Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

Birinci Bölüm: XIX. Yüzyılda Yeni Düşünce Konuları

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

XIX. yüzyılda Avrupa şaşırtıcı bir hızla ilerliyordu. Fabrikalar, teknik okullar, üniversiteler sürekli artıp gelişirken, buna paralelolarak milletlerin birbiriyle olan münasebetleri de artıyordu. Bu ilerlemelerin yarattığı etki sonucunda Kaçar şahları da Batı hevesine kapıldılar. Yüzyılın sonunda ilk defa Nâsırüddin Şah Avrupa’ya seyahate çıktı. Bu padişahtan sonra yapılan seyahatlar daha sık tekrarlandı. Avrupa seyahatlarının açık bir hedefi olmasa da, şah ve ülkenin ileri gelenleri Avrupa ile İran arasındaki farkı gördüler.

Nâsırüddin Şah Avrupa’yı görmeden önce Abbas Mirza, gezdiği ülkeler hakkında bilgi sahibi olmuştu. Büyük Kâimmakam gibi işbilir kimseler, eğitimsel ve toplumsal bir değişime gerek olduğunu anlamışlardı.

Kaçarların mutsuz veziri Abbas Mirza, babasının kayıtsız davranışları olmasa, büyük işler yapacak ve İran toplumunda sağlam bir düzen kuracaktı.

Abbas Mirza 1799 yılında Azerbaycan hâkimi oldu ve hükümete isyan edenleri sindirdi. Danışmanı da, Büyük Kâimmakam adıyla tanınan Mirza İsa Ferâhânî idi. Hedefleri, düzenli bir ordu meydana getirmek, daha sonra ileri düzeyde bir eğitim, huzurlu ve eğitimli bir toplum yaratmak olan bu iki kişi, gayretle çalışmaya başladılar. Nitekim az da olsa, yaptıkları çalışmaların sonuçlarını aldılar. Ancak, Rusların  Rusların Gürcistan’a asker çıkarmaları Abbas Mirza’yı programından uzaklaştırdı ve düşüncelerini uygulama fırsatı bulamadı. Bütün bu huzursuzluklara rağmen bu yürekli insan 1809 yılında iki İranlı öğrenciyi üniversite öğrenimi için Avrupa’ya gönderdi. Daha sonra 1815 yılında beş kişi daha gönderdi. Bu yedi kişi arasında en meşhurları, ilk Farsça gazeteyi çıkaran Mirza Salih Şirazî ve 1820’de Avrupa’dan döndükten sonra Abbas Mirza’nın özel doktoru olup, kardeşini de Abbas Mirza’nın emriyle maden fakültesinde okumak üzere Rusya’ya gönderen Mirza Bâbâ-yı Efşâr’dır.

Abbas Mirza’nın yenilik yolunda attığı diğer önemli bir adım, İran’da ilk matbaayı kurmasıdır. İlk silah fabrikasını ve Hoş kentinde askerî dokuma fabrikasını da o kurmuştur. Seçkin bilimadamları ve çevirmenleri sürekli olarak yazmaya teşvik etmiş, onların bilgi ve deneyimlerinden yapılan çalışmaların yürütülmesinde yararlanmıştır. Abbas Mirza 1833 yılında vefat etmiş ve değerli çalışmalarına destek vermeyen babası da yasını tutmuştur.

 

**

XIX. yüzyılda Avrupa’dan İran’a askerî ve siyasî heyetlerin gelip gitmesi, İran halkının Batı’yı tanımasına sebep olmuştur. Her ne kadar Avrupa devletleri gönderdikleri heyetlerle kendi çıkarlarını korumuşlarsa da, bu arada ister istemez İranlıların Avrupalıların eğitim, teknoloji ve yönetim şeklinden daha çok haberdar olmalarına yol açmışlardır.

O yıllarda Napolyon İran üzerinden Rusların yolunu keserek Rusya’yı ele geçirmek istiyordu. Ayrı bir heyet halinde İran’a gelen General Bontamn ve General Garden, Napolyon’un subaylarındandı. Bontamn Tebriz’de Abbas Mirza’nın ordusunun askerî danışmanı sıfatıyla ona yardım etti. Bontamn ile birlikte İran’a gelen General Garden’in heyeti İran yollarının haritasını çıkardığı gibi, İran için pek de hayırlı olmayan bazı çalışmalarda bulundu. Kuşkusuz Ruslar da bu sırada boş durmadılar. İngilizler ise Fransızlar ile rekabet halindeydi. Denilebilir ki, bu devletlerin hiçbiri İran’ın iyiliğini düşünmüyordu. Ancak, İran’a gelen bu heyetler pekçok İranlının gözünü açtı ve onları yeni bilgiler aramaya sevk etti.

**

XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın ilk yarısında, bencilce düşüncelere saplanmayıp halkın kaderiyle oynamayan Büyük Kâimmakam gibi birkaç vezir ve işadamı daha vardır. Onun oğlu Mirza Ebulkasım da bu büyük insanlardan biridir. Edebiyatta ve siyasette ileri görüşlü bir devlet adamı olan Mirza Ebulkasım istiyordu ki İran halkı ve şahlık düzeni kendini aldatmasın, yalan ve entrikadan uzak kalsın. Nâsırüddin Şah, Muhammed Şah’ın yerine tahta geçmek için Tebriz’den Tahran’a doğru yola çıktığında, Mirza Takî Emîr-i Nizâm’ı da yanında getirdi. Mirza Takî Han, Mirza Ebulkasım Kâimmakam’ın özel aşçısı Meşhedî’nin oğluydu. Daha Kâimmakam’ın evinde iken yetenekleri anlaşıldı ve genç yaşta Azerbaycan eyaleti sekreterliği ile görevlendirildi. 1828 yılında Husrev Mirza Rusya’ya giderken Mirza Takî’yi de yanında götürdü. Azerbaycan ordusu komutanı olan Emir Nizâm-ı Zengene, bir kere de onu veliaht Nâsırüddin Şah’ın yanında Üç Kilise’ye gönderdi. Emir Nizâm-ı Zengene’nin ölümünden sonra Takî Han Azerbaycan ordusu komutanı oldu. Muhammed Şah öldüğünde, Nâsırüddin Mirza’yı Nâsırüddin Şah yapan Takî Han olmuştur. Nitekim Takî Han da Kaçar devletinin sadrazamlığına yükselmiştir. Henüz sadaretinin ilk günlerinde herkes onun diğer vezirlerden farklı olduğunu anlamıştır. Takî Han yapılan işlerin düzen içinde olmasında hayli titizlik göstermiş, çalışmadan kimseye maaş vermemiş, herkesten âdilane vergi almıştır. Devletlerle olan dostluk münasebetlerine dikkat ettiği gibi, İran’ın yeni dünya düzenine ayak uydurabilmesi için Dârülfünun (üniversite) gibi büyük bir eğitim kurumunun açılmasını zorunlu görmüştür. Takî yaptığı çalışmalar karşısında bir takım kimseler telaşlanmışlar ve şahın annesi Mehdi Ulyâ’yı kendi yanlarına çekmek suretiyle onu sadaretten uzaklaştırtarak Kâşân’a sürdürmüşlerdir. 1852 yılında şahın fermanı ile Bâğ-i Fin hamamında öldürülmek üzere bir katil gönderilmiştir. Takî Han Emîr-i Kebîr öldürülmekle beraber, kurduğu Dârülfünun ayakta kalmış ve Emir’in hatırasını koruyan ve adını ebedîleştiren yeni bir nesil yetişmiştir.

Emir, tutum, siyaset ve ülke idaresinde aydın ve ilerici bir görüşe sahipti. Onunla mücadele eden pek çok kimsenin, Emir’in sözlerini anlamamış olmaları ve yoldan çıktığını zannetmeleri mümkündür. Ama o, eski kafaların kokuşmuş düşüncelerinden daha ileri düzeyde bir düşünce yapısına sahipti.

Emir’in kurduğu üniversitede Mirza Hüseyin Han Sipehsâlâr gibi insanlar yetişti. Hâc Mirza Hüseyin “İran’ın kanuna ve kanunî idareye ihtiyacı vardır ve adalet istiyor” diyordu. Mirza Hüseyin 1873 yılında Nâsırüddin Şah’ı Avrupa seyahatine çıkmaya razı edebildi. Din adamları kendi rahatlarını idarî sistemin gevşekliğinde görseler de bu seyahate engel olamadılar. Hatta bu seyahat 1878 ve 1888 yıllarında da tekrarlandı. Ne var ki Batı’yı görmek Nâsırüddin Şah’ı hayretlere düşürürken, bu seyahati istemeyenler de boş durmadılar. Ne yapıp edip Sipehsâlâr’ı sadaretten indirmek için Şah’ı ikna ettiler. Sipehsâlâr bir süre Reşt’te kaldıysa da, tekrar Dışişleri ve Milli Savunma bakanlıkları göreviyle Tahran’a geldi. Şah da ona “sipehsâlâr-i a’zam” (Başkomutan) ünvanını verdi. Sipehsâlâr, dışişleri bakanlığı yaptığı yıllarda Farsça ve Fransızca olmak üzere iki dilde yayınlanan bir gazete çıkardı ve Belçikalı bir yazarı gazetenin müdürlüğüne getirdi. Ancak, hürriyet ve kanundan söz ettiği için gazetenin yayınlanmasına izin verilmedi ve bu gazeteden yalnız 1876 yılında bir sayı çıkabildi.

Sipehsâlâr, Emîr-i Kebir’den sonra Kaçarlar devrinin en büyük politikacılarından biri olup onun gibi değeri hiç bilinmemiştir.

Nâsırüddin Şah zamanında Dârülfünun öğrencisi olmuş ve defalarca İran’ın siyasî görevlisi olarak Petersburg, Londra ve İstanbul’da bulunmuş olan Muhsin Han Muşîrüddevle 1891 yılında adalet bakanı olmuş ve düzenli bir adalet sistemi kurmaya çalışmıştır.

Nâsırüddin Şah’ın Emînülmülk ve Emînüddevle lakaplı veziri Mirza Ali Sînekî, Batı’daki ilerlemelere aşina olmuş, posta ve gümrük teşkilatlarının yöneticiliğini yaparken sözü edilen bu iki kurumun ıslah edilmesinde yararlı çalışmalar yapmıştır.

Emînüddevle 1896 yılında Muzaffereddin Şah’ın emriyle sadrazam olmuş, Emîr-i Kebîr ve Sipehsâlâr’ın izlerinden giderek hemen onların görüşlerini uygulamaya başlamıştır. Önce gazetelere serbestlik tanımış, birkaç okul açmış, okulların idaresi için Maarif Kurulu kurmuştur. Sarayın ağır masraflarını karşılayacak gücü kalmayan maliye teşkilatına yeni bir düzen getirmiş, haksız yere vergi toplayanlara engel olduğu gibi, malî işlerin düzenlenmesi için İran’a birkaç yabancı danışman getirtmiştir. Böylece darphane, posta ve gümrük teşkilatlarını ıslah etmiştir.

 

**

İran’da yaşanan huzursuzluklardan üzüntü duyan ve sorunların çözülmesi için çaba gösterenler yalnız bu üç vezir değildi. Bazı şehzadeler ve saray ileri gelenleri de Kaçar saltanatının zayıflığı karşısında endişe duyuyorlar ve “Ne yapmalı?” diye düşünceye dalıyorlardı. Fethali Şah’ın oğlu Ali Kuli Mirza İ’tizâdüssaltana bu şehzadelerden biriydi. Kültürel konularda görüş sahibi olan bu kültürlü şehzade 1857 yılında Nâsırüddin Şah tarafından Dârülfünun rektörlüğüne getirildi. Onun rektörlük yıllarında Dârülfünun canlılık kazandı. Ali Kuli Mirza 1858 yılında ilk telgraf hattını Tahran’dan Sultâniye’ye ve Tebriz’e çektirdi. 1866’da Milli Eğitim Bakanı oldu. Bu görevinin yanı sıra, Sanayi ve Ticaret Odası başkanlığı ve Devlet gazetesi müdürlüğünde bulundu. Bu arada bilimsel Farsça ile birkaç kitap kaleme aldı. Bunlardan Feleküssaâde, eski astrologların ve kâhinlerin hurafî inançları reddeden, falcıların, cincilerin ve kâhinlerin kişinin alınyazısını tayin edemeyeceklerini ve değiştiremeyeceklerini öğreten eserlerden biridir.

İran toplumunun kültürel ilerlemesi yolunda çalışan şehzadelerden biri de, daha çok Mutemedüddevle lakabıyla tanınan ve Nâsırî devresinin ünlü bilginlerinden olan, Abbas Mirza’nın oğlu Ferhad Mirza’dır. Ferhad Mirza, dünya coğrafyası hakkında yazılmış İngilizce bir kitabı Câm-ı Cem adıyla Farsça’ya çevirmiştir. Onun yazdığı eserler İran toplumunun Batı’yı tanımasında ve Batı’ya açılmasında etkili olmuştur.

 

**

Okullar dünyanın her yerinde müspet değişimin başlangıç noktaları olmuştur. İran’da da her yönden Batı’ya açılış, Avrupaî okulların açılmasıyla başlamıştır. Daha önce bahsedildiği gibi, Dârülfünun’un temelini Emîr-i Kebîr atmış, ancak bine henüz tamamlanmışken Emîr-i Kebîr Fîn-i Kâşân’a sürülmüş, Mirza Aka Han onun yerine sadarete geçmişti. Dârülfünun açıldıktan on üç gün sonra Emîr-i Kebîr öldürülmüştü.

Dârülfünûn küçük bir üniversite mahiyetinde olup, bu öğretim kurumunda Fransız dili ve edebiyatı, tıp, tabiî bilimler, mühendislik, matematik, musikî ve askerî sanatlar tedris ediliyordu. Dârülfünun’un ilk profesörleri yedi Avusturyalı akademisyenden ibaretti. 1844 yılında yüksek öğrenim için Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin bir kısmı bu profesörlerin tercümanlığını yapıyordu.

Dârülfünunun sayıları 150’ye yaklaşan ilk öğrencileri tanınmış ailelerin çocuklarıydı. Bunların öğrenim, üniforma ve öğle yemeği masrafları Dârülfünun tarafından karşılanmaktaydı. Dârülfünun’da okuyan öğrencilerin sayısı yavaş yavaş artmış, mezun olanlar da halka Batı kültürünü ve yeni bilimleri tanıttıkları gibi, değerli birkaç ilmî kitabı da Farsça’ya çevirmişlerdir. Bu kitaplar İran’da yeni düşünce tarzının yerleşmesine tesir eden etkenlerden biridir.

Bilindiği gibi Nâsırüddin Şah yarım yüzyıl şahlık yapmıştır. Hakkında söylenebilecek tüm sözlere rağmen, hükümdarlığı süresince tekdüze bir hayat yaşamıştır. Ancak bu tekdüzelik, az da olsa Batı kültürünün ve edebiyatının tanınmasında faydalı olmuştur. Edward Browne’a göre bilim ve edebiyat sahasındaki yıkılış hız kesmeye başlamış, bazı olumlu gelişmeler de olmuştur.

Yeni okulların açılması bu gelişmelerden biridir. İ’tizâdüssaltana’nın Milil Eğitim Bakanlığı yaptığı 1866-1877 yılları arasında açılan okulların sayısı arttı. Sipehsâlâr İran sadrazamı iken, 1873 yılında yabancı dil öğretmek amacıyla Tahran’da bir okul açtı. O yıllarda Sipehsâlâr’ın lakabı Müşîrüddevle olduğu için bu okula da “Müşîriye” adı verildi. Bir süre sonra Sipehsâlâr Bahâristan Kasrı yanında İlahiyat Fakültesi’ni kurdu. Avrupaî anlamda ilk ilkokul, 1876 yılında Avrupalı ve İranlı öğretmenlerden oluşan bir kadro ile Tebriz’de açıldı. Bilimadamlarından kurulu bir heyet, devletin de desteğini alarak Tahran’da Nâme-i Dânişverân (Bilimadamları ansiklopedisi)’ı telif etmeye başladı. Bu önemli eser on üç cilt halinde yayımlandı. İranlı ve Avrupalı doktorlardan oluşan başka bir topluluk halk sağlığını korumak amacıyla devlet desteğinde bir kurum kurdular.

İlk askerî okul Dârülfünûn’un eski mezunları tarafından 1883 yılında Isfahan’da açıldı. 1897-1906 yılları arasında Mirza Ali Han Emînüddevle, Mahmûd Hân İhtişâmüssaltana, Mirza Yahya Devletâbâdî, Miftâhülmülk ve Muntazamüddevle-yi Fîrûzkûhî gibi devlet adamları bu okulların sayısını arttırdılar. 1899 yılında ise Dışişleri Bakanlığı tarafından Tahran’da Siyasal Bilgiler Fakültesi kuruldu. Ondan bir yıl sonra İdâre-yi Hâlise tarafından Belçikalı bir uzmanın yönetiminde Ziraat Okulu açıldı.

Şu hususu da hatırlatmakta yarar vardır. Bu okullarda belirli bir müfredat sistemi uygulanmıyor, her okulun kurucusu istediği ya da elinden geldiği kadar okul programnı yazıyordu. Örneğin, Kemaliye İlkokulunda alfabe olarak Ta’lîmületfâl adlı kitaptan yararlanılıyordu. Bu programa göre Kitâb-ı Ali Farsça okuma ve din dersi kitabı olarak seçildiği gibi, Kur’ân da öğrencileretecvid ile öğretiliyor, on yaşından itibaren çocuklara Arapça gramer dersi veriliyordu.

Yabancı dil öğretiminde Muhbirüssaltana’nın Fevâyidüttercümân adlı eseriyle birkaç Fransızca kitap kullanılmaktaydı. Üst sınıflarda bu dersler daha ağır ve geniş içerikli olurken, bazıları da Arapça veya herhangi bir Avrupa diliyle okutuluyordu.[i] Bu okulların öğretim elemanlarının çoğu, verdikleri dersin kitabını ya kendi yazmış ya da tercüme etmişti.

**

İran’ın kültürel ve sosyal değişimini hazırlayan sebeplerden biri de matbaanın İran’a girmesidir. Bilindiği gibi baskıyı Çinliler bulmuşlardır. Çinliler çok eski zamanlardan beri tahta veya taş parçalar üzerine şekil çiziyorlar sonra bu şeklin etrafını kazıyarak ve renkli bir madde ile boyayarak kağıt parçası üstüne çıkardıkları şekli veya resmi basıyorlardı. Moğollar dönemi İran’ında 1294 yılında “çav” denilen bir tür kıymetli yaprağa baskı yapılıyordu. Çav kelimesinin Farsça “çap” kelimesinin başka bir söyleniş şekli olduğu tahmin edilmektedir.[ii]

Avrupalılar XV. yüzyıl dolaylarında baskıyı tanımışlar ve onu bütün dünyaya yaymışlardır. Safevîler zamanında Carmelite fırkası Hıristiyanlarından dinî bir grubun İncil ve Tevrat’ı basıp yayımladıkları bir matbaaları vardı.

Bilindiği gibi dünyada baskının, klişeli ve harfli olmak üzere iki şekli vardır. İlk İran matbaalarında da Farsça harflerin Avrupa’da dökülememesi yüzünden klişeden yararlanılıyordu. Ancak daha sonraları Avrupa’da İranharfleri dökülmeye başlamıştır. Şunu da bilertmek gerekir ki, matbaa İran’a gidmeden önce, 1471 yılında ilk Arapça kitap bu yöntemle Avrupa’da basılmış ve ilk Farsça matbu kitap olan Tevrat’ın Farsça çevirisi de 1564 yılında İstanbul’da basılmıştır.

Abbas Mirza 1812 yılında Ruslardan dört baskı makinesinden ibaret olan bir matbaa satın almış ve bu matbaa 1818 yılında Tebriz’de çalışmaya hazır hale getirilmiş, böylelikle İran’da da Farsça kitap basımına başlanmıştır. Abbas Mirza’nın kurduğu matbaa daha sonra 1824 yılında Tahran’a nakledilmiş, bundan on üç yıl sonra Mirza Salih Şirâzî ilk Farsça gazeteyi yayınlamak istediğinde Tahran’ın ikinci matbaasını kurmuştur. Ondan sonra Isfahan, Şiraz ve Rızaiye’de matbaalar kurulmuş, Meşrutiyet Fermanı’nın ilanı ile birlikte matbaaların sayısı artış göstermiştir. Çünkü çeşitli gazeteler yanında edebî ve bilimsel eserlerin basımına duyulan ilgi bu artışı gerekli kılmıştır.

**

Gazete dünyanın her yöresinde sosyal değişimin nedeni olmuştur. Çünkü yeni şeyler söylemek, halka yeni düşünceleri, sosyal ve hayatî konuları tanıtmak için gazeteden daha iyi bir vasıta yoktur.

XIX. yüzyılda ilm İran gazetesi yayınlanmış ve yukarıda bahsedildiği gibi ilk Farsça gazeteyi Miraz Salih Şirazî çıkarmıştır.

Hâc Bâkır-ı Kâzerûnî’nin oğlu olan Mirza Salih, sağduyulu ve ileri düşünceli bir insan olup, önceleri Abbas Mirza’nın emrinde çalışan Sir Gird Lindizi adlı bir İngiliz subayının mütercimliğini ve katipliğini yapıyordu. O, İran’da yeni düşünce tarzını getirenlerin öncülerinden ve özgürlük isteyenlerden biri olup, yazıları onun kanun ve özgürlüğe gerçekten saygı duyduğunu göstermektedir. Sefernâme’sinde, meşverethane (meclis veya parlamento), hâne-i vekîl-i reâyâ (avam kamarası) ve hâne-i havânîn (lordlar kamarası)nden söz ederken, “İngiltere’de hiç kimse, kural ve yasa dışında cezalandırılmaz” demiştir. Avrupa’da adalet ve siyasî sistemde gördüklerini dile getirirken öyle bir İran’ın yaratılması arzusunu da gizlemekten çekinmemiştir. İran’da gazete ve matbaa bulunması amacıyla İngiltere’de harf dökme ve baskı mürekkebi hazırlama sanatını öğrenmiş ve bu yolda çok çaba sarfetmiştir. Mirza Salih’in çıkardığı gazete Kâğız-ı ahbâr adıyla çıkmış olup ilk sayısının neşir tarihi 2 Mayıs 1837’dir. Ancak, bu sayının neşrinden önce Talî’a-yı kâğız-ı ahbâr adlı bir taslak yayınlanmış olup bunun bir nüshası Hâc Muhammed Aka Nahcivânî’nin özel kütüphanesinde bulunmaktadır. 2 Mayıs 1837 tarihli Kâğız-ı Ahbâr gazetesinin bir nüshası da Britanya Müzesindedir.

Denilebilir ki bu ilk Farsça gazete şahın fermanıyla neşredilmiş oyup, resmî bir mektup mahiyetini taşımaktaydı. Bu gazeteden kaç sayı çıktığı ve ne zamana kadar yayınlandığı bilinmemektedir.

Emîr-i Kebîr 1851 yılında Rûznâmçe-yi ahbâr-ı Dârülhilâfe-yi Tahran ve Vekâyi’-i ittifâkiyye adlı resmî bir gazete çıkarmış, gazetenin sorumlu müdürlüğünü Hâc Mirza Cebbar Nâzımülmihâm ve teknik müdürlüğünü de Edward Bercis yapmıştır. Emîr-i Kebîr’den sonra bu gazete Rûznâme-yi devletî-yi İran, Rûznâme-yi devletî-yi aliyye-i iran gibi adlarla yayınını sürdürmüştür. Gazetenin basımında klişe kullanılmamıştır. Emîr-i Kebîr’in öldürülmesinden sonra da yayınına devam eden bu gazetenin 1.-191. sayıları Meliküşşüerâ Bahar’ın özel kütüphanesinde bulunmaktadır.[iii]

Ali Kuli Mirza İ’tizâdüssaltana, Nâsırüddin Şah’ın Milli Eğitim Bakanı iken resmî gazetenin müdürlüğünü yaptığı gibi, bunun yanı sıra iki gazete daha yayınlamıştır. Bu gazetelerden Rûznâme-yi milletî 1866 yılı başında, Rûznâme-yi ilmiyye-yi devletî-yi aliyye-yi iran veya Rûznâme-yi millî 1863 yılında yayınlanmış, ancak bu şehzadenin ölümünden sonra her iki gazete de yayınını durdurmuştur. Resmî gazete bundan sonra İran adıyla yayınını sürdürmüş, Basın bakanı İ’timâdüssaltana (Muhammed Hasan Han Sanîüddevle) da gazetenin müdürü olmuştur. İ’timâdüssaltana 1878 yılında İttilâ gazetesini, bunun ardından, devrin saray erkânını ve politikacılarını tanıtan Şeref gazetesini neşretmiştir.

Nâsırüddin Şah devrindeki yenilik hareketleri İran’ın önemli bölgelerinde birkaç gazetenin yayınlanmasına ve bu yolda bir takım çalışmaların yapılmasına neden olmuştur. Nitekim Tebriz’de Azerbaycan, Tebriz ve İttihâd olmak üzere üç gazete, 1875’de Şiraz’da Fars ve 1879’da Isfahan’da Ferheng gazeteleri neşredilmiştir.

Nâsırüddin Şah’tan sonra Muzaffereddin Şah’ın da sadrazamlığını yapan Emînüddevle zamanında birçok gazete yayınlanmış olup, bu gazeteler bilimsel, edebî ve araştırma mahiyetinde makaleler içirmekteydi. Muhammed Hüseyin Furûgî (Zekâülmülk-i bozorg)’nin 1896 yılında kurduğu Terbiyet gazetesi bu devir neşriyatının en önemlilerinden biridir. Yine bu döneme ait diğer gazeteler arasında Mecdülislâm Kirmânî’nin günlük Nidâ-yı vatan ve Keşkül’ü, Seyyid Muhammed Rıza Şîrâzî’nin Müsâvât’ı ve Târîh-i bîdârî-yi İrâniyân (İranlıların uyanış tarihi) adlı eserin yazarı Nâzımülislâm’ın Nevrûz ve Kevkeb-i Derî’si sayılabilir.

Muzaffereddin Şah tarafından Meşrutiyet Fermanı’nın ilan edilmesi üzerine, kendilerinde daha da cesaret bulan kimi yazarlar yeni gazeteler çıkarmaya başladılar. Bu yazarlardan biri olan Cihangir Hân Şirâzî Sûr-i İsrâfil gazetesini çıkardı. Ne var ki Cihangir Han, Muhammed Ali Şah’ın şiddetli tepkisi karşısında direnemeyip öldürülünce, bu olay o devrin diğer gazetelerinde büyük yankılara yol açtı. Bu gazeteyi Kasım Han Tebrîzî ve ünlü yazar Ali Ekber Dihhodâ’nın yardımlarıyla çıkaran Cihangir Han, babasını henüz çocukken kaybetmiş ve halasının evinde büyümüş yoksul biriydi. Dârülfünun’u bitirdiği sıralarda kulağına hürriyet ve kanun söylentileri gelmesi üzerine özgürlükçülerin gizli örgütlerine katılmış, halk mücadelesinde etkin bir rol oynamasına karşın adını duyuramamıştı. Meşrutiyet’i ilan eden Muzaffereddin Şah’ın ölümünden sonra tahta geçen Muhammed Ali Mirza’nın özgürlükçülere karşı sert bir tutum izlemesine rağmen Cihangir Han Sûr-i İsrafil gazetesine daha da canlılık kazandırmıştır. Onun ve üstad Dihhoda’nın yazdığı makalelerle bu gazete daha da önem kazanmıştır. 1907 yılında ayda bir yayınlanan Sûr-i İsrafil gazetesi daha sonra Haftalık olarak yayınlanmaya başlamış ve halk ilk kez çarşı pazarda gazete satmak suretiyle içlerinden çıkan bu yürekli insana özgürlük yolunda yardım eden çocuklar görmüştür.

Cihangir Han Sûr-i İsrafil gazetesinin daha ilk makalesinde “Bu gazete, meşrutiyetin anlamının olgunlaşmasında, millet meclisinin korunmasında, köylülere, düşkünlere, fakirlere ve zulme uğramışlara yardım yolunda ilerleyecektir” diyordu. Bu makalelerin en ilginç olan dördüncü sayıdaki makalede din bilginlerine hitap ediliyordu. Kimi yürekli yazarlar çekinmeksizin halkın geri kalmışlığında bu kitlenin günahının az olmadığını söylemiş, bunun üzerine Sûr-i İsrafil gazetesi bir buçuk ay kapatılmıştı. Ancak gazete, Seyyid Hasan-ı Takizâde’nin “Difâ” (Savunma) adıyla yazdığı makaleler sonucunda açılabilmiş ve Cihangir Han’ın ölümüne kadar yayınını sürdürmüştür. Cihangir Han 1908 yılında Muhammed Ali Şah’a bağlı Kazaklar tarafından boğularak öldürülmüş, fakat onun kurduğu gazete iki yıl sonra Dihhoda tarafından İsviçre’nin Yverdon kentinde neşredilmeye başlamıştır. Bu kentte neşredilen Sûr-i İsrafil gazetesinden ancak üç sayı çıkabilmiştir. Şunu da belirtmek yerinde olur ki Sûr-i İsrafil, halkın sorunlarını halk diliyle yansıtan ilk gazetedir. İleride görüleceği gibi Dihhoda’nın Çerend u perend’leri bu yazıların en gözde örneklerindendir.

Nâsırüddin Şah devrinden biri vatanlarından uzakta kalmış bir takım İranlı aydınlar ve bilginler İran halkına Avrupa ülkelerinin ileri hayat düzeyini tanıtmak ve halkı bu eziklikten kurtarmak amacıyla Mısır, Türkiye ve Hindistan gibi ülkelerde gazete yayınladılar. Bu gazetelerin en önemlilerinden biri, Mirza Mehdi Ahter ve Muhammed Tebrîzî tarafından İstanbul’da çıkarılan Ahter gazetesidir. İlk sayısı 1874 yılında çıkan bu gazetede Seyyid Cemaleddin-i Esedâbâdî’nin dostlarından olan Mirza Aka Han Kirmanî gibi bir takım yazarlar da çalıştılar.

İran’ın seçkin veziri Mirza Melkum Han nâzımüddevle’nin 1889 yılından beri yayınladığı Kanun gazetesine, Avrupa’da yaşayan İranlılar destek verdikleri gibi, Seyyid Cemaleddin’in dostları da Türkiye’den, yayınlanmak üzere mektup ve makaleler gönderiyorlardı. Bu gazete İran halkının dışarıya açılmasında çok etkili olmuştur.

Seyyid Cemaleddin-i Kâşânî ve Müeyyedülislâm’ın 1893’de Kalküta’da çıkardıkları Hablülmetîn gazetesi diğerlerine göre daha uzun ömürlü olmuştur.

Müeyyedülislâm’ın kardeşi olan Seyyid Hasan 1907 yılında aynı adla Tahran’da bir gazete çıkarmış, bu gazete 1909 yılında yayınını Reşt’te sürdürmüştür. Seyyid Hasan, Meşrutiyet hareketine katılanlardan biri olup, Muhammed Ali Şah’ın istibdat devrinde Rusya’ya sürülmüş, İran’a döndükten sonra Reşt’te yine eski işine devam etmiştir.

Seyyid Cemaleddin’in Urvetülvüskâ adıyla Arapça olarak neşrettiği gazete de İran dışında yayınlanan gazetelerden biridir.

XX. yüzyıl başında neşredilen İran gazeteleri hakkında söylenecek çok şey olmakla birlikte burada bu konu hakkında fazla bahsedilmeyecektir. Sonuç olarak, Meşrutiyetten önceki ve sonraki yıllarda yayınlanan gazeteler yavaş yavaş İran’da yeni bir kamuoyu oluşmasına neden olmuştur.

Farsça gazetelerden söz ederken mizahî ve eleştiri yönü kuvvetli olan gazetelerden de söz etmek yerinde olur. Halk tarafından ilgiyle karşılanan ve halk üzerinde derin nüfuzu olan bu tür gazeteler, kimi zaman ciddi gazetelerden daha da etkili olmuştur. Bunların arasında, Dihhoda’nın Sûr-i İsrafil gazetesinde yayınlanan Çerend u Perend (Şundan bundan)’lerinin önemli bir yeri vardır. Çünkü halk her zaman açıkça söylemediği şeyleri latife kalıbına sokarak dile getirmiştir. Bu mizahî neşriyatın belli başlıları Azerbaycan Türkçesiyle Tiflis’te basılan ve karikatürlerinin altında Farsça cümleler bulunan Molla Nasreddin, Meşrutiyet’in ilanından beş yıl sonra Mîr Fethali’nin Tahran’da yayınladığı Şeyh Çogonder (Şeyh Pancar) ve bununla eşzamanlı olarak İstanbul’da yayınlanmaya başlayan Şeydâ’dır.

**

İranlıların uyanış hareketlerinde başka etkenler de rol oynamıştır. Bunların en önemlilerindenbiri şebnâmelerdir. Birkaç sayfa tutan ve gizli bir topluluk tarafından yazılan şebnâmelerin çoğu Meşrutiyetin ilanına yakın yıllarda Hâc Mirza Hasan Han Rüşdiye, Şeyh Yahya Kâşânî ve Mirza Muhammed Ali Han gibi kimseler tarafından kaleme alınıyordu.

Şebnâme yazarları saray erkânının faaliyetleri hakkında suçlamalarda bulunurken, onların Ruslarla yaptıkları antlaşmaları yayınlamaya çalışıyorlardı. Şebnâme daha sonraları, isimsiz, imzasız siyasî yazılar anlamında kullanılmıştır. İstanbul ve Tahran’da çeşitli şebnâmeler yayınlanmış olup, bunlar arasında en meşhurları Şahsun, Lisânülgayb ve Gayret’tir. Ayrıca Isfahan’da Rûznâme-yi gaybî adıyla hazırlanan şebnâme Saint Petersburg’da basılıyordu. Rûznâme-yi gaybî şebnâmesininin yazarının Melikülmütekellimîn olduğu tahmin edilmektedir. Bu şebnâme, özellikle o zamanki Isfahan hakimi Zıllüssültan (Mes’ûd-i Mirza)’ın baskıya dayanan yönetiminden bahsederek onu şiddetle eleştiriyordu. Bundan başka Tahran’da Neşriyye-i hemmâm-i Cenyan denilen başka gizli bir gazete yayınlanmaktaydı.

Telkin ve yayın yoluyla halkta özgürlük duygularını uyandırmak, halkın hükümete, vezirlere ve emirlere olan inançlarını sarsmak amacıyla kaleme alındıklarından bu şebnâmelere “telkînnâme” veya “irşâdnâme” deniliyordu.

 

**

 

Yurdundan uzakta bulunan kimi İranlı yazarlar, bulundukları ülkelerde yayınlanan İran gazetelerine makale yazdıkları gibi, halk üzerinde çok etkili olan bir takım kitaplar da kaleme aldılar. Bu yazarların en önemlileri Abdurrahim-i Tebrizî (Tâlibof) ve Mirza Aka Han-ı Kirmanî’dir. İleride bu yazarlardan ve eserlerinden ayrıntılı olarak bahsedilecektir.

**

İran halkının kültürel ve sosyal kalkınma yolunda ilerlemesinde birkaç vazinin bulunması da dikkat çekicidir. Çünkü vaizin sözü halkın sözüyle ve okuma yazma bilmeyen kitap ve gazeteye para vermeyen halk için tek çıkış yoluydu. Meşrutiyet fermanından iki yıl sonra, 1908 yılında hürriyet yolunda öldürülen Seyyid Cemâleddin-i Isfahanî bu temiz insanlardan biridir. Melikülmütekellimîn de Sûr-i İsrâfil gazetesinin nâşiri Cihangir Han ile birlikte Muhammed Ali Şah’ın emri üzerine Bâğ-ı Şâh’da öldürülmüştür. Şeyh Muhammed-i Hıyâbânî de bu devrin ileri düşünceli din adamları arasındadır. Şunu da belirtmekte yarar vardır: Sözü geçen bu vaizler, birkaç ünlü dinî liderin kendilerini koruyacaklarından ümitli olmasalardı, kendilerini bu denli tehlikeye atmazlardı. Ahund Molla Muhammed Kâzım-ı Horasanî, Seyyid Abdullah-i Behbehânî ve Seyyid Muhammed-i Tabâtabâî gibi din adamları anılan vaizlerin dayanaklarıydı. Bunlardan Molla Muhammed Kâzım, Şiîlerin resmî lideri olduğundan bu vaizlerin sözü halk için daha çok etkili olmuştur.

Şimdiye kadar işlenen konular, dağınık bir takım notlardan ibaretti. Dokuma tezgâhındaki emine ve boyuna bağlı iplikler gibi birbirine bağlı olan yenilik hareketleri özgürlük bayrağını oluşturmuş, yeni hükümet sisteminin yerleşmesi ve İran toplumunun ilerleyişinde esas kaynağı teşkil etmiştir.

 

BİBLİYOGRAFYA

Âriyenpur, Yahyâ, Ez Sabâ tha Nîmâ (İran edebiyatının yüz elli yıllık tarihi), c.I-II.

Bahâr, Muhammed Takî Meliküşşüerâ, Sebkşinâsî, c.II.

Browne, Edward, Târîh-i Matbûât ve edebiyyât-ı cedîd-i îrân.

İkbâl Aştiyânî, Abbas, Temeddun-i cedîd.

Nâzımülislâm Kirmanî, Târîh-i bîdârî-yi irâniyân.

Sıddık A’lem, Dr. İsa, Târîh-i ferheng-i irân.

Sulhcû, Cihangir, Târîh-i matbûât.

Şirâzî, Mirza Salih, Sefername, nşr. İsmail Râyin.

[i] Dr. Sıddık A’lem, Târîh-i Ferheng-i İran, s.341.

[ii] Bu kelime Çince veya Türkçe olmayıp, eski Hind dili (Sanskrit)de “şâp” şeklinde görülmektedir.

[iii] Sebkşinâsî, III/343.

 

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com