit “tam, olgun” anlamına gelir.
[ii]
Aeryanem vaeja, yani “Âryâîlerin doğduğu yer”.
[iii]
gâh yani “âhenk, şarkı”
[iv]
Avrupalı araştırmacıların çoğu, yazının icat edildiği yeri
Fenike (şimdiki Lübnan) olarak kabul etmişler, şüphe ve gerçeği
bir araya getirerek bir varsayıma varmışlardır. Ancak, İran’da
ve Hindistan’da Arya medeniyetinin gelişmesi ve yazının menşei
hakkında elde bulunan dinî ve hamasî rivayetler, bu medeniyetin
Fenike medeniyetinden çok daha gerilere gittiğini göstermektedir.
Visp-i Debîrî (mükemmel ve genel yazı) denilen İslam öncesi
İran’da kullanılan yazılardan birinin 365’ten fazla sesli ve
sessiz şekilleri vardır. Nitekim, yanyana gelen bu işaretlerle
doğa seslerini, hatta kuş sesini, akarsuyun şarıltısını, evcil
ve vahşî hayvan seslerini bile yazmak mümkün olmuştur.
[v]
Ârâmîler Ürdün ırmağının doğusunda ve Filistin’in güneyinde
yaşıyorlardı. Bugün Ârâmî adıyla bilinen yazı, Avrupa alfabesine
çok benzer. Zerdüşt alfabesi ve başka İran yazıları, Ârâmî,
Fenike veya Arapça’dan iktibas edilmiş olan yazılardan daha
tekamül etmiştir. Aslında dünyadaki yazıların kaynakları bir
olmayıp, insanoğlunun ilk yazıları birbirinden ayrı olarak
dünyanın birkaç noktasında ortaya çıkmıştır.
[vi]
Târîh-i Sîstân, nşr. Melikuşşuerâ Bahâr, s.209.
[vii]
Rûdekî, Kelîle ve Dimne adlı eseri nazmen çevirmiştir. Ama bu
eserden günümüze kadar ancak birkaç kısa parça gelebilmiştir.