Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

İkinci Bölüm: Sade Yazmaya Ağırlık Verilmesi

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

Farsça sade yazma düşüncesini, XVII. yüzyılın ilk yıllarında Ekber Şah (1556-1605)’ın veziri Şeyh Ebulfazl Dekenî[i] ileri sürmüştür. Farsça şiir ve nesrin Hind üslubunun inca hayallerine esir olduğu devirlerde bu söz gerçekten de yenilik getirici özellikteydi.  Şeyh Ebulfazl’ın idarî yazışmalarda bu düşüncesini doğrulamış olması da mümkündür. Onun diğer eserlerinde kullandığı dil ve ifade çağdaş yazarların ve saray katiplerinin kullandıkları dil ile karşılaştırılacak olursa, özellikle önceki eserlerinde % 60-70 oranındaki Arapça kelime sayısı birdenbire % 30-40’a düşmektedir. Şeyh Ebulfazl “Halkın büyük bir ksesiminin kitap okuyabilmesi için kitapları daha sade bir dille yazmamız gerekmektedir” demiş, nitekim Nasrullah-i Münşî’nin tercüme ettiği Behramşah’ın Kelile ve Dimne’sini daha sade ve kısa olarak yeniden yazmış ve bu esere Ayyâr-ı dâniş adını vermiştir.

Ne var ki bu yolda gösterilen çabalar ve çalışmalar uzun süre devam etmemiştir. Çünkü başkaları Arapça’ya ve Farsça’ya o kadar vâkıf olmadıkları gibi, yabancı kelimelerin muadili olan kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorlardı. Onun izingen giden bir takım kelimeler ise aksine saçmalayarak asılsız kelimeler uydurmaya kalkışmışlar, hatta bu kelimeleri Desâtîr ve Dâstânülmezâhib gibi lugat kitaplarına almışlardır. Bu yanlış çalışmalar neticesinde Burhân-ı Kâtı’ gibi sözlüklerde de bu uydurma kelimeler yer almıştır. Ebulfazl’ın ölümünden sonra yaklaşık olarak iki yüz yıl niç kimse onun yolundan gitmemiş, nihayet Kaçarlar zamanında Ebulkasım Kâimmakam gibi saray mensubu kimseler bu yolda yeni adımlar atmışlardır.

**

Ebulkasım Kâimmakam 1779 yılında dünyaya gelmiştir. Babası Azerbaycan’da veliahtın veziri ve maliye âmiri olduğundan, o da öğrenim devresini geçirdikten sonra Abbas Mirza’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Babası görevini yapamayacak kadar yaşlanınca kendisi Azerbaycan hükümetinin temsilcisi olmuş, Rusya ile barış oylları bulmakta büyük başarı kazanmıştır. Görevi itibarıyla elinde bulundurduğu siyasî güç, Abbas Mirza’nın oğullarının geleceği için etkili olmuştur. Nitekim Abbas Mirza’nın ölümünden sonra kardeşlerinin sağ olmalarına karşın veliahtlığı oğlu Muhammed’e bırakmıştır.

XIX. yüzyılın bu siyasî sîmâsı politika çarkının türlü oyunları yanında şair ve yazarlığını da bırakmamıştır. Makalelerinde, mektuplarında ve fermanlarında Sadi’nin tarzını takip eden bir üslup kullanmıştır. Sade ve yapı bakımından sağlam cümleler cümleler kuran Kâimmakam’ın eserlerinde yüzyıllardır kullanıla gelen ağır ve tanınmamış Arapça kelimeler görülmez. Secili cümleleri ise, kulağa hoş gelen, anlamlı ve dengeli ibarelerden ibarettir.

Abbas Mirza Ruslarla savaşırken Kâimmakam, onun ağzından babasına bir mektup yazarak Tebriz’e göndermiştir. Bu mektubun bazı kısımları aşağıda olduğu gibidir:

Vâlâ Hazret Veliaht buyuruyorlar: Hazretleri yani hocaları kudurtan, sizin şekerli ve maşlı pilavlarınız, şıra kadehleri ve yemeğinizdir. Arap atı ölçüsüz arpa yemez... Bir miktar arpayı çok gören ve manisiz otlakta otlayan melez atın hilafına, önce dişini geçirir ve kendisini tımar eden seyisini çifteler...

“Tebriz âlimlerinin bu ihtiram, izzet, itibar ve itaati asla olmamıştır. Nihayet bu zamanda devletimizden ve inayetimizdendir ki ulu kişilerin ilmi semaya kadar yükselmiştir. O iyiliğe şu kötülük lâyık görülmüştür. Bugün biz rakip ordunun karşısında oturmuşuz; dışa karşı korunmasız, hiçbir şeyimiz olmadan Tebrizlilere güvenmişiz. Onlar da payitahtımızda karışıklık ve fitne çıkarmakla meşguller. Çarşı pazarı kapatıp Seyyid Hamza ve Bağmişe’ye gitsinler. Bu olayı Rusya’da Merziviç’e, Fethali Şah’ın sarayında Safî Han’a ve başkaları da Anadolu’ya yaysınlar! Tebrizlilere yazıklar olsun!

Eğer hazretler aş ve pilava doymamışlarsa, yeridir. Ama size ne oldu? Salah ehliyle cihad hakkında konuştuğunuz şeyin yüzde biri silahı ehline sarfedilmiş olsaydı, mücahidin savaşacağı tek bir kâfir bile kalmazdı!”

Bu, resmî bir mektubun bir kısmı olup, yazarın Farsça’ya hakimiyetini ve kelimelerle ustaca oynamasını göstermektedir. Şu konuyu da belirtmek gerekir ki, Kâimmakam’ın dostlarına yazdığı mektuplarda Farsça ve Arapça şiirlere ve deyimlere yer vermesi, cümlelerin sıradan bir okuyucunun anlayamayacağı kadar ağırlaşmasına neden olmakla birlikte, yazının ahenk ve sanat değerini arttırmaktadır. Onun yazı stili, daha çok Sadî gibi şairlerin ve yazarların edebî üslubunu hatırlatmaktadır. Kâimmakam’ın diğer bir edebî yönü, edebî ve resmî nesre halk atasözlerini ve deyimlerini getirmesidir. Böylece o halk diline vukûfunu da kanıtlamaktadır. Kâimmakam’ın nesirde kullandığı “Bu sonrakiler de tuhaf şair olmuşlar!”, “Gölgemizden kaçıyorlardı” gibi halk diline ait cümleler onunla edebî dile girmiştir.

Kâimmakam maliye teşkilatında ve idarî kurumlardaki hırsızlık ve kokuşmuşlukla mücadele eden büyük insanlardan biri olup, Muhammed Şah’ın veziri iken bu yolda önemli çalışmalarda bulunmuştur. Muhammed Şah, bu insanın kanını dökmeyeceğine, azil veya ölüm fermanını çıkartmayacağına dair söz vermesine rağmen, 1835 yılında Nigâristan bağının başhademesi İsmail Karacadağî, emrinde bulunanlara onu yakalayıp boğmalarını emretmiştir. Kâimmakam öldürülmüş, kimse de İsmail’in bu iş için bir emir alıp almadığını sormamıştır.

**

XIX. yüzyılda sade bir dille yazan yazarlar arasında, daha çok tarihçi olan Mirza Cafer Hakâyıknigâr’ı da zikretmek gerekir. Nâsırüddin Şah zamanına kadarki Kaçar tarihini içeren Hakâyıkülahbâr adlı kitabında, Emîr-i Kebîr’in liyakatinden ve yüceliğinden de söz edilmiştir. Bu eser zamanın sadrazamı Mirza Aka Han Nûrî’yi incitmiş ve Nâsırüddin Şah’ın emriyle toplatılmıştır. Sözü geçen kitabın birkaç nüshasının aile kitaplığında bulunduğu tahmin edilmektedir.

Zamanının bilginlerinden olan Mirza Hasan Fesâî, Fars eyaletinin tarihini ve coğrafyasını anlatan Farsnâme-yi Nâsırî adlı bir kitap yazmıştır. Akıcı ve şirin bir nesri olan ve Nâsırüddin Şah zamanında basılan bu eser Fars eyaletini tanıtıcı yararlı bir kaynaktır.

Emînüddevle’nin Mecdülmülk adıyla tanınan babası Mecdiye adlı risalesinde idarî makamları ve yapılan çalışmaları latif cümlelerle eleştirmiştir. Gizli olarak basılan bu eser İran’ı eleştiren siyasî yazıların en eskilerindendir. Kaçarlardan sonra bir kez daha basılan bu eser

Men gongdîde vu âlem heme ker

Men âcizem zi goften u halk ez şenîdeneş

“Ben rüya görmüş bir dilsizim, tüm âlem sağır. Ben söylemekten âcizim, halk onu duymaktan” beykiyle başlamakta ve yazarının ne demek istediğini açıklamaktadır.

Lisânülmülk Muhammed Takî Sipihr (ölm. 1880) de Nâsırüddin Şah devrinin sade nesirle eser veren yazarları arasında sayılmalıdır. Onun, Muhammed Şah’ın emriyle başlayıp Nâsırüddin Şah zamanında tamamladığı Nâsihüttevârîh adlı tarih kitabının nesri sadedir, ancak yazarın eski nesir üslubundan tamamen kurtulamamış olduğu görülmektedir. Lisânülmülk kafiyeden bahseden Berâhînülacem adında bir eser daha telif etmiştir.

Rızâ Kuli Han Hidayet de sade nesri seven edebiyatçılardan olup, eserlerinde güç ve tanınmamış kelimeleri kullanmadığı, daha önceki yüzyıllarda yaşamış olan tarihçiler gibi verdiği malumatı okuyucunun beyninde ezmediği görülmektedir.

Muhtelif devirlerde yaşamış İranlı şairlerin haltercümelerini veren Mecmaülfusehâ, sûfî şairlerden bahseden Riyâzülârifîn ve birkaç cilt ilave yaptığı Ravzatüssafâ onun belli başlı eserlerinden olup, bunların tümü yazar hayattayken basılmıştır. Rıza Kuli Han önemli Farsça lugatlerden biri sayılan Encumenârâ-yı Nâsırî adlı bir sözlük de hazırlamıştır.

Fethali Şah, Muhammed Şah ve Nâsırüddin Şah zamanlarını idrâk eden mütercim Mirza Abdüllatif Tasûcî, Elfu Leyle ve Leyle (Bin Bir Gece)[ii] kitabını akıcı ve şirin bir Farsça ile çevirmiş olup bu kitap şimdiye kadar Hezâr u Yek Şeb adıyla iki kez basılmıştır. Hoş ve pürüzsüz bir nesir üslubu olan Tasucî’nin anlatımı hikayelerle uyum içerisindedir.

Bu birkaç kişi Farsça nesri sadeleştirmeye çalışan ilk kimselerdir. Ebulkasım Kâimmakam bir yana bırakılacak olursa, bunların çoğunun sadece eski yazarların yazı tarzında sadeleşmeye gitmekle yetindikleri görülür.

**

Nâsırüddin Şah devrinde bir takım kimseler, sade bir dil ve anlatım yanı sıra yeni konular işlemiştir. Nâsırüddin Şah da bunlardan biri olup sade yazıları bu padişahın edebî gücünü ve şair ruhunu göstermektedir. Nâsırüddin Şah Avrupa, Irak, Horasan ve Mazenderan gezilerindeki anılarını Sefernâme adı altında kaleme alırken, şahlara yaraşan gösterişten uzak kalmış ve siyasî düşüncelerini bir yana bırakmıştır. İzlemiş olduğu bir piyesi anlattığı şu satırlar dikkate değer bir örnektir:

“Perde kalktı. Birkaç erkek ve kadın Fransızca konuştular. Bir aşk oyunu sergilediler. Sonra garib bir hokkabaz çıktı. Kısa boylu gençten biriydi. Güzel de bir karısı vardı. Hokkabazın adı Kazanevo idi. İnsanı hayretler içinde bırakan illüzyonlar yaptı. Mesela insanların saatlerini koltuk altlarından çıkartıyordu. Eliyle kurmadan ya da hiçbiri durmamış olduğu halde, mesela bütün saatler gece yarısını üç geçiyordu. Biri saat dördü, biri sekizi, diğeri de ikiyi gösteriyordu.

Büyük bir kilidi açıp kendisine yakın bir locada oturmakta olan Mu’temedülmülk’e gösterdi. Mu’temedülmülk kilidi kilitledi. Zorladıysa da açılmadı. Kilidi bir sopaya geçirdikten sonra iki ucunu insanların eline verdi. Sonra Mu’temedülmülk’e “Kilidin açılması için kaça kadar sayayım?” dedi. Mu’temedülmülk “On iki” dedi. Hokkabaz bir bir saydı. On iki olunca “Açıl susam!” dedi. O anda kilit açıldı.”

Nâsırüddin Şah devrinde, İran halkının yeni düşüncelere açılması yolunda eline kalem alanlardan biri de Mirza Fethali Âhundzâde’dir. Azerbaycanlı fakir bir halk çocuğu olan Âhundzâde, on yaşında Kafkasya’ya giderek buraya yerleşmiş, henüz çok genç yaşta olmasına rağmen İslâmî bilimlere, dinler ve medeniyet tarihine geniş bir aşinalığı olması dolayısıyla bir takım hükümet ve din adamlarının halkın aydınlanmasına engel olduklarını görmüş ve bu yüzden onlara karşı öfkesini dile getiren kitaplar ve risaleler yazmaya başlamıştır.

Önceleri daha ziyade Moliere’in eserlerini taklit ederek Türkçe piyesler yazmıştır. Bu eserler bir İranlının yazdığı ilk piyesler olup, 1873 yılı civarında Mirza Cafer Karacadağî tarafından Farsça’ya çevirilmiştir.

Âhundzâde, Nâmehâ-yi Kemâlüddevle, Hâb-ı şigift ve Dramhâ adlı piyeslerinde, Sitâregân-i Firîbhorde adlı hikayesinde ve diğer eserlerinde Kaçarlar dönemi İranında ve Çarlık Rusyasında söylenmesi kolay olmayan şeyler söylemiştir.

Rus devleti hizmetinde ve Çarlık hükümeti tebasında olmasına rağmen cesaretle konuşmuş, sosyal ve fikrî gelişmeye engel olmak isteyen herkesi şiddetle eleştirmiştir. Âhundzâde, halkın vehme kapılmaması, gerçek hayatı anlaması, siyasî ve dinî inançlara dayanarak halkı sömürmek isteyenlere fırsat verilmemesi için çalışmıştır.

Eserlerinde zaman zaman halk tarafından beğeni gören ve kutsal olan değerlere saldırdığı görülür. Nitekim bu yüzden din adamları tarafından tekfir edilmiştir. Âhundzâde insanları akıl yolundaki bir düşünce ve hayat düzenine çekmek istemiştir. Kitaplarında işlediği konular da bu esasa dayanmaktadır. Mirza Aka Han-ı Kirmanî, Tâlibof ve Zeynelâbîdin-i Merâgaî gibi yazarlar da onun eserlerinden esinlenmişlerdir.

**

Ferhad Mirza Mu’temedüddevle halka yeni bilgiler veren yazarlardan biri olup, Câm-ı Cem adını verdiği coğrafya kitabı, yaşadığı devre göre bu alanda yazılmış en iyi eserlerden biri olarak kabul edilmektedir. Daha önce kendisinden bahsedilmiş olan Ali Kuli Mirza (İ’tizâdüssalta), Feleküssaâde adlı kitabında, gazetelerde ve diğer yazılarında halkın anlayabileceği Farsça’ya yer vermiştir.

**

Sağlam bir dili olan ve şiir de söyleyen Şeyh Ahmed-i Ruhî, Nâsırî yani Nâsırüddin Şah devrinin önemli yazarlarından biri olup, eski Batı felsefesini, Avrupa’nın düşünce sistemini ve dinî teşkilatını yakından tanımıştır.

Mirza Aka Han-ı Kirmânî’nin yakın dostu olan ve İran hürriyetçilerinin Kaçar hükümeti karşısında başlattıkları mücadeleye katılan Şeyh Ahmed-i Ruhî 1886 yılında bu yakın dostu ile birlikte İran’dan Türkiye’ye gitmiştir. Bu iki dost, Şeyhiye mezhebinin kurucusu olan Şeyh Ahmed-i İhsânî’nin iddiaları karşısında uzun uzadıya düşünmüşler ve “Bâb” mezhebinin bazı esaslarının kendi düşünceleri ile uyuşması neticesinde bu mezheple yakından ilgilenmişlerdir. Daha sonra Ezelî tarikatının lideri olan Mirza Yahya Subh-i Ezel’i görmek amacıyla Kıbrıs’a gitmiş, yapılan görüşme sonucunda Subh-i Ezel ile görüş birliğine varmış, bu liderle olan dostlukları derinleştiği gibi, onun kızlarıyla da evlenmişlerdir. Ancak yıllar sonra düşünceleri değişmiş ve Bâb mezhebi gözlerinden düşmüştür. Mirza Aka Han burada yaptıklarını ve gördüklerini Heftâd u du millet (Yetmiş iki millet) adlı eserinde toplamıştır. Türkiye’ye dönüşte Rûhî ve Aka Han, Âdemiyet mektebi (İnsanlık mektebi) adlı gizli bir örgütte insanlık ve özgürlük üzerinde tartışmalar yapmışlar ve bu konudaki düşüncelerini Farsça gazetelerdeki yazılarıyla İran’a ulaştırmışlardır.

Bunların Nâsırüddin Şah ve sarayla olan mücadeleleri, İran ve Osmanlı Devleti arasında çıkmasına yol açmıştır. 1895’te Türkiye’de bulunan bazı Ermeniler ayaklanmış ve bunların bir kısmı Azerbaycan’a sığınmış, her iki devlet arasında yapılan antlaşmaya göre, Rûhî,Mirza Aka Han ve Habîrülmülk’ün İran’a, Azerbaycan’a sığınan Ermenilerin de Türkiye’ye teslim edilmeleri kararlaştırılmıştır.

Rûhî annesine yazdığı bir mektupta bu olaydan şöyle bahsetmiştir:[iii]

“Sevgili anneciğim, kurbanın olayım, umarım sıhhat ve afiyettesindir. Şeyh Ehevî vasıtasıyla Kirman’dan İstanbul’a iki mektubunuz geldi. Çok bahtiyar oldum. Durumumu açıklamamı istiyorsunuz. Uzun sürer. Şöyle özetleyebilirim: Akıllı ve dindar insanlardan oluşan bir toplulukta, İslam milletlerinin birleşmesi yolunda gösterdiğim büyük çabanın sonucunda, dört aydır iki İslâm padişahı ile irtibat halindeydim. Bir müddet önce yani iki yıl önce Rûm hükümdarı (Osmanlı padişahı) çok yakın ahbabı olan cenab-ı Seyyid Cemaleddin-i Afganî’den ‘Hıristiyan milletlerin bize karşı ayaklanmaları halinde yeryüzündeki tüm müslümanların bir araya gelmeleri için, yapabilirseniz, İslam milletlerini siyasî bir birliğe davet ediniz’ diye ricada bulundu. Bunun üzerine, sağduyulu ve uyanık kimselerle Bağdat âlimlerine yazılar yazdık. Onlar da son derece memnuniyetle dediklerimizi kabul ettiler. Bu hususta Osmanlı sarayına bilgi verildi ve dilekçeler yazıldı. Sultan’da karşılığında ikramda bulundu ve hediye verdi. Kurulması istenen bu birliğin haberi İran hükümdarına ulaştı. O da cehaletinden “İran âlimleri Osmanlı sultanına dönüp bana karşı ayaklanmış olmasınlar?” diye düşünmüş ve İstanbul’daki sefirine, “En kısa zamanda bunları sürgüne gönder” diye telgraf çekmiş. Tedbirsiz sefir de, devletin Ermeni meselesiyle meşgul olduğu bir anda Mâbeyne giderek “Burada bozguncu ve devlet düşmanı olan üç dört İranlı vardır. Onları bize teslim edin. Biz de karşılığında İran’a sığınan Ermenileri teslim edelim” diye arzetmiş. Sultan da farkına varmadan bizi teslim etti. Yani ben, Serkâr Han[iv] ve eski İstanbul başkonsolosu Cenab-ı Hacı Mirza Hasan Han’ı[v] İran’a teslim edilmek üzere Trabzon’a gönderdiler.”

Üç dostun alınyazısı böylelikle sona ermiştir. Onları Tebriz’e getirmişler ve 1896’da Muhammed Ali Şah’ın Azerbaycan hakimi olduğu sırada, geceleyin Tebriz İ’tizâdiye bahçesinde nesteren ağacı altında öldürmüşlerdir.[vi]

Ruhî ve Mirza Aka Han hakkında, ileride eserlerinden bahsedilirken ayrıntılı bilgi verilecektir.

**

Bu devrenin diğer bir yazarı, eserlerinde yeni düşünceler bulunan ve Nâsırüddin Şah’ın saray erkânından olan, Londra elçisi Mirza Melkum Han Nâzımüddevle’dir.

Melkum Han İran’ın yönetim sistemini reddederek, 1889’da Londra’ya gitmiş ve burada Kanun gazetesini çıkarmıştır. Yukarıda da bahsedildiği gibi, İran’da özgürlüğün sağlanması yolunda yazılar içeren bu gazete, hürriyetçiler tarafından İran’a sokulmuş ve Nâsırüddin Şah’ın engellemeleri sonuç vermemiştir.

Mirza Melkum Han’ın siyasî ve ülke yönetimi ile ilgili konuları işlediği Refîk u Vezîr adlı bir risalesi vardır. Bu risalede, bir vezirle şakacı bir dostunun konuşmalarına yer verilir. Şakacı dost, vezire “Niçin bu gönül, süs, mevki ve servete bel bağlayıp kendi görevlerinin ağır sorumluluğunu unutmuştur?” diye sitem eder. Vezir bulduğu bahanelerle bu serzenişlerden sıyrılmaya çalışır. Nâzımüddevle bu risalesinde söylemek istediği bütün acı sözleri ve esprileri Refik’in kişiliğinde söylemiştir. Aşağıdaki risaleden şu parça örnek olarak alınmıştır:

“Refik: Vezarete geri döndünüz. Bu vezaretten nasıl faydalandınız ki bu kadar tâlibisiniz? Kâfi derecede sahip olduğunuz yer ve mevkii bir yana bırakıp bu devlete hizmet etmek mi istiyorsunuz? Maksadınız Mirza Aka Han[vii] olmaksa, o zilletten nasıl bir lezzet tasavvur ettiğinizi buyurur musunuz? Bu nasıl hırstır ki ailenizi harap ettiniz? Böyle büyük hırsların sonunda kendini öldürmeyen bir vezir gösterin. Niçin seleflerinizin durumunu gördüğünüz halde uyanmıyorsunuz?

“Mirza Aka Han, Nizâmülmülk’ün gelirlerinin artması için aldığı paranın ancak yarısını ordunun düzene sokulmasında kullanıyor. Şimdiye kadar Hindistan çoktan bizim olurdu. Bizler şöyle eski bir faytona binip de bütün memurlar çevremizde toplanınca en yüksek rütbeye kavuştuğumuzu ve en büyük makama geldiğimizi zannediyoruz.

“İran demiryolunu ben yaptım. Kutsal toprakları ben aldım. Afganistan benim malımdır. Türkmençay antlaşmasını ben bozdum. İran vergilerini ben elli kürura (yirmi beş milyona) çıkardım. Asya fetih yolunu ben açtım.” diyebilen vezir, bundan büyük bir haz duyacaktır. İşte bunları yapabilen vezirliğin tadını çıkarmış olur. Hâlâ anlayamadım; nasıl oluyor da bir vezir, ruhu besleyen bu zevkleri bir yana bırakarak ömrünü şahsî, anlamsız oyuncak uğrunda feda ediyor!

Vezir: Şimdi bu mucizelerin gerçekleşmesi için ne yapayım da  İran devletinin beş yüz bin askeri olsun?

Refik: Kitâbçe-i gaybî yazarının ileri sürdüğü öneriyi.

Vezir: Şaşılacak şey! Mucizeyi bununla mı gerçekleştireceğim? Şu dağınık birkaç sayfadan ne olur ki? Hayalden ne elde edilir? Tanzimat meclisinin bize faydası ne? Şaha otuz yıl hizmetten ve birkaç Horasan seferinden sonra... tutup başımıza bu belayı mı alalım yani? İstedikleri kanunları meclisten geçirmeleri için birkaç cahilin eline yetki mi vereceğim?

Refik: Binlerce yazıklar olsun! Birazcık ümudum vardı; o da yok oldu. Yerini üzüntü aldı!”

Melkum Han ve yazıları hakkında söylenecek çok şey vardır. Ama bu kitapta verilen bilgiler onu tanımak için yeterlidir. Melkum Han hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için onun Usûl-i Âdemiyet, Nidâ-yı adâlet, Miftâh, Kitâbçe-i gaybî ve Fırka-yı kecbînân gibi risaleleriyle Kanun gazetesinde çıkan makalelerine bakılmalıdır.

**

Yukarıda Hâc Mirza Ali Emînüddevle (ölm. 1904)’den bahsedilmişti. Emînüddevle de eserlerini sade bir dille yazan yazarlardandır. Cazip ve yeni konuları işlediği sefernameleri ve notları sade, anlaşılır bir Farsça ile kaleme alınmıştır. Nâsırüddin Şah’ın nedimlerinden ve devrin değerli bilginlerinden biri olan ve Nâsırüddin Şah’ın ilk Avrupa seyahatinde kâtipliğini yapan Emînüddevle, 1896 yılında Muzaffereddin Şah’a sadrazam olmuş, ancak kötü niyetli kimselerin çabaları sonucunda saraydan kovulunca Gîlân’a gitmiş, oradan da Kafkasya, Türkiye, Mısır ve Arabistan’a seyahatlerde bulunmuştur. İran’a döndükten sonra yaptığı yolculukları sağlam bir dil ve beğenilen bir üslupla kaleme almıştır. Emînüddevle, kendisi ve arkadaşlarıyla birlikte yolculuk yapan Avrupalı bir bayandan şöyle söz etmektedir:[viii]

“Biz de gruba uyduk. Sa’dülmülk’le sohbete başlamıştık ki matmazel[ix] kapıdan girdi. Gözlüklü, çirkin ve sigarasıyla odanın kapısında dikilmiş duran sağlam yapılı bir ihtiyarla konuştu. Hareketlerinden bu adamın onun babası olduğu anlaşılıyordu. Babasına lanet olsun! Nasıl olur da bu güzel oyuncak ve cennet yaratığı, böylesine kılıksız ve insanlıktan uzak bir herifin kızı olabilir? Kalabalıkta böyle güzel Tanrı yaratığına elbette herkesin gözü takılır. Benim de başkaları gibi gözüm takıldı. Aman Tanrım! O ne ölçülü ve yürek yakıcı vücut!

Bir saat dikkat kesilip Mecdülmülk’ün[x] gözüyle bakacak olursanız, elinizde fotoğrafı olmaksızın şekl ü şemailini çıkarabilirsiniz. Sanki fildişi veya mermerden yapılmış bir vücut; boyun uzun, omuzlar olanca yumuşaklığıyla kol ve bileklere doğru eğilmiş. İki uzun kol tûbâ ağacının iki dalı gibi ince ve zarif, seyaz çiniden zannedilen o eller kıymetli bir inci gibi sessiz, parmaklar ince ve uzun...

Sohen temâm begoftîm u hemçunân bâkîst

Hikâyet-i leb-i şîrîn u çeşm-i fettâneş[xi]

Gözleri iri, mahmur değil; siyah değil, güzel, yeni tabirle elâ ve Huten âhusunun gözünden daha alımlı...”

Bunun gibi daha pek çok örnek verilebilirse de gerek yoktur. Emînüddevle’nin yirin nesir üslubu hakkında rahmetli üstad Bahar şu düşüncededir:

“Ne Batı hayranlığının yaptığı gibi Batı nesrini olduğu gibi taklit ediyor, ne de zevksiz ve bencil şairler ve yazar gibi sözü uzatıyor. Asıl olan, hem derleyici hem de engel olucu olmalıdır. Onun bu yazı üslubu mükemmel değlise de, bunun müjdesini veren bir hareketin örneğidir.”[xii]

Emînüddevle’nin ub yazıları hakkında daha fazla bilgi edinmek için, onun Tahran’da basılan siyasî hatıratına bakılabilir.

**

Mirza Aka Han, Nâsırî devrinin (Nâsırüddin Şah döneminin) en çalışkan edebî ve sosyal sîmâsıdır. Önemli edebî çalışmaları olan Mirza Aka Han’ın, dini ve yaşama  tarzı açısından onu tanıyan bizı kimseler tarafından iyi karşılanmasa da iyi bir yazar olduğu söylenmelidir.

Mirza Aka Han’ın doğum yeri Kirman eyaletinin Meşiz bölgesidir. Babası Mirza Abdurrahim Ehl-i Hak sûfîlerinden olup, ataları Zerdüştî olan bir kadınla evlenmiştir. Mirza Aka Han 1854 yılında farklı düşüncelerinv e dinî inançların bulunduğu bu evde doğmuştur. Kendisine Abdulhuseyin adını vremelerine rağmen tarihte Mirza Aka Han diye tanınmıştır. Okuma yazmayı doğduğu yerde öğrenen Abdulhuseyin daha sonra matematik, tıp, dinî bilimler ve felsefe öğrenmiştir. Sadreddin-i Şirazî (Molla Sadrâ) ve Şeyh Ahmed-i İhsâî (düşünür ve Şeyhiye tarikatının kurucusu)’nin düşüncelerini dikkatle okumuş ve bunlarda yeni şeyler bulmuştur. Zamanla bu konuyu bir tarafa bırakarak yeni şeyler aramış, eski dilleri öğrenmeye ve daha sonra ressamlığa merak sarmış, coğrafya haritaları çizmiştir. Abdulhuseyin gençlik yıllarını böylelikle geride bırakmıştır.

Nâsırüddevle (Abdülhamid Mirza) Kirman hakimi iken ona Kirman maliye müfettişliği görevini vermiş, yolsuzluk ve zorbalık yapmayıp Nâsırüddevle’nin çıkarlarını koruyamadığı için Mirza Aka Han görevinden uzaklaştırılarak Isfahan’a dönmüştür.

Bu sırada, ömrünün sonuna kadar kendisiyle dost kalan Ahmed-i Rûhî de yanındaydı. Her ikisi de Isfahan’da Ermenilerle tanışarak onlardan Fransızca öğrenmeye çalışmışlardır. O yıllarda Isfahan hakimi olan Zıllüssultan (Mesûd-i Mirza) her ikisinin şöhretini duyarak onları sarayına çağrımış, ancak çok geçmeden Nâsırüddevle’den gelen mektup durumu değiştirmiştir. Rûhî ve Mirza Aka Han Tahran’a, oradan Meşhed’e gitmişler, nihayet 1886’da İran’dan ayrılarak Türkiye’ye yolculuk yapmışlardır.

Mirza Aka Han, Şeyh İhsâî ve Molla Sadrâ’nın dinî görüşlerini ve felsefelerini tanımış olduğundan ve Bâbiye dininin esaslarının çoğu, Şeyh Ahmed-i İhsâî’nin sözlerinden alınmış olduğundan Bâb inancı ile daha yakından ilgilenmiş, kendisiyle aynı düşüncede ve yolda olan yakın dostu Ahmed-i Rûhî ile birlikte Bâb-ı Ezelî tarikatının kurucusu olan Subh,i Ezel’i görmek üzere Kıbrıs’a gitmişlerdir. Yukarıda bunların Subh,i Ezel ile olan ilişkilerinden bahsedildiği için burada tekrara gidilmeyecektir.

Mirza Aka Han Kıbrıs’tan İstanbul’a dönüşünde Mirza Mehdi Ahter ve Muhammed Tahir-i Tebrizî ile tanışmış ve Ahter gazetesinde çalışmıştır. Mirza Aka Han bu gazetede peşpeşe yazdığı siyasî makalelerde korkmadan Kaçar hükümetini eleştirmiş, bu makaleleri okudukça sinirlenip dişlerini sıkan ve küfreden Nâsırüddin Şah, bu gazetenin yayınlanmasını ve İran’a sokulmasını yasaklamıştır.

Yu kadar var ki, Ahter’de makale yazmak Mirza Aka Han’ın yenilik arayan ruhunu tatmin etmediği için İstanbul’da bulunan İran okulunda öğretmenliğe başlamış, fakat bu meslekte de aradığı mutluluğu bulamamıştır. Bilgide ve mesleğinde önemli aşamaları geride bırakmasına rağmen[xiii] öğretmenlikte de sebat göstermeyerek bu işten ayrılmış, içindeki öfke ve eziklik daha da artmıştır.

Daha önce de bahsedildiği gibi, Mirza Melkum Han, 1889 yılında Londra’da Kanun gazetesini yayınlamıştı. Mirza Aka Han onun düşünce ve idealinin kendininkilerle uyuştuğunu görünce Melkum Han’a “Gönlüm İran’ın karmakarışık oluşundan dolayı hepinizden çok kan ağlıyor” diye mektup yazarak Kanun gazetesinde çalışmaya hazır olduğunu bildirmiş ve Londra’ya gidebilmek için gereken işlemlerin yapılmasını istemiştir. Bu tarihten sonra Mirza Aka Han’ın makaleleri Kanun gazetesinde basılmış, Türkiye ve İran’da bulunan dostları da bu gazetenin okunması için propaganda yapmışlardır.

Mirza Aka Han Türkiye’de bulunduğu yıllarda Seyyid Cemaleddin’in yakın dostlarından biri olmuş, Seyyid’in düşüncelerini yazılarına aktarmış ve onun için iyi bir danışman olmaya çalışmıştır. Kanun gazetesini Seyyid’e göndermiş, onun düşüncelerinin de kendi düşüncelerine uyduğunu Melkum Han’a arz etmiş, böylelikle istibdat düşmanları arasındaki birlik daha da kuvvetlenmiştir. Bu duruma daha fazla tahammül edemeyen Nâsırüddin Şah, Seyyid ve arkadaşlarını İran’a getirtip cezalandırmaya karar vermiş, İstanbul’daki İran sefirinin bu grubu İran’a geri göndermek için gösterdiği çaba da sonuçsuz kalmıştır. Ama, 1895 yılında beklenmedik bir olay olmuş, ellinci şahlık yılını kutlamak isteyen Nâsırüddin Şah öldürülmüştür. Katili Mirza Rıza-yı Kirmânî’nin sorgusundan, onun Seyyid’in dostlarından olduğu anlaşılmıştır. Bu sırada İstanbul’da bulunan Ermeniler ayaklanmışlar, bu ayaklanmalarda Mirza Aka Han ve Seyyid’in dostlarının parmağı olduğu iddiasıyla İran Osmanlı Devleti’ne bir nota vermiştir. Yukarıda da geçtiği gibi, İstanbul Ermenilerinin ayaklanarak bir kısmının İran’a sığınmasından sonra Aka Han ve arkadaşları bir bahaneyle İran’a gönderilmişlerdir.

O günlerde veliaht olan Muhammed Ali Mirza Azerbaycan komutanı idi ve bu üç kişiden nefret ediyordu. Yeni tahta geçen Muzaffereddin Şah, veliahtın maliye amiri olarak maliyeyi ıslah etmek üzere Emînüddevle’yi Azerbaycan’a göndermiş, ancak Emînüddevle Azerbaycan’a varmadan her üçünü de 1896 yılı Temmuzunda Tebriz İ’tizâdiye bahçesinde öldürmüşlerdir.

Vatansever İranlılardan biri olan Mirza Aka Han hayat meşakkati çekmiş, yakınlarının şefkatsizliğini ve kötü düşüncelerini görmüş, ülkesinin içine düştüğü bunalımı müşahede etmiş, bunun yanı sıra, tükenmek bilmeyen arzuları onun ruhunu yorgun düşürmüştür. Dinî ve sosyal düşünceleri yüzünden de güçlüklerle karşılaşmıştır.

Zerdüşt dinine, eski İran uygarlığına, tasavvufa ilgi duyan Mirza Aka Han, dindeki taassuptan bıkıp usanmış, Bâb-ı Ezelî dini fırkasına inanmasına rağmen bu inanç sisteminin bazı hususlarını benimsememiştir. Okuduklarını iyi anlayan ve az konuşup çok düşünen bu insanı, yaptığı araştırmalar hep hayrete düşürmüş ve ömrünün sonuna kadar kendisini hayrete düşüren pek çok problemle karşılaşmıştır.

Mirza Aka Han’ın eserlerinin sayısı kabarık olmakla birlikte bugüne kadar bunların pek azı bize kadar gelmiş, gelenlerin çoğu da basılmamıştır. İki türlü nesir üslubuna sahip olan Aka Han tarihî yazılarında ve araştırmalarında saray dilini kullanmış; siyasetten, vatanseverlikten ve halkın aydınlatılmasından bahseden eserlerinde ise günlük konuşma dilinin sadeliğiyle süsten uzak bir üslubu tercih etmiştir.

Mirza Aka Han’ın eserleri beş grupta incelenebilir. Birincisi, tarihî eserleri olup, bunlarda İran tarihini tahlil ve tenkit etmeye çalışmıştır.[xiv]

Mirza Aka Han’ın tarihî eserlerinden olan Âyîne-i İskenderî eski İran tarihini içermektedir. İslâm tâ Selcûkiyân adlı eseri ise günümüze kadar gelmemiştir. Melkum Han’a yazdığı mektupların birinde bu kitabına temas etmiş “Bu kitabı Seyyid Cemaleddin Esedâbâdî’ye gösterdim. ‘Eksiktir’ buyurdular” diye yazmıştır. Kaçarlara kadar gelmeyen bu eser için ayrı bir cilt hazırlamış ve bu kitaba “Târîh-i Kâcâriye, sebeb-i terakkî, tenezzül-i millet ve devlet-i İra” adını vermiştir. Kitabın isminden de müellifin siyasî düşünceleri anlaşılmaktadır.

Mirza Aka Han’ın ikinci gruptaki eserleri din ve siyasetle ilgili olup, bunlara propaganda mahiyetinde eserler denilebilir. Mirza Aka Han, Sad hitâbe adı altında bir mecmua yazmaya başlamış, ancak kırk iki hitabeyi tamamlayabilmiştir. Aslında Kemâlüddevle-yi Dihlevî adlı hayalî bir şehzadenin Cemalüddevle-yi İranî adında başka bir şehzadeye gönderdiği mektuplardan meydana gelen bu eserde Hintli şehzade İranlı şehzadeyi aydınlatmaya çalışır. Çok söz tekrarı olan bu kitabın planı, Fethali Âhundzade’nin eserlerinden alınmıştır. Mirza Aka Han’ın siyasî eserlerinden biri olan Se mektûb’da siyasî konular işlenmiş olup bugün bu eserin yalnız bir mektubu mevcuttur. “Se mektûb” (Üç mektup” adının yanlışlıkla bu esere verildiği de söylenmektedir.

Der tekâlîf-i millet, Mirza Aka Han’ın İran halkını inkılap ve hürriyetseverliğe çağırdığı bir risalesi olmasına rağmen, onun bu mesajı halka iletmediği tahmin edilmektedir. Mirza Aka Han Heftâd u du millet adlı eserinde, ayrı dinlerde olanların boş yere birbirleriyle savaşmalarını önlemek amacıyla ünlü kişilerin sözlerini eserine almıştır. Çünkü ona göre tüm dinlerin hedefi iyi insan olmaktan başka bir şey değildir. Bu eserde Hint sahil kentindeki kahvehanede muhtelif dinlere mensup birkaç kişi tartışmaya başlarlar ve sonunda yazarın düşüncesini kabul ederler.[xv]

Mirza Aka Han’ın siyasî ve sosyal konulu eserlerinden biri olan Hikmet-i nazarî, eski Hint, İran ve Yunan düşünce sistemlerinin açıklanması ve tahlilinden ibaret olup, Heftâd u du millet adlı eserinin devamı olduğu söylenebilir. Heşt bihişt de onun bu grupta yazılmış eserlerinden biridir. Bu eserde Bâbî dininden, Ezelî fırkasının Bahaî fırkasına üstünlüğünden bahsedilir. Heftâd du du millet, Hikmet-i nazarî ve Heşt bihişt adlı kitaplarını kaleme alırken, en eski dostu olan Ahmed-i Ruhî ona yardım etmiştir. Aka Han, İnşâallah Mâşaallah adlı risalesinde Kirman Şeyhiyyesinin lideri olan Hac Muhammed Kerim Han’ın inançlarından bazılarını reddederken, hurafeye dayanan düşüncelere, keramet ve mucizelere saldırmaktadır. Aka Han’ın bu eserdeki anlatımı güzel, dili sağlamdır.

Eserlerinin üçüncü grubunu edebî yazıları oluşturur. Bunlardan Sadî’nin Gülistan adlı eserinin taklidinden ibaret olan Rızvân adlı eserinde Ubeyd-i Zâkânî’nin anlatım tarzıyla din adamlarını ve politikacıları eleştiren hikayeler bulunmaktadır. Aşağıdaki iki hikaye bu kitaptan alınmış iki örnektir.

“Bir fıkıhçı minberde Hicaz ülkesinin fazileti hakkında konuşuyordu.

-Kâbe’nin taşlarından biri, birinin ayağına düşse, taş, Tanrı’ya kendisini eski yerine göndermesi için yalvarır yakarır.

Nüktedan biri minber kenarından:

-Boğazı yırtılıncaya kadar mı yalvarır?

Fıkıhçı:

-Behey ahmak! Taşın boğazı olur mu?

-Öyleyse neresinden yalvarıyor?

Vâizân her suhan ki mîhâhend

Der libâs-i hadîs mîgûyend

Talebed ger kesî sened zişan

Nâm-i û râ habîs mîgûyend

(Vaizler söylemek istedikleri her sözü hadis elbisesine büründürerek söylerler. Ama biri onlardan belge isteyecek olsa, ona habis deyiverirler.)

Vâizân her hadîs-i mursel râ

Ki esâs-i suhen ber an çînend

Bâz munkir şevend diger reh

Çun der an sarfe-i dîger bînend

(Vaizler anlatacakları şeyin esasını teşkil eden hadisi, kendileri için bir çıkar gördüler mi inkâr ediverirler)

**

Tahran müftüsü hastalanmıştı ve şiddetli bir kriz geçiriyordu. Muayene için bir doktor çağırdılar. Doktor yıllanmış şarap içmeyi salık verdi.

Müftü “İçersem Cehenneme girerim” diye reddetti.

Doktor “İçmezseniz, daha çabuk gidersiniz!” dedi.

Kıt’a

Bâde râ hânî harâm u hûn-i merdum râ helâl

Bâ çunîn hâlet aceb kez hak bihiştet ârzûst

Bes şigiftî dârem ezin rây u rûy-i tîre men

Ger visâl-i hûr-i ayn bâ rûy-i ziştet ârzûst

 

(İçkiye haram, insan kanına helal dersin.

Şaşarım ben, bir de Cennet istersin.

Çirkin suratınla huri gözlü dilber istersin.

Ha! Ha! Bu kafayla sen daha çok gidersin!)

 

Mirza Aka Han’ın Nâmî-yi Sultan adlı eserinde İran’ın geçirdiği edebî değişikliklerden özetle bahsedilir. Adını Reyhan koyduğu başka bir eseri ise, eski edebî üslupların incelenip değerlendirilmesinden ibarettir. Bunda eski edebiyatçıların yaptıkları çalışmalar tenkid süzgecinden geçirilir. Yarım kalmış bu eser Aka Han’ın son kitabıdır.

Mirza Aka Han’ın dördüncü gruptaki eserlerinı romanları oluşturur. Onun Mezdek, Mani, Nadir Şah ve Şah Sultan Hüseyn-i Safevî hakkında birkaç tarihî romanı olduğu bilinmekle beraber. bugün bu eserlerin hiçbiri mevcut değildir.

Mirza Aka Han’ın beşinci gruptaki iserleri, yaptığı çevirilerdir. Hazreti Ali’nin Mısır komutanı Malik Eşter’e yazdığı fermanı Farsça’ya çevirmiş ve bu eser birkaç kez basılmıştır. Aka Han, A. Fenélon’un Telemaque adlı romanını Fransızca’dan Farsça’ya tercüme etmiştir. Bu romanın konusunu, istidatsızlığı ve akılsızlığı nedeniyle birçok zorlukla karşı karşıya gelen Telemaque adlı bir şehzadenin serüvenleri teşkil etmektedir.

Bu yazarın bütün eserlerinde iç huzursuzluğu, sitem ve perişanlık göze çarpar. Aynı şekilde kincilik, uzlaşmazlık ve kırgınlıklardan söz edilir. Yazar başkalarını, beğenmediği şeyler karşısında isyana teşvik eder.

**

Nâsırî devresinin sağlam üsluplu ileri düşünceli yazarlarından biri olan ve daha çok İ’timâdüssaltana lakabıyla tanınan Muhammed Hasan Sanîüddevle, o dönemin matbuat bakanıdır. Çoğu tarih ve coğrafya hakkındaki eserleri Tarih-i İran, Tarih-i Franse, Muntazam-ı Nâsırî, Mir’âtülbüldân, Matlaüşşems, Elme’âsir vel’âsâr ve Dürretüttîcân fî târîh-i benî eşkân’dan ibarettir. İ’timâdüssaltana’nın bu eserlerinden başka, tarih ile ilgili dikkate değre notları olup bunlar, Eşrefüssaltana tarafından Âstâne-yi Meşhed kütüphanesine hediye edilmiştir.

**

Nâsırî devri yazarları sayıca çok olmakla birlikte, burada onların en ünlülerinden bahsedilmiştir. Konu biraz daha geniş tutulsaydı Seyyid Cemâleddin-i Esedâbâdî, Emîr Nizâm Gerrûsî, Hac Muhammed Kerim Han, Hâc Molla Hâdî-yi Sebzvârî (Esrâr), Muhammed İbrâhîm-i Nevvâb, Hâc Mirza Habîb-i Isfahanî, Mirz a Tahir-i Şi’rî (Dîbâçenigâr), Mirza Ebulfazl Sâveyî, Mirza Hasan-ı Tâlikânî, Abdülvehhâb-ı Kazvînî, Muhammed Mehdhi-yi Erbâb, onun oğlu Muhammed Huseyn-i Furûgî (Birinci Zükâülmülk), Yusuf Han Müsteşârüddevle gibi Nâsırî devri yazarlarından da bahsetmek gerekecekti. Ayrıca, İran’ın ilk piyes yazarı Âhundzâde’nin piyeslerini Farsça’ya çeviren Cafer Karacadâğî’den söz etmek lâzımdı.

BİBLİYOGRAFYA

Âdemiyet, Feridun, Endîşehâ-yi Mirza Aka Han-ı Kirmanî.

Âdemiyet, Feridun, Endîşehâ-yi Mirza Fethali Âhundzade.

Âriyenpur, Yahya, Ez Sabâ tâ Nîmâ, c.I-II.

Browne, Edward G., Târîh-i matbûât ve edebiyât-ı cedîd-i İran.

Emînüddevle, Hac Mirza Ali, Hâtırât-ı siyâsî, yayımlayan: Hafız Fermanfermâiyân.

Kâimmakam, Ebulkasım, Münşeât.

Sıddık A’lem, Dr. İsa, Tarih-i ferheng-i İran.

 


 

[i] Şeyh Mubârek’in oğlu olup, ünlü şair Feyzî-yi Dekenî’nin kardeşidir.

[ii] İslamî devir tarih kaynaklarında “Hezâr efsâne” (Bin masal) adıyla geçen bu kitabın aslının eski bir İran hikayeler mecmuası olması ihtimal dahilindedir.

[iii] Dr. Feridun Âdemiyet, Endîşehâ-yi Mirza Aka Han-ı Kirmânî, s.280.

[iv] Yani Mirza Aka Han Kirmânî.

[v] Habîrülmülk.

[vi] Endîşehâ-yi Mirza Aka Han-ı Kirmânî, s.35.

[vii] Maksat, Mirza Aka Han Nûrî’dir.

[viii] Her ne kadar Emînüddevle’nin eserlerinde imlâ ve mantık hataları görülse de bunlar, eserlerinin değerini o kadar düşürmez.

[ix] Sefername’nin bundan önceki iki bölümünde de bu bayandan söz edilmiştir.

[x] Emînüddevle’nin kardeşi İkinci Mecdülmülk.

[xi] Sözümüzü bitirmemize karşın, tatlı dudağıyla fettan gözünün hikayesi bitmemiş, olduğu gibi kalmış.

[xii] Sebkşinâsî, III/385.

[xiii] Mirza Aka Han’ı otuz yaşında olduğu sıralarda gören Ebulhasen Mirza Şeyhurreis Kaçar onun şaşılacak kadar bilgili ve keskin zekalı olduğunu belirtmiştir.

[xiv] Mirza Aka Han, tarihî eserleri hakkında Melkum Han’a şöyle yazmıştır: “Bendenizin amacı İran saltanatının başlangıcından tutun da içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar her asırda İran devletinin yükseliş ve gerileyişinin nedenlerini ve gerekçelerini açıklığa kavuşturmaktadır. Her ne kadar yazarı için hayatî tehlike söz konusu ise de bugün İran için böyle bir tarih çok gereklidir.”

[xv] Mirza Aka Han bu eserinin planını, Cemalzade tarafından Kahvehâne-yi surat adıyla Farsça’ya da çevirilen Bernarden de Saint Pierre’in eserinden almıştır.

 

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com