Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

Önsöz-Giriş

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

YAZARIN ÖNSÖZÜ

 

Çoğu gençlerden oluşan araştırmacılar, yıllardan beri okullarda ve üniversitelerde çağdaş edebiyattan söz edilmesini istiyorlardı. Öğretim üyeleri arasında da bu ihtiyacı gören çağdaş düşünceli kimseler vardı. Ancak, bu yolda bir adım atılacak olduğunda, her defasında bir kasırga kopuyor ve henüz sağlamlaşmamış olan bu işi temelinden yıkıyordu. İran’ın bugünkü edebiyatı meçhul bir deniz olduğu için, edebiyat okyanusunun denizcileri de bu bu okyanusu tanımadıkları gibi ondan haberdar da değillerdi. Öğretim üyelerinin, öğrencilerin binlerce sorusunu yanıtsız bırakarak suskun kalmaları gerekiyordu. İşte bu nedenlerden dolayı, bugünkü edebiyatı öğrenmeyi büyük bir kabahat ve eğitimin başına gelmiş bir felaket sayarak onun karşısında durakladılar. Böyle yapmak daha bir kolaydı. Böylelikle bir süre geçti. Nihayet zamanın getirdiği zorunluluk bu duraklamaya galip gelerek Dr. Abdulhuseyn-i Zerrînkûb, Dr. Perviz Natilhanleri, Dr. Muhammed Ali İslâmî-yi Nidûşen ve Dr. Muhammed Rıza Şefî’î-yi Kedkenî gibi profesörler yavaş yavaş bu zarureti meslektaşlarına kabul ettirmek suretiyle ders programlarında çağdaş edebiyat derslerine de yer verdiler.

1967 yılı sonbaharında, bugün Halkla İlişkiler Fakültesi adını taşıyan Yüksek Matbûât ve Sosyal İlişkiler Müessesesi kuruldu ve bu akademik kurumda Fars dili derslerinin temeli daha başka bir biçimde atıldı. Söylenti bu ya, yeni koyulan bazı dersler, bu işten kaçanları bile geri getiriyordu. Deneyimsizlik her ne kadar bunun açık bir ispatı olsa da, gençlere çağdaş İran edebiyatı hakkında yepyeni şeyler verecek bir kapı açılıyordu. Bu sahaya esas teşkil eden ilk bilgiler ilkin seksen sayfalık bir kitapta, bundan iki yıl sonra çağdaş edebiyatın çeşitli konuları hakkında on makalayi içine alan “Şinâht-ı edebiyyât-i imrûz” (Bugünkü edebiyatı tanıma” adlı eserde verildi. Bu eser, çağdaş İran edebiyatını tanıtan bir bölüm ve önsözden meydana geliyordu. Aynı eserin ikinci ve üçüncü baskıları “Berresî-i edebiyyât-i imrûz, Tarh, Dîbâçe” (Bugünkü edebiyat hakkında bir inceleme, plan, önsöz) adıyla yayımlandı. Şimdi dördüncü baskısı elinizde bulunan bu eser, tüm sorulara cevap vermemekle beraber, çağdaş İran edebiyatı hakkında genel bilgiler verir. Bundan başka da bir amacı yoktur.

Bu kitabın ikinci ve üçüncü baskılarını okuyan okuyucular, defalarca bana bu işin bitmemiş olduğunu söylediler veya yazdılar. Okuyucular, Cemâlzâde, Çûbek, Hidâyet, Âl-i Ahmed ve Hicâzî gibi romancıların yanında diğer romancılardan da söz edilmesini istiyorlar. Bunda haklıdırlar. Şu kadar var ki, bu bir ders kitabıdır ve bu isteklerin tümüne cevap verilecek olursa, binlerce sayfa tutar. Böyle bir çalışma ise birkaç cilt kitapta toparlanabilir.

Her bölümün sonunda, bu kitapta tanıtılmaları gerektiği halde tanıtılmayan kimselerden özür diledim ve her bölümü ayrı bir kitabın planı olarak kabul ettim. Yıllardır bu tür kitaplara kaynak hazırlıyorum.

Ayrıca bu kitapta öğrencilerin ağırlıklı sorularını ele aldım. Özellikle eserlerini okumadıklarım hakkında yazacak sözüm olmadıkça bilgi vermedim. Bu dönem yazarlarının, şairlerinin ve araştırmacılarının bir araya getirilmesi halinde büyük bir kitap meydana gelecektir. “Bu işi yapan ben olacağım, başka biri ya da hiç kimse” denilemez. Dileğim, bu işi gerçekleştirmek için yola koyulan herkesin sonuca ulaşmasıdır.

                                                                                     Muhammed-i İsti’lâmî

 

GİRİŞ

İRAN EDEBİYATININ GEÇMİŞİ İLE TANIŞMA

Konuştuğumuz dilin üç bin yıllık tarihî bir geçmişi olup geçen uzun yıllar içinde pek çok değişimlere uğramıştır. Artık günümüz insanları için tarih başlangıcına ait eserlerden iz kalmamıştır ve bu eserleri tanımıyoruz ve bir kısmı da unutulmuştur. Örneğin Med hanedanı hükümdarlarından ve halkından kalan tek yazma bile yoktur. Araştırmacılar diyorlar ki: Med dili, bugünkü Kürtçe’nin temelidir. Padişahlıkları uzun sürmediği ve hükümranlık sahaları Hahamenîlerinki gibi genişleyip dünyayı fethetme gururu kendilerini, yaptıklarını dağlardaki kayalıklara veya saraylarının cephelerine yazmaya sevk etmediği için onlardan deri ve taş üzerine yazılmış bir tek yazı bile kalmamıştır. Yaptıklarını bir yere veya nesne üstüne yazmış oldukları kabul edilse bile, Hahamenîlerin ihtişamlı dönemlerinde ister istemez yok olup gitmiştir.

Eski İran’da Farsça’nın her yerdebir tek lehçe ile konuşulmadığı bilinmelidir. Ntekim bugün de Gîlân, Mâzenderân, Kürdistan ve Horasan’daki bazı bölgelerle Kirman ve Fars’ta Farsça’ya özgü lehçeler vardır. Ya da Isfahan, Yezd, Kâşân ve Şiraz gibi şehirlerde cümlelerin sonunda bölge insanlarına has sesler duyulur. Bunların tümü Farsça’dır; asil ve latif olup gönülde yer eder.

Eski İran’da Farsça’nın lehçeleri ve sesleri çeşitlilik arzetmiş ve bu lehçelerle konuşanlar arasından bir hükümdar çıkmış ise, o lehçe dönemin resmî dili olmuştur. Bugün eski İran dili ve kültürü üzerinde çalışan araştırmacılar, Hahamenîlerin dilini “Eski Farsça” olarak adlandırmışlardır. Elimizde kağıt veya defter üzerine bu dille yazılmış yazılar yoktur. Bu zamana ait sadece taşlar, gümüş ve altın plakalar üzerine kazılmış yazılar mevcut olup, her harfi birbirine bağlı birkaç çivi şeklinden ibaret olan bu yazıya, şeklinden dolayı “hatt-i mîhî” (çivi yazısı) adı verilmiştir.

Hahamenîlerin dilinden kalan en büyük ve uzun kitabe, Büyük Daryuş’un emriyle Kirmanşah’ın Bîsütûn dağındaki sağlam ve yüksek bir kaya üzerine kazılan yazıttır ve bu hükümdarın fetihlerini anlatmaktadır. Dilciler çivi yazısını doğru okumuşlarsa, Hahamenî (Ahamenit) dilinin anlaşılması güç kelimelere, çeşitli son eklere, karmaşık gramer kurallarına sahip olduğunu söylemek gerekir.

Hahamenî diliyle çağdaş olan iki dil daha bilinmektedir. Bunlardan biri, Zerdüşt Avestası’nın eski bölümlerinin, ikincisi ise, hâlâ Hindistan’ın güney bölgelerinde konuşulan ve hatta o dille bir gazete yayınlanmakta olan Hindistan halkının eski dili olup, bu sonuncu dile Sanskrit[i] adı verilmektedir. Bu üç dilin, yani Avesta dili, Sanskrit ve Eski Farsça’nın kelime ve gramer bakımından birbirleriyle çok benzerlikleri vardır. Bu benzerlik, İranlılarla Hindliler arasındaki en belirli bağlılık alametidir.

Bugün araştırmacıların İran ve Hind medeniyetinin köklerini bir kabul ettiklerine işaret etmek yerinde olacaktır. Tarihî ve arkeolojik kaynaklara bakılırsa, vaktiyle bu iki milletin aynı topraklarda yaşadıkları, nüfusun artaması üzerine başka yerlere göç ettikleri ve böylece onların iki ayrı neslin çeşitli topraklarda iki ayrı medeniyet ve dinî şartlar altında bulundukları, yavaş yavaş kelime ve seslerde değişiklik olduğu söylenebilir. Nitekim dildeki bu iki evrimi ayrı ayrı değerlendirmekteyiz.

Eski Farsça’nın Avesta diliyle çağdaş olduğunu söylediğimde, “Niçin İranlıların aynı anda iki resmî dili vardı?” diye sorulursa, buna verilecek cevap şu olacaktır: Bu iki dil eski İran’ın iki büyük bölgesinde konuşulmuştur. Araştırmalar ve yapılan tahminler, İran’ın güney ve batı halklarının Farsça, kuzeydoğu ve doğu halklarının Avesta dilini konuştukları düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Kuzeydoğu bölgesi dilinin, Zerdüşt’ün İranveç[ii] adını verdiği bu kutsal ülkenin dili olduğunda kuşku yoktur.

 

 

AVESTA DİLİ

 

Zerdüşt’ün kitabından günümüze gelen parçalar dikkate alınacak olursa, Avesta dilinin eski ve yeni akım olmak üzere iki akımdan oluştuğu görülür. Avesta’nın günümüze ulaşabilen bölümleri arasında Gasa veya Gâsa[iii] adında bir bölüm bulunmaktadır. Filologlar bu bölümün, Avesta’nın diğer bölümlerinden daha eski olduğunu kabul etmekte ve “Zerdüşt’ün dili Avesta Gasalarını terennüm ettiği dildir” demektedirler. Filolojik çalışmaların gelişmesinde katkısı olan daha sade ve yeni bölümlerine İranveç peygamberinin ölümünden sonra müdahale edilmiş ve bu bölümler sonraki kuşakların konuştuğu dille tekrar yazılmıştır.

Zerdüşt, tarihî geçmişi ile devri tamamen aydınlığa kavuşmamış olan Guştasb adlı bir padişah döneminde dinini ortaya çıkarmış ve onun yardımıyla bu dini yaymıştır. Sarayı Belh şehrinde olan Guştasb’ın hanedanının, Hahamenişî krallığının zuhurundan birkaç asır önce Horasan ve Mâveraünnehir’de hüküm süren Keyânîlerin ahfadından olduğu söylenir. Kimi araştırmacılar Guştasb ve Zerdüşt’ün yaşadıkları devri önce VI. yüzyıl olarak zikretmekle beraber, diğer bir grup da bu tarihi M.Ö. 2000 yılına kadar götürmektedir.

Avesta dilinden günümüze, şimdiki Avesta’nın beş parçasından başka yazı intikal etmemiştir. Bu yazılar dünyadaki en gelişmiş yazılardan biridir. X. yüzyılın ünlü tarihçisi Mesûdî, Zerdüşt’ün icat ettiği bu yazıyla 12.000 öküz derisi üzerine yazılmış olan Avesta’nın İskender’in saldırısı sırasında kaybolduğunu bildirmektedir. Bu yazı Sâsânîler zamanında da revaçta kalmış ve “dîn-i debîrî” (Dinî yazı) adını almıştır. Sâsânî hükümdarları devrinde ortaya çıkan diğer yazılar, Avesta yazısının daha gelişmiş ve taklid edilmiş şekilleridir. Hatta Arap yazısı denilen İslâm sonrası alfabe harflerinden çoğu Avesta harfleri ile aynıdır veya bunların ters dönmüş şeklidir.[iv] Şuna değinerek paragrafı bağlayalım: İran’ın Hahamenişî devri ile ilgili edebî değeri olan herhangi bir yazı bize kadar intikal etmemiştir. Elde bulunanlar, taş ve maden üstüne işlenmiş tarihî notlar, kral mühürleri ve onların vekâyinameleridir. Gasa şiirlerinden ibaret olan bölümler hâlâ canlılığını korumakta, Avesta, dinî bir eser olmasının yanı sıra şairane ifadelerden de tamamen yoksun olmayan ayrı bir hava taşımaktadır.

M.Ö. 336 yılında Balkan Yarımadasının doğusunda devlet yönetimini eline alan Makedonyalı İskender, 4000 kişilik bir orduyla Çanakkale Boğazı’nı geçip Küçük Asya’ya girerek, çok kısa zamanda Pers İmparatorluğu’nun büyük bir kısmını ele geçirdi. Bu arada Pers hükümdarı Üçüncü Daryuş, komutanlarının ihaneti sonucunda öldürüldü. Böylece Pers İmparatorluğu sona erdi ve 13 yıl boyunca kendisini Pers hükümdarı olarak ilan eden İskender pek çok fetih ve zevk ü safâ âlemlerinden sonra ateşli bir hastalığa yakalanarak Babil krallarından kalma sarayında öldü. Onun komutanları Sulûkîler (Selevkoslar) hanedanının kurdular. Birinci Selevkus’un oğullarından her biri bu ülkede şöhret ve servet sahibi oldu. O yıllarda İran dili ve medeniyeti zayıflamıştı ve her şey Yunanlılaşmaya doğru gidiyordu.Selevkusların güçlü dönemi M.Ö. ellili yıllara kadar devam etmiştir. İskender’in ölümünden 70 yıl sonra Horasan’ın asil halkından bir hanedan yaklaşık olarak 500 yıl payidar kalacak yeni bir hükümranlığın temelini attı. Bunları Eşkânîler adıyla tanıyoruz. Bu hanedan zamanında İran dili tekrar canlandı, kitaplar ve kitabeler yazıldı.

Eşkânîlerin dili, şüphesiz değerli edebî eserleri olan teorik bilimler ve şiir sahasında ilerleme kaydetmiş olan Parthi ve Eşkânî Pehlevîsidir. Araştırmacılar ünlü Sindbâdnâme hikayesinin aslınan bu hanedan döneminde yazılmış olduğunu kabul etmektedirler.

Elimizde Dıraht-i Âsûrik adlı, Eşkânî Pehlevîsiyle yazılmış manzum bir hikaye daha vardır.  Bir süre önce arkeologlar Doğu Türkistan’da Turfan şehrinde kazı yaparlarken, çoğu Sâsânîlerle çağdaş olan, Mani dininin buyruklarını içeren yazılardan ibaret olan Eşkânî Pehlevîsiyle yazılmış değerli bir mecmuaya rastladılar. Bu mecmuanın yazısı Sâsânî Pehlevîsi yazısına benzemektedir. Bu yazının Ârâmî[v] yazısından iktibas edildiği söylenmekte ise de Zerdüşt yazısından alınmıştır ve gerçekte, dinî yazı veya visp-i debîrî’nin seçkin lehçelerinden biridir. Sâsânî hükümdarlığı ile Eşkânî hükümdarlığı mukayese edilecek olursa, Eşkânîler, Sâsânîler kadar geniş topraklara sahip güçlü bir devlet değildir. Daha sınırlı bir bölge içinde hâkim olan Eşkânîlerin Sâsânîlerin azameti karşısında dayanamayarak kaybolduğu söylenebilir. Bu durumda, o devirlerde yazılmış 70 kitaptan birkaç kitap ve kısa yazıttan başka bir şeyin günümüze kadar gelebilmesi beklenemez.

Mîlâdî Üçüncü yüzyılın ilk yarısında, İran hakimiyeti yeniden Farsların eline geçmiş, tarihî ve hamasî rivayetlerin kendisini Kiyân hanedanının son fertlerinden gösterdiği Bâbek oğlu Erdeşîr, Sâsânî hâkimiyetinin temelini atmış ve onun oğulları İran’da 400 yıl hüküm sürmüşlerdir. Bu hükümdarlar fetihleri, adaletli olmaları ve bilimi sevmeleri ile tanınmışlardır. Sasanîler devri İran dil ve edebiyatı bakımından eski dönemler gibi meçhul değilidr. Bu devirden bize çeşitli kitaplar, şiirler, şarkılar ve yazıtlar intikal etmiştir. Bugün elimizde bulunan macera, tarih, coğrafya, pendname, dinî şiir, Avesta tefsiri ile birçok yazıtın İslamî devir Farsçasına olan benzerliği ve yakınlığı, bize bu eserleri okuyup anlama imkânını vermiştir. Bu kitapları ve yazıtları günümüze kadar ulaştıran dile ve yazıya “Pehlevî” adı verilir.

Burada Sasanîlerin Zerdüşt yazısından değişik şekiller çıkarıp. bunların her birini kendi uygarlıklarının ve sosyal düzenlerinin hakim olduğu bir yöred kullandıklarına değinmek yerinde olur. Dinî eserler dîn-i debîrî (dinî yazı) ile kaleme alınırken, ekonomi sisteminde ise âmâr-ı debîrî (genel yazı) kullanılıyordu. 28 türü tespit edilen bu yazı çeşitlerinden yedisi İslamiyetin başlangıcında kaleme alınmış bulunan önemli tarih kitaplarının tümünde kaydedilmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu yazılardan visp-i debîrî (mükemmel ve toplu yazı) yazısının 360’tan fazla harften oluşan alfabesi ile doğadaki tüm sesleri, hatta yağmur yağışının sesini bile yazıya dökmek mümkündü.

Bu yazı türleri arasında Pehlevî yazısı,aslında Sasanîlerin yazı sisteminin en basit ve öğrenilmesi en kolay olan “hâm-ı debîrî) veya “âm-ı debîrî” yazısıdır. Ancak bu yazının gözümüze çarpan tek zor yönü, bir şeklin birkaç sessiz harf yerine kullanılmasıdır. Mesela, Pehlevî metinlerinin okunmasını güçleştiren yu yazıda dal, cim, ya ve gef sessiz harfleri aynı şekilde yazılıyordu. Kendi dillerinde bulunan kelimeler ile zihinsel bağları olan Sâsânîler için böyle bir güçlük söz konusu değildi.

Pehlevî yazısı ile günümüze kadar gelebilen eserler arasında birçok tercüme de vardır. Son yıllarda Avrupalı bilginlerin Doğu kültürlerini tanımaya yönelmeleri ile bu yazıların çoğu Farsçaya tercüme edilmiş, öte yandan İranlı araştırmacılar bu sahada önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Bu alanda çalışanlar arasında Sasanî Pehlevîsinden üç kitabı Farsça’ya çeviren Sâdık Hidâyet’in adını zikretmek yerinde olur.

 

İslâm Öncesi Nesir:

Eski edebiyat araştırıcılarına göre eski İran’da iki türlü nesir vardı:

a.Tarihî yazılar; b.İdarî yazılar.

Kitabeler sade ve açık bir dille yazılmasına rağmen, dinî ve bilimsel yazılarda özel bir üslup kullanılmıştır.  Bu üslup, genel şekliyle dinî kitaplarda, Ahd-i AÜtik (Tevrat)te ve Kur’ân’da gördüğümüz üsluptur. Cümlelerin sonu birbirine benzer. Bir kelimenin, bir tamlamanın veya bir cümlenin tekrarı onda uyum ve ahenk meydana getirir. Bu eserlerde destanlara ve kimi terimlere işaret edilmektedir. Öyle ki, bugün bir Avesta veya Pehlevî yazmasını okurken, bazen bir ismin ya da bir işaretin kaynağını tarih kitaplarında veya mûbed (Zerdüşt rahibi)lerin notlarında aramak zorunda kalıyoruz.

 

Sasanîlerin dili Arapların gelmesiyle birdenbire yok olmamış, 400 yıldan fazla bir süre bu dille kitap yazılmış, bu dille konuşulmuştur. Bugün elimizde İslâmiyet’in İran’a girdiği yüzyılda Sasanî Pehlevîsiyle kaleme alınmış birkaç değerli eser bulunmaktadır. Ancak, Pehlevîce kitaplar bir yana, İslam’dan sonra yazılmış Farsça bir eserin yokluğu gerçekten ilginçtir. Kuşkusuz, bazı eserler yazılmışsa da, bunlar zaman içinde kaybolup gitmiştir. Çünkü onuncu yüzyıla kadar zevk sahibi ve eli kalem tutan kişilerin, ellerini şakaklarına koyup miskin miskin oturmuş olacaklarına inanılamaz.

Bu konuya devam etmeden önce, İslâmiyet’ten sonra Farsça’nın zuhuru ve geçmişle olan bağlantısından bahsetmekte yarar vardır.

İslamiyetten sonra edebî dil olan Farsça’nın bir dalı, “saraya mensup” anlamına gelen “Derî Farsçası” diye adlandırılmış ve böyle yazılmıştır. Bu dil, Eşkânîler ve Sasanîler dönemlerinde İran saraylarının resmî dili olmuştur. Araştırıcılar, diğer İran dilleriyle aralarındaki küçük farklar, kelime, zamir ve son ekler bir tarafa bırakılacak olursa, Eşkânîler ve Sasanîler dönemlerine ait bu iki dilin birbirinden ayrı diller olmadığı sonucuna varmışlardır. Kimi filologlara göre Derî dili, Horasan ve Eşkânî dilinin bir devamından ibarettir. Çünkü, İslamî İran edebiyatı Horasan’da doğmuştur ve Horasan, Eşkânîlerin hüküm sürdüğü bölge olduğundan, İran dilinin ahenk ve şiveleri de göz önünde bulundurulduğunda, Horasan şivesi açık ve ahenkli bir dil olması dolayısıyla Sasanî hükümdarları tarafından resmî saray dili olarak kabul edilmiştir.

İslamiyetin İran’a girişinden IX. yüzyıla kadar Zerdüşt din adamları ve aydınları, Sasanî pHelvî dili ve yazısıyla eserler meydana getirmişlerdir. Sanıldığına göre, o yıllarda Derî Farsçasıyla eser veren veya şiir söyleyen kimseler parmaklara gösterilecek kadar azdı ve onların söylediklerinden ve yazdıklarından günümüze kadar ancak birkaç beyit veya değer taşımayan kıtadan başka bir şey ulaşamamıştır.

Öte yandan Târîh-i Sîstan’a göre, Yakûb-i Leys Herat’ı fethettikten sonra Sistan şairlerinin onu Arapça şiirlerle övmeleri üzerine “Anlamadığım şeyi söylemenin ne yararı var?” demiştir.[vi] Bunun üzerine Yakub’un Sistanlı saray kâtibi Muhammed Vâsıf-ı Sîstânî onun övmek için başlangıcı şu mealde olan Farsça bir şiir söylemiştir:

“Ey büyük, küçük, bütün dünya emirlerinin, köle, uşak, ağa, köpek, tutuklu ve kulun emiri!”

Muhammed-i Vâsıf’ın büyüklügü, Derî şiirinin ortaya çıkması yolunda ilk adımı atması ve bu yolda Yakub-i Leys’in ona rehberlik etmesinden ileri gelmektedir. Demek ki Derî şiiri Yakub-i Leys ile başlamıştır. Yakub’un saltanat sürdüğü IX. yüzyılın ortalarında birkaç kişi daha Farsça şiir söylemekle beraber, Saffarîler yıkılıp da Buhara’da tahta geçen İsmail-i Sâmânî‘nin ikinci İslam-İran padişahlığını kurmasına kadar geçen süre içinde hiçbir şair bir şaheser yaratamamıştır. Yeni doğmuş çocuğa benzeyen Derî dili bu hanedan zamanında canlanmış, gelişmiş ve kuvvetlenmiştir.

Samanî padişahları kültürlü kimselerdi ve kendileri de az çok şiir söylüyorlardı. Bu hükümdarların üçüncü, aynı zamanda hanedanın en parlak sîmâsı ve Nizâmî-i Arûzî’ye göre Samanîlerin en önemli hükümdarı olan Nasr b. Ahmed, Derî Farsçasının gelişmesinde önemli rol oynamış, sarayında Rûdekî gibi şairler şöhret ve paraya gark olmuşlar, öylesine refah içinde yaşamışlardır ki şairin biri bu yüzden şöyle haykırmıştır:

Çihil hezâr direm Rûdekî zi mihter-i hîş

Etâ girift be nazm-i Kelîle der kişver

“Ülkede Kelîle’yi nazmetmekle Rûdekî, memdûhundan kırk bin dirhem aldı!”[vii]

Derî şiirinin ilerlemesi ile beraber nesir de gelişme kaydediyordu. VIII. ve IX. yüzyıllarda Derî nesri ile birkaç kitabın yazılmış olmasında kuşku yoktur. Bu dille yazılan en eski mensur kitabın h.346/ m.957 yılında kaleme alınan Şâhnâme-yi Ebû Mansûrî olduğu söylenmelidir. 951 yılı civarında Buhara hükümeti tarafından Tus şehrinde Horasan emirliğine atanan, soylu ve vatansever bir insan olun Abdürrezzak oğlu Ebû Mansûr’un Ebû Mansûr-i Muammerî adlı bir veziri vardı. Horasan emiri vezirine, Horasan’ın Zerdüştî ileri gelenlerini ve yaşlı ağalarını Tus’a getirmesini, onların yardımıyla eski İran şahlarının tarihini yazmasını emretti. Sade bir nesir diliyle yazılan bu kitap, ondan otuz yıl sonra Firdevsî’nin yazacağı manzum Şehname’nin kaynağını oluşturdu. Ebû Mansûr’un Şehnamesinin yalnız “mukaddime” kısmı bugün elimizdedir.

Bu kitabın yazılmasından sonra Sâmânî sarayında birkaç Farsça kitap daha yazıldı. Bunların en değerlileri iki tercüme eserdir. Biri, Târîh-i Muhammed b. Cerîr-i Taberî, diğeri Tefsîr-i Muhammed b. Cerîr ber Kur’ân olup ikisi de Arapça’dan Derî Farsçasına nakledilmiştir. Derî Farsçası ile yazılan ilk eser özelliğini taşıyan bu tarih ve tefsirlerin sade, anlaşılır bir dili vardır. Edebî sanatlara yer verilmemiş, bir Horasanlının sade diliyle kaleme alınmıştır. XI. yüzyıla kadar Derî Farsçası ile kaleme alınan eserlerin tümü aynı dil özelliklerini taşır.

Derî Farsçası nesrinde göze çarpan bu berraklık ve sadelik, aynı dönemde yazılan şiirlerde de kendini gösterir. Firdevsî gibi bir şairin kullandığı bazı tamlamalar veya kelimeler bize yabancı gelse de, Hâkânî ve Nizâmî’nin eserlerinde veya Safevî dönemi şiirlerinde görülen kapalılık ve ifade karmaşıklığı yoktur.

Samanîler devrinde şairlerin çoğu, bu hanedanın soyundan gelen padişahları kaside tarzındaki şiirlerle övmüşler, kimileri hikayeler nazmetmiş, tek tük gazel söyleyenler de olmuştur. Çok yönlü bu gelişmelerin ortak özelliği sadilik ve güzelliktir. Şehîd-i Belhî’nin bir gazelinden şu beyti okuduğum vakit

 

Şenîdem ki bihişt an kesî tevâned yâft

Ki ârzû beresâned be ârzûmendî

(İşittim ki, muhtaç birinin ihtiyacını gideren kişi cennetlik olurmuş.)

 

ya da Firdevsî’nin Şehnâmesi’nde Gîv’in Kâvus’un torunu Husrev’i İran’a getirip kendi yerine geçirmek için  Turan’a sefer düzenlemesi bahsine gelince, Gîv ile Husrev’in görüşmelerinin ne kadar doğal ve şirin bir üslupla anlatıldığı görürüz. Husrev karşılama merasimi sırasında sorar:

 

Çigûne sipurdî ber in merz râh?

Zi Tûs u zi Gûderz u Kâvûs Şâh?

Çi dârî haber? Cumle hestend şâd?

Hemî der dil ez Husrev ârend yâd?

Cihâncû-yi Rustem gû pîlten

Çigûne est ve dâstân-i an encumen?

(Nasıl bu taraflara yolun düştü?

Tûs’tan, Gûderz ve Kâvus Şah’tan ne haber getirdin?

Hepsi de iyi mi?

Husrev’i her zaman hatıra getiriyorlar mı?

Ülkeler feth eden Rüstem ve halkı nasıl? İyiler mi?)

 

Firdevsî, Gazneli Mahmud ile çağdaş olması dolayısıyla Samanî devri şairi sayılmayabilir. Ancak Firdevsî yüce nazım sarayının temelini atmak için otuz yıl sürecek bu güç işe başladığı sıralarda İran, Sâmânîlerin yönetimindeydi ve Mahmud da Samanî ordusunun hizmetinde bulunan bir subaydı.

XI. yüzyılın başında Samanîlerden ve onların görkemli saltanatlarından kalan bir işaret olmadığı gibi, o yıllarda her yer Gazneli Mahmud’un hükmü altındadır. Şairlerin, yazarların ve bilginlerin de bu sarayda önemli mevkileri vardır. Ebû Nasr-i Muşkân gibi kalemi güçlü bir yazar padişahın özel kalem müdürüdür ve Ebulfazl,i Beyhakî de onun emri altında çalışmaktadır. Her ne kadar onun gazabından kurtulamamışsa da Ebû Reyhân gibi büyük bir gökbilimcinin padişah katında saygın bir makamı vardır. Şahlar, İbni Sînâ’yı saraylarına davet etmekle beraber, bu politikacı doktor ve filozof, Gazneyn’e gitmeyi kabul etmeyerek Ziyaroğullarının sarayına yönelmiş ve oradan da Hemedan ve Isfahan’a gelip Büveyhoğullarının vezirliğini Gaznelilerin sadaretine tercih etmiştir.

Unsurî, Ferruhî ve Ascedî’nin yanı sıra yüzlerce şair Mahmud’un sarayına gidip gelse de bu üçü padişahın yakın dostları arasındadır. Unsurî öyle bir yere yükselmiştir ki, onun sahip olduğu lüksün ve servetin şöhreti sonraki yüzyıllarda da unutulmamış, hatta XII. yüzyılda Hâkânî

 

Şenîdem ki ez nokre zed dîgdân

Zi zer sâht âlât-i hân Unsurî

“Unsurî’nin tenceresini gümüşten, sofra takımlarını altından yaptırdığını duydum” demiştir.

Gazâirî adlı başka bir şair, Büveyhoğullarının hizmetinde bulunup onların ekmeğini yemesine rağmen, Mahmud’u öven kasideler yazdığı için Gazne tarafından ödüllendirilmiştir.

Gazneliler döneminde Derî Farsçasıyla yazılmış ve İran-İslam kültürü bakımından değer taşıyan mansum ve mensur eserler yazılmıştır.

İbni Sînâ tıp sahasında birkaç Farsça eser kaleme almış, bu devrede tarih yazıcılığının en sağlam örneğini Ebulfazl-i Beyhakî vermiş, Ebû Reyhân ise et-Tefhîm adlı kitabı ile matematik ve astronomi alanında bir başeser bırakmıştır. Şeyh Ebulkâsım Kuşeyrî’nin tasavvufî bir risâlesinin Keşfulmahcûb adlı Farsça çevirisi İran tasavvufunu tanıtan en iyi kaynaklardan biri olmuştur.

Gazneliler dönemi şiirinin ayrı bir önemi vardır. Unsurî’nin ve diğer şairlerin medhiyeleri sağlamlık ve olgunluğun zirvesindedir. İran’ın ulusal kahramanlık destanı Şehnâme bu devirde tamamlanmış, birçok İran şairi aynı yolda eser vermiştir. Ferruhî-i Sistânî’nin aşıkane gazelleri bu döneme aittir. Sadelik, süsten uzak durmak, Arapça kelimelerin ve anlaşılması güç deyimlerin azlığı gibi özellikleri olan Samanî ve Gazneli dönemi yazı ve şiir üslubuna Horasan’da gelişme imkanı bulduğu için “Şîve-i horâsânî” (Horasan üslubu) adı verilmiştir.

X. yüzyılda Gazneli Mahmud’un izniyle Kuzey Horasan’a göç eden bir Türk boyu güçlenmiş, liderleri Selçuk zamanla büyük üne kavuşmuş, onun oğulları Tuğrul ve Çağrı Gazne sarayının emirlerine itaat etmeyerek makam ve ün sahibi olmuşlardır. Bu iki kardeş XI. ve XII. yüzyıllarda bir taraftan Hindistan, diğer taraftan Anadolu’ya kadar uzanan geniş Selçuklu hükümdarlığının temellerini atmışlardır. Elde ettikleri toprakların genişliği sebebiyle bu büyük imparatorluğun Kirman, Irak, Şam ve Küçük Asya gibi her parçası Selçuklyu boylarından birinin eline geçmiştir. XI. yüzyılın ikinci yarısında Gaznelilere galebe çalan bu yeni imparatorluk, XII. yüzyılın sonlarına kadar ve Moğol saldırılarından sonhra yıllarca ayakta kalmış ve XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren parçalanarak birer birer ortadan kalkmıştır.

Selçuklu İmparatorluğu döneminde manzum ve mensur birçok eser telif edilmiştir. Tarihî ve bilimsel verilerin toplandığı bu dönemde övgü amacıyla kasideler yazılmış, kimi şairler tasavvufî manaların açıklandığı kaside türüne yönelmiş, böylece İran kültürü adına zengin kaynaklar yaratılmıştır.

Gaznelilerden Timurlular devrine kadar geçen 500 yıllık süreçte yazılan tasavvufî içerikli eserler mecmuasında insanlığın yüce değerli ve ruhsal yücelişin hakim olduğu bir yaşantıya davet konusu işlenmiştir. Bu ekol kimi yönleriyle mantıklı ve kabul edilebilir bir hayatla bağdaşmasa bile yüksek düşüncelere ilgi duyulması yarardan uzak değildir. Selçuklular döneminde iki tür şiir daha çok revaçta kalmıştır. Bunlardan biri, çeşitli vezinlerle mesnevî biçiminde yazılan ve aşkla ilgili konuları işleyen hikayelerdir. Bu tür eserlerin başında Nizamî’nin Hamse adıyla bilinen beş mesnevisi gelir. Husrev u Şîrîn, Nizamî’nin diğer mesnevilerine göre daha hoş ve doğallığıyla öne çıkan bir aşk hikayesidir.

İkinci tür, beyitleri kendi arasında birbiriyle kafiyeli olan, on onbeş beyitlik aşıkane gazel türüdür. Selçuklu devrinde gazel XIII. yüzyılda Sadî ile en olgun ve parlak noktasına ulaşmıştır.

Genel olarak Selçuklu dönemi şiiri, Gazneli ve Samanlı dönemi şiirlerine oranla daha güç, karmaşık ve çok anlamlıdır. Ancak, şairlik sanatı ve söz güzelliği bakımından önceki dönemlerde yazılan şiirler Selçuklu dönemin şiirinden geri kalmaz. Bu dönem şairlerinden birçoğu matematik, tıp, felsefe, tasavvuf gibi bilimlere aşina olduklarından şiirlerinde halkın anlayamayacağı deyimlere ve ince manalara yer vermişlerdir. Bu durum şiirin anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Bu özellikleri taşıyan şiirlerin en belirgin örnekleri Hakanî-i Şervân’de görülmektedir.

Selçuklular zamanında nesir de şiirde olduğu zorlaşmış ve içerik yönünden derinlik kazanmıştır. Şunu da hatırlamakta yarar vardır. Bu zenginlik ve ağırlık ilk olarak Gazneli sarayında kendini göstermiş, Gazneli Behramşah’ın saray yazarlarından Ebulmeâlî-i Nasrullah, Kelhile ve Dimne’yi güzel fakat hayli ağır bir nesirle Farsça’ya çevirmiştir.

Gur hükümdarlarının sarayında bulunan Nizâmî-i Arûzî, Kelîle ve Dimne ile eşzamanlı olarak, yazarlık, şairlik, doktorluk ve astronomi olmak üzere dört bört bölümden oluşan, nesri güç anlaşılır, bölüm başlarının Arapça sözcükler ve deyimlerle dolu olduğu Çihâr Makâle adlı değerli eserini meydana getirmiştir.

Bu dönem yazarları arasında başka önemli sîmâları da tanımak gerekir. Bunların arasında Nâsır-ı Husrev ile İmâm Muhammed-i Gazzâlî hatırlanmalıdır. Engin bilgilerinin yanı sıra, bütün yaşamlarını manevî yükselişlerle geçirmiş ve sürekli manevî yükselişlerde bulunmuş olan Gazzâlî ve Nâsır-ı Husrev İran kültürünün iki parlak sîmâsıdır.

Her devreye kısaca değinsek bile, bu dönemde Hayyam’ın göz kamaştırıcı sîmâsına değinmemek olmaz. Çok değerli kitaplar telif eden Hayyâm, Farsça nazım ve nesirdeki gücünü göstermiştir. Onun Nevrûznâme’si akıcı Farsça nesrin bir örneğidir.

İran tarihinin başka bir bölümüne geçmeden önce, Selçuklular zamanında bilim yolunda büyük bir adım atıldığını belirtmekte yarar vardır.  Bu adım, İslamiyetten sonra ilk İran üniversitesinin kurulmasıdır. Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın bilgin veziri Hâce Nizâmülmülk, Bağdat, Nişabur ve Isfahan gibi o devrin büyük şehirlerinde, teorik bilimlerin yanı sıra din araştırmalarının yapıldığı ve kendine özgü bir öğretim sistemi olan birkaç üniversite kurdu. Gazzâlî gibileri bu üniversitelirin profesörlüklerine getirildi; Sadî gibi öğrenciler de buralardan mezun oldular. İran tarihinin parlak noktalarını oluşturan bu üniversitelere Hâce Nizâmülmülk’ün adından dolayı “Nizâmiye” adı verildi.

 

1219 yılı İran tarihinin talihsiz yıllarından biridir. O yıl Muhammed Hârizmşah ve annesi Türkân Hatun’un akılsızca davranışları Moğolları İran’a çeker; halkın varı yoğu yağmalanır. Şehirler viran edildiği gibi ülkenin ileri gelenleri öldürülürler. Bir tarihçinin görgü tanıklığına göre, harabeye dönen şehrin suyu da kesilir. İran edebiyatı ve sanat ekolleri Fars, Kirman, Anadolu ve Isfahan gibi yerlerde zar zor varlığını sürdürür. Nihayet Cengiz devri sona erer ve oğulları devleti paylaşırlar. Torunlarından Hülagu yeni fetihlere başlar; Bağdat’a kadar giderek Abbasî halifeliğine son verir. XIV. yüzyılda yaşanan bu yıkıcı faaliyetler Timurleng’in saldırılarıyla tekrarlanır. Ancak Hülagu’nun ve yerine geçen hükümdarların devrinde yeni bir şey göze çarpar. O da İran kültürünün bu hükümdarlara nüfuz etmesidir. Tuslu bilgin Hâce Nasîruddin, Hülagu’nun sarayında nüfuz ve makam sahibi olur ve onun isteğiyle Meraga’da bir gözlemevi kurulur. Tarihçiler ve şairler tekrar ortaya çıkmaya başlarlar. Böylelikle bilim hayatı yeniden canlılık kazanır. Cengiz ve Timurlular dönemlerinde İran tarihinin üç büyük sîmâsı yetişmiştir. Yağma ve savaşlardan zarar görmeden kurtulan bu üç kişi aynı mektebe mensupturlar.

Hârizmşahların baskı ve zulmünden usanan Belhli bir bilgin Horasan’dan Anadolu’ya gider. Oğlu Celâleddin Muhammed felsefe ve bilimde zamanının en ünlü kişisi olur. Öylesine bir heyecan uyandırır ki bir sözü binlerce ölüyü diriltirken, içinde bulunan cevherde ilahî aşk şuleleri parlar. Hak yolunun cesur insanı Şemseddin-i Tebrizî için yazılan gazeliyatı değerli divanında elden ele dolaşır; Mesnevî-i Manevîsi insanlığın şiir ve düşünce eserinin en yükseği olarak tanınır. Kimileri Mevlana’ya serzenişte bulunup bir hayli ileri gitse de girişimleri sonuçsuz kalır.

Bu devrin tanınmış sîmâlarından ikincisi, bazı ediplerin de yaptığı gibi özgürce kentten kente seyahat eden ve sonunda engin bir bilgi ve deneyimle doğduğu yere dönen, manzum ve mensur güzel eserlerine Gülistan ve Bustan adlı iki kitabını ilave eden Şirazlı Sadî’dir. Sade herkesin beğenisini kazanan eserlerini sade bir dille kaleme almıştır. Onun söyledikleri hep doğa tasvirleridir. Aşk şiirleri ise aşıkların hissetiği duyguları ustalıkla ifade eder.

Sadî’den yüz yıl sonra Hâce Hafız aynı şehirde doğar. Öylesine meşhur olur ki, şiirlerinde Keşmir’in siyah gözlü güzelleriyle Semerkandlı Türk kızları nazla raksederler. İkiyüzlü kimseler onun açacağı dil yarasından korkarlar; yüreği temiz olanlar onun sözlerine gönülden bağlanırlar. Çarşı pazar halkı da şiirlerini istedikleri şekilde manalandırdıkları gibi, bu şiirlerden fal açarlar kendilerine. Hafız’ın şiirlerinde kelimeler birbirine öylesine bağlanmışlardır ki birçok beyitten iki ya da üç anlam çıkarmak mümkündür. Sözcükler hem basit anlamını hem de bilgili kimselerin anlayabileceği ıstılahlı anlamı ifade edecek şekilde seçilmiştir.

Gazelin sağlamlaşması, aşk hikayelerinin şiirde kullanılır olması ve Arapça kelimelerin bilimsel ve dinî anlamlarıyla şiirde sık kulanılır olmasıyla birlikte, şiir ve diğer sanatlar Horasan’dan İran’ın merkezine ve güneyine yayılarak Isfahan, Şiraz, Hemedan gibi şehirlerle Anadolu’da şairler ilgi odağı haline gelirler. Küçük farklılıklarla Timurlular devrinin sonuna kadar ayakta kalan bu devir üslubuna “Irak üslubu” veya “Irak mektebi” denilmiştir.

Cengiz ve Timur’un çocuklarının hükümete geçtiği sıralarda, İsmail adında biri İran’ın kuzeybatısında ayaklanır ve zamanla ülkenin dört bir yanına doğru topraklarını genişleterek Safevî hükümdarlığını kurar. İran toplumunda nisbî bir düzen sağlayabilen bu hükümdarlık edebiyat ve şiire pek de ilgi göstermez. Kendisi de şair olduğu halde İsmail’in oğlu Tahmasb I., şairlerin aşk şiiri söylememelerini, bunun yerine Kerbelâ şehitlerini konu edinen şiir söylemelerini ister. Bu emir, Muhteşem-i Kâşânî gibi şairler tarafından, Kerbela şehidi Hüseyin’i ve başından geçenleri anlatan en acıklı taziyelerin yazılmasına sebep olur.

Bu devirde yazılan aşk şiirlerinin beğeni görmeyen bir özelliği vardır. Safevî dönemi şairlerinin büyük bir kısmı duygularını ifade edebilmek için zihinden uzak benzetmelere ve tasvirlere yönelirler. Sonuç olarak şiirin anlaşılması gittikçe güçleşir. Bazen şairin zihninden geçen bir manayı göz önüne getiren kişi gülmekten kendini alamaz. Bir şair sevgilinin vücudunun güzelliğini şöyle ifade eder:

 

Çonân nâzukbeden bâşed ki ger ârî be gulzâreş

Be pâ ez sâye-i mujgân-i bulbul mîreved hâreş

“Sevgilinin vücudu öylesine narin ve naziktir ki onu gül bahçesine getirsen, bülbülün kirpiğinin gölgesinden ayağına diken batar.”

Safevîler döneminde bu şiir ekolüne mensup şairlerin çoğu Hindistan’a göç etmişler, anlaşılması güç olan bu şiir tarzını orada yaymışlar ve adına “Hind üslubu” demişlerdir.

XVIII. yüzyılda deriden elbise diken bir zanaatkâr olan Tahmasb Kuli Han Efşar hükümdar olur. Mugân çölünde, halk temsilcileri ve askerlerden kurulu bir kongre heyeti onu Nâdir Şah adıyla İran’ın mutlak hükümdarı olarak ilan eder. Ancak, Nadir Han’ın padişahlığı çok sürmez ve halkın alın yazısı Kerim Han’ın eline geçer. Bu iki hanedan zamanında şiir ve edebiyat sarayda fazla tutunamaz. Bunun üzerine Isfahan’da bir araya gelerek encümen oluşturan şairler ve yazarlar, “Zihinden uzak, anlaşılması güç manalar ve eski hayal ürünlerine ağırlık verilmesiyle şiir çökmeye terk edilmiştir. Bu uçurumdan kurtulmak için tekrar eski şiir ekollerine dönülmelidir” diyerek yeni bir fikir ileri sürerler. Böylelikle Isfahan şairler topluluğu Hint üslubundan uzaklaşarak, şiirde tekrar Irak üslubuna dönerler. Kimi şairler de Horasan üslubunu tercih ederler. Bu “geriye dönüş” (bâzgeşt) devri XIX. yüzyıla yani Kaçar hükümdarlığının son zamanlarına kadar devam eder, Fars nazım ve nesrinde yeni bir dönem başlar.

Gazeteler halkın dili olurken, yazarlar ilk defa halk için kitap yazar. XIX. yüzyılın sonuna kadar gelişmesini sürdüren yeni akım, XX. yüzyıl İran’ında meyvalarını verir. Bu kitap işte bu gelişmelerden bahsetmektedir.

 

 

BİBLİYOGRAFYA

Bahâr, Muhammed Takî (Melikuşşuerâ), Sebkşinâsî, c.I-III.

Bihrûz, Zebîhullâh, Hatt u ferheng, İrânkûde mecmuasından.

Ethé, Dr. Hermann, Târîh-i edebiyyât-i fârsî, çev. Rızâzâde-i Şafak.

Safâ, Dr. Zebîhullâh, Târîh-i edebiyyât der İrân, c.I-III.

Sıddîk A’lem, Dr. İsa, Târîh-i Ferheng-i İrân.

Şafak, Dr. Sâdık Rızâzâde, Târîh-i edebiyyât-i İrân.


 

[i] Sanscrit “tam, olgun” anlamına gelir.

[ii] Aeryanem vaeja, yani “Âryâîlerin doğduğu yer”.

[iii] gâh yani “âhenk, şarkı”

[iv] Avrupalı araştırmacıların çoğu, yazının icat edildiği yeri Fenike (şimdiki Lübnan) olarak kabul etmişler, şüphe ve gerçeği bir araya getirerek bir varsayıma varmışlardır. Ancak, İran’da ve Hindistan’da Arya medeniyetinin gelişmesi ve yazının menşei hakkında elde bulunan dinî ve hamasî rivayetler, bu medeniyetin Fenike medeniyetinden çok daha gerilere gittiğini göstermektedir. Visp-i Debîrî (mükemmel ve genel yazı) denilen İslam öncesi İran’da kullanılan yazılardan birinin 365’ten fazla sesli ve sessiz şekilleri vardır. Nitekim, yanyana gelen bu işaretlerle doğa seslerini, hatta kuş sesini, akarsuyun şarıltısını, evcil ve vahşî hayvan seslerini bile yazmak mümkün olmuştur.

[v] Ârâmîler Ürdün ırmağının doğusunda ve Filistin’in güneyinde yaşıyorlardı. Bugün Ârâmî adıyla bilinen yazı, Avrupa alfabesine çok benzer. Zerdüşt alfabesi ve başka İran yazıları, Ârâmî, Fenike veya Arapça’dan iktibas edilmiş olan yazılardan daha tekamül etmiştir. Aslında dünyadaki yazıların kaynakları bir olmayıp, insanoğlunun ilk yazıları birbirinden ayrı olarak dünyanın birkaç noktasında ortaya çıkmıştır.

[vi] Târîh-i Sîstân, nşr. Melikuşşuerâ Bahâr, s.209.

[vii] Rûdekî, Kelîle ve Dimne adlı eseri nazmen çevirmiştir. Ama bu eserden günümüze kadar ancak birkaç kısa parça gelebilmiştir.

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com