Çağdaş İran
Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme
İkinci Bölüm:
Sade Yazmaya Ağırlık Verilmesi
Muhammed-i
İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr.
Mehmet Kanar
Farsça sade yazma düşüncesini, XVII. yüzyılın ilk yıllarında Ekber Şah
(1556-1605)’ın veziri Şeyh Ebulfazl Dekenî[i]
ileri sürmüştür. Farsça şiir ve nesrin Hind üslubunun inca hayallerine
esir olduğu devirlerde bu söz gerçekten de yenilik getirici özellikteydi.
Şeyh Ebulfazl’ın idarî yazışmalarda bu düşüncesini doğrulamış olması da
mümkündür. Onun diğer eserlerinde kullandığı dil ve ifade çağdaş
yazarların ve saray katiplerinin kullandıkları dil ile karşılaştırılacak
olursa, özellikle önceki eserlerinde % 60-70 oranındaki Arapça kelime
sayısı birdenbire % 30-40’a düşmektedir. Şeyh Ebulfazl “Halkın büyük bir
ksesiminin kitap okuyabilmesi için kitapları daha sade bir dille
yazmamız gerekmektedir” demiş, nitekim Nasrullah-i Münşî’nin tercüme
ettiği Behramşah’ın Kelile ve Dimne’sini daha sade ve kısa olarak
yeniden yazmış ve bu esere Ayyâr-ı dâniş adını vermiştir.
Ne
var ki bu yolda gösterilen çabalar ve çalışmalar uzun süre devam
etmemiştir. Çünkü başkaları Arapça’ya ve Farsça’ya o kadar vâkıf
olmadıkları gibi, yabancı kelimelerin muadili olan kelimeleri bulmakta
güçlük çekiyorlardı. Onun izingen giden bir takım kelimeler ise aksine
saçmalayarak asılsız kelimeler uydurmaya kalkışmışlar, hatta bu
kelimeleri Desâtîr ve Dâstânülmezâhib gibi lugat kitaplarına almışlardır.
Bu yanlış çalışmalar neticesinde Burhân-ı Kâtı’ gibi sözlüklerde de bu
uydurma kelimeler yer almıştır. Ebulfazl’ın ölümünden sonra yaklaşık
olarak iki yüz yıl niç kimse onun yolundan gitmemiş, nihayet Kaçarlar
zamanında Ebulkasım Kâimmakam gibi saray mensubu kimseler bu yolda yeni
adımlar atmışlardır.
**
Ebulkasım Kâimmakam 1779 yılında dünyaya gelmiştir. Babası Azerbaycan’da
veliahtın veziri ve maliye âmiri olduğundan, o da öğrenim devresini
geçirdikten sonra Abbas Mirza’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Babası
görevini yapamayacak kadar yaşlanınca kendisi Azerbaycan hükümetinin
temsilcisi olmuş, Rusya ile barış oylları bulmakta büyük başarı
kazanmıştır. Görevi itibarıyla elinde bulundurduğu siyasî güç, Abbas
Mirza’nın oğullarının geleceği için etkili olmuştur. Nitekim Abbas
Mirza’nın ölümünden sonra kardeşlerinin sağ olmalarına karşın
veliahtlığı oğlu Muhammed’e bırakmıştır.
XIX.
yüzyılın bu siyasî sîmâsı politika çarkının türlü oyunları yanında şair
ve yazarlığını da bırakmamıştır. Makalelerinde, mektuplarında ve
fermanlarında Sadi’nin tarzını takip eden bir üslup kullanmıştır. Sade
ve yapı bakımından sağlam cümleler cümleler kuran Kâimmakam’ın
eserlerinde yüzyıllardır kullanıla gelen ağır ve tanınmamış Arapça
kelimeler görülmez. Secili cümleleri ise, kulağa hoş gelen, anlamlı ve
dengeli ibarelerden ibarettir.
Abbas Mirza Ruslarla savaşırken Kâimmakam, onun ağzından babasına bir
mektup yazarak Tebriz’e göndermiştir. Bu mektubun bazı kısımları aşağıda
olduğu gibidir:
Vâlâ
Hazret Veliaht buyuruyorlar: Hazretleri yani hocaları kudurtan, sizin
şekerli ve maşlı pilavlarınız, şıra kadehleri ve yemeğinizdir. Arap atı
ölçüsüz arpa yemez... Bir miktar arpayı çok gören ve manisiz otlakta
otlayan melez atın hilafına, önce dişini geçirir ve kendisini tımar eden
seyisini çifteler...
“Tebriz âlimlerinin bu ihtiram, izzet, itibar ve itaati asla olmamıştır.
Nihayet bu zamanda devletimizden ve inayetimizdendir ki ulu kişilerin
ilmi semaya kadar yükselmiştir. O iyiliğe şu kötülük lâyık görülmüştür.
Bugün biz rakip ordunun karşısında oturmuşuz; dışa karşı korunmasız,
hiçbir şeyimiz olmadan Tebrizlilere güvenmişiz. Onlar da payitahtımızda
karışıklık ve fitne çıkarmakla meşguller. Çarşı pazarı kapatıp Seyyid
Hamza ve Bağmişe’ye gitsinler. Bu olayı Rusya’da Merziviç’e, Fethali
Şah’ın sarayında Safî Han’a ve başkaları da Anadolu’ya yaysınlar!
Tebrizlilere yazıklar olsun!
Eğer
hazretler aş ve pilava doymamışlarsa, yeridir. Ama size ne oldu? Salah
ehliyle cihad hakkında konuştuğunuz şeyin yüzde biri silahı ehline
sarfedilmiş olsaydı, mücahidin savaşacağı tek bir kâfir bile kalmazdı!”
Bu,
resmî bir mektubun bir kısmı olup, yazarın Farsça’ya hakimiyetini ve
kelimelerle ustaca oynamasını göstermektedir. Şu konuyu da belirtmek
gerekir ki, Kâimmakam’ın dostlarına yazdığı mektuplarda Farsça ve Arapça
şiirlere ve deyimlere yer vermesi, cümlelerin sıradan bir okuyucunun
anlayamayacağı kadar ağırlaşmasına neden olmakla birlikte, yazının ahenk
ve sanat değerini arttırmaktadır. Onun yazı stili, daha çok Sadî gibi
şairlerin ve yazarların edebî üslubunu hatırlatmaktadır. Kâimmakam’ın
diğer bir edebî yönü, edebî ve resmî nesre halk atasözlerini ve
deyimlerini getirmesidir. Böylece o halk diline vukûfunu da
kanıtlamaktadır. Kâimmakam’ın nesirde kullandığı “Bu sonrakiler de tuhaf
şair olmuşlar!”, “Gölgemizden kaçıyorlardı” gibi halk diline ait
cümleler onunla edebî dile girmiştir.
Kâimmakam maliye teşkilatında ve idarî kurumlardaki hırsızlık ve
kokuşmuşlukla mücadele eden büyük insanlardan biri olup, Muhammed Şah’ın
veziri iken bu yolda önemli çalışmalarda bulunmuştur. Muhammed Şah, bu
insanın kanını dökmeyeceğine, azil veya ölüm fermanını çıkartmayacağına
dair söz vermesine rağmen, 1835 yılında Nigâristan bağının başhademesi
İsmail Karacadağî, emrinde bulunanlara onu yakalayıp boğmalarını
emretmiştir. Kâimmakam öldürülmüş, kimse de İsmail’in bu iş için bir
emir alıp almadığını sormamıştır.
**
XIX.
yüzyılda sade bir dille yazan yazarlar arasında, daha çok tarihçi olan
Mirza Cafer Hakâyıknigâr’ı da zikretmek gerekir. Nâsırüddin Şah zamanına
kadarki Kaçar tarihini içeren Hakâyıkülahbâr adlı kitabında, Emîr-i
Kebîr’in liyakatinden ve yüceliğinden de söz edilmiştir. Bu eser zamanın
sadrazamı Mirza Aka Han Nûrî’yi incitmiş ve Nâsırüddin Şah’ın emriyle
toplatılmıştır. Sözü geçen kitabın birkaç nüshasının aile kitaplığında
bulunduğu tahmin edilmektedir.
Zamanının bilginlerinden olan Mirza Hasan Fesâî, Fars eyaletinin
tarihini ve coğrafyasını anlatan Farsnâme-yi Nâsırî adlı bir kitap
yazmıştır. Akıcı ve şirin bir nesri olan ve Nâsırüddin Şah zamanında
basılan bu eser Fars eyaletini tanıtıcı yararlı bir kaynaktır.
Emînüddevle’nin Mecdülmülk adıyla tanınan babası Mecdiye adlı
risalesinde idarî makamları ve yapılan çalışmaları latif cümlelerle
eleştirmiştir. Gizli olarak basılan bu eser İran’ı eleştiren siyasî
yazıların en eskilerindendir. Kaçarlardan sonra bir kez daha basılan bu
eser
Men
gongdîde vu âlem heme ker
Men
âcizem zi goften u halk ez şenîdeneş
“Ben
rüya görmüş bir dilsizim, tüm âlem sağır. Ben söylemekten âcizim, halk
onu duymaktan” beykiyle başlamakta ve yazarının ne demek istediğini
açıklamaktadır.
Lisânülmülk Muhammed Takî Sipihr (ölm. 1880) de Nâsırüddin Şah devrinin
sade nesirle eser veren yazarları arasında sayılmalıdır. Onun, Muhammed
Şah’ın emriyle başlayıp Nâsırüddin Şah zamanında tamamladığı
Nâsihüttevârîh adlı tarih kitabının nesri sadedir, ancak yazarın eski
nesir üslubundan tamamen kurtulamamış olduğu görülmektedir. Lisânülmülk
kafiyeden bahseden Berâhînülacem adında bir eser daha telif etmiştir.
Rızâ
Kuli Han Hidayet de sade nesri seven edebiyatçılardan olup, eserlerinde
güç ve tanınmamış kelimeleri kullanmadığı, daha önceki yüzyıllarda
yaşamış olan tarihçiler gibi verdiği malumatı okuyucunun beyninde
ezmediği görülmektedir.
Muhtelif devirlerde yaşamış İranlı şairlerin haltercümelerini veren
Mecmaülfusehâ, sûfî şairlerden bahseden Riyâzülârifîn ve birkaç cilt
ilave yaptığı Ravzatüssafâ onun belli başlı eserlerinden olup, bunların
tümü yazar hayattayken basılmıştır. Rıza Kuli Han önemli Farsça
lugatlerden biri sayılan Encumenârâ-yı Nâsırî adlı bir sözlük de
hazırlamıştır.
Fethali Şah, Muhammed Şah ve Nâsırüddin Şah zamanlarını idrâk eden
mütercim Mirza Abdüllatif Tasûcî, Elfu Leyle ve Leyle (Bin Bir Gece)[ii]
kitabını akıcı ve şirin bir Farsça ile çevirmiş olup bu kitap şimdiye
kadar Hezâr u Yek Şeb adıyla iki kez basılmıştır. Hoş ve pürüzsüz bir
nesir üslubu olan Tasucî’nin anlatımı hikayelerle uyum içerisindedir.
Bu
birkaç kişi Farsça nesri sadeleştirmeye çalışan ilk kimselerdir.
Ebulkasım Kâimmakam bir yana bırakılacak olursa, bunların çoğunun sadece
eski yazarların yazı tarzında sadeleşmeye gitmekle yetindikleri görülür.
**
Nâsırüddin Şah devrinde bir takım kimseler, sade bir dil ve anlatım yanı
sıra yeni konular işlemiştir. Nâsırüddin Şah da bunlardan biri olup sade
yazıları bu padişahın edebî gücünü ve şair ruhunu göstermektedir.
Nâsırüddin Şah Avrupa, Irak, Horasan ve Mazenderan gezilerindeki
anılarını Sefernâme adı altında kaleme alırken, şahlara yaraşan
gösterişten uzak kalmış ve siyasî düşüncelerini bir yana bırakmıştır.
İzlemiş olduğu bir piyesi anlattığı şu satırlar dikkate değer bir
örnektir:
“Perde kalktı. Birkaç erkek ve kadın Fransızca konuştular. Bir aşk oyunu
sergilediler. Sonra garib bir hokkabaz çıktı. Kısa boylu gençten
biriydi. Güzel de bir karısı vardı. Hokkabazın adı Kazanevo idi. İnsanı
hayretler içinde bırakan illüzyonlar yaptı. Mesela insanların saatlerini
koltuk altlarından çıkartıyordu. Eliyle kurmadan ya da hiçbiri durmamış
olduğu halde, mesela bütün saatler gece yarısını üç geçiyordu. Biri saat
dördü, biri sekizi, diğeri de ikiyi gösteriyordu.
Büyük bir kilidi açıp kendisine yakın bir locada oturmakta olan
Mu’temedülmülk’e gösterdi. Mu’temedülmülk kilidi kilitledi. Zorladıysa
da açılmadı. Kilidi bir sopaya geçirdikten sonra iki ucunu insanların
eline verdi. Sonra Mu’temedülmülk’e “Kilidin açılması için kaça kadar
sayayım?” dedi. Mu’temedülmülk “On iki” dedi. Hokkabaz bir bir saydı. On
iki olunca “Açıl susam!” dedi. O anda kilit açıldı.”
Nâsırüddin Şah devrinde, İran halkının yeni düşüncelere açılması yolunda
eline kalem alanlardan biri de Mirza Fethali Âhundzâde’dir. Azerbaycanlı
fakir bir halk çocuğu olan Âhundzâde, on yaşında Kafkasya’ya giderek
buraya yerleşmiş, henüz çok genç yaşta olmasına rağmen İslâmî bilimlere,
dinler ve medeniyet tarihine geniş bir aşinalığı olması dolayısıyla bir
takım hükümet ve din adamlarının halkın aydınlanmasına engel olduklarını
görmüş ve bu yüzden onlara karşı öfkesini dile getiren kitaplar ve
risaleler yazmaya başlamıştır.
Önceleri daha ziyade Moliere’in eserlerini taklit ederek Türkçe piyesler
yazmıştır. Bu eserler bir İranlının yazdığı ilk piyesler olup, 1873 yılı
civarında Mirza Cafer Karacadağî tarafından Farsça’ya çevirilmiştir.
Âhundzâde, Nâmehâ-yi Kemâlüddevle, Hâb-ı şigift ve Dramhâ adlı
piyeslerinde, Sitâregân-i Firîbhorde adlı hikayesinde ve diğer
eserlerinde Kaçarlar dönemi İranında ve Çarlık Rusyasında söylenmesi
kolay olmayan şeyler söylemiştir.
Rus
devleti hizmetinde ve Çarlık hükümeti tebasında olmasına rağmen
cesaretle konuşmuş, sosyal ve fikrî gelişmeye engel olmak isteyen
herkesi şiddetle eleştirmiştir. Âhundzâde, halkın vehme kapılmaması,
gerçek hayatı anlaması, siyasî ve dinî inançlara dayanarak halkı
sömürmek isteyenlere fırsat verilmemesi için çalışmıştır.
Eserlerinde zaman zaman halk tarafından beğeni gören ve kutsal olan
değerlere saldırdığı görülür. Nitekim bu yüzden din adamları tarafından
tekfir edilmiştir. Âhundzâde insanları akıl yolundaki bir düşünce ve
hayat düzenine çekmek istemiştir. Kitaplarında işlediği konular da bu
esasa dayanmaktadır. Mirza Aka Han-ı Kirmanî, Tâlibof ve Zeynelâbîdin-i
Merâgaî gibi yazarlar da onun eserlerinden esinlenmişlerdir.
**
Ferhad Mirza Mu’temedüddevle halka yeni bilgiler veren yazarlardan biri
olup, Câm-ı Cem adını verdiği coğrafya kitabı, yaşadığı devre göre bu
alanda yazılmış en iyi eserlerden biri olarak kabul edilmektedir. Daha
önce kendisinden bahsedilmiş olan Ali Kuli Mirza (İ’tizâdüssalta),
Feleküssaâde adlı kitabında, gazetelerde ve diğer yazılarında halkın
anlayabileceği Farsça’ya yer vermiştir.
**
Sağlam bir dili olan ve şiir de söyleyen Şeyh Ahmed-i Ruhî, Nâsırî yani
Nâsırüddin Şah devrinin önemli yazarlarından biri olup, eski Batı
felsefesini, Avrupa’nın düşünce sistemini ve dinî teşkilatını yakından
tanımıştır.
Mirza Aka Han-ı Kirmânî’nin yakın dostu olan ve İran hürriyetçilerinin
Kaçar hükümeti karşısında başlattıkları mücadeleye katılan Şeyh Ahmed-i
Ruhî 1886 yılında bu yakın dostu ile birlikte İran’dan Türkiye’ye
gitmiştir. Bu iki dost, Şeyhiye mezhebinin kurucusu olan Şeyh Ahmed-i
İhsânî’nin iddiaları karşısında uzun uzadıya düşünmüşler ve “Bâb”
mezhebinin bazı esaslarının kendi düşünceleri ile uyuşması neticesinde
bu mezheple yakından ilgilenmişlerdir. Daha sonra Ezelî tarikatının
lideri olan Mirza Yahya Subh-i Ezel’i görmek amacıyla Kıbrıs’a gitmiş,
yapılan görüşme sonucunda Subh-i Ezel ile görüş birliğine varmış, bu
liderle olan dostlukları derinleştiği gibi, onun kızlarıyla da
evlenmişlerdir. Ancak yıllar sonra düşünceleri değişmiş ve Bâb mezhebi
gözlerinden düşmüştür. Mirza Aka Han burada yaptıklarını ve gördüklerini
Heftâd u du millet (Yetmiş iki millet) adlı eserinde toplamıştır.
Türkiye’ye dönüşte Rûhî ve Aka Han, Âdemiyet mektebi (İnsanlık mektebi)
adlı gizli bir örgütte insanlık ve özgürlük üzerinde tartışmalar
yapmışlar ve bu konudaki düşüncelerini Farsça gazetelerdeki yazılarıyla
İran’a ulaştırmışlardır.
Bunların Nâsırüddin Şah ve sarayla olan mücadeleleri, İran ve Osmanlı
Devleti arasında çıkmasına yol açmıştır. 1895’te Türkiye’de bulunan bazı
Ermeniler ayaklanmış ve bunların bir kısmı Azerbaycan’a sığınmış, her
iki devlet arasında yapılan antlaşmaya göre, Rûhî,Mirza Aka Han ve
Habîrülmülk’ün İran’a, Azerbaycan’a sığınan Ermenilerin de Türkiye’ye
teslim edilmeleri kararlaştırılmıştır.
Rûhî
annesine yazdığı bir mektupta bu olaydan şöyle bahsetmiştir:[iii]
“Sevgili anneciğim, kurbanın olayım, umarım sıhhat ve afiyettesindir.
Şeyh Ehevî vasıtasıyla Kirman’dan İstanbul’a iki mektubunuz geldi. Çok
bahtiyar oldum. Durumumu açıklamamı istiyorsunuz. Uzun sürer. Şöyle
özetleyebilirim: Akıllı ve dindar insanlardan oluşan bir toplulukta,
İslam milletlerinin birleşmesi yolunda gösterdiğim büyük çabanın
sonucunda, dört aydır iki İslâm padişahı ile irtibat halindeydim. Bir
müddet önce yani iki yıl önce Rûm hükümdarı (Osmanlı padişahı) çok yakın
ahbabı olan cenab-ı Seyyid Cemaleddin-i Afganî’den ‘Hıristiyan
milletlerin bize karşı ayaklanmaları halinde yeryüzündeki tüm
müslümanların bir araya gelmeleri için, yapabilirseniz, İslam
milletlerini siyasî bir birliğe davet ediniz’ diye ricada bulundu. Bunun
üzerine, sağduyulu ve uyanık kimselerle Bağdat âlimlerine yazılar
yazdık. Onlar da son derece memnuniyetle dediklerimizi kabul ettiler. Bu
hususta Osmanlı sarayına bilgi verildi ve dilekçeler yazıldı. Sultan’da
karşılığında ikramda bulundu ve hediye verdi. Kurulması istenen bu
birliğin haberi İran hükümdarına ulaştı. O da cehaletinden “İran
âlimleri Osmanlı sultanına dönüp bana karşı ayaklanmış olmasınlar?” diye
düşünmüş ve İstanbul’daki sefirine, “En kısa zamanda bunları sürgüne
gönder” diye telgraf çekmiş. Tedbirsiz sefir de, devletin Ermeni
meselesiyle meşgul olduğu bir anda Mâbeyne giderek “Burada bozguncu ve
devlet düşmanı olan üç dört İranlı vardır. Onları bize teslim edin. Biz
de karşılığında İran’a sığınan Ermenileri teslim edelim” diye arzetmiş.
Sultan da farkına varmadan bizi teslim etti. Yani ben, Serkâr Han[iv]
ve eski İstanbul başkonsolosu Cenab-ı Hacı Mirza Hasan Han’ı[v]
İran’a teslim edilmek üzere Trabzon’a gönderdiler.”
Üç
dostun alınyazısı böylelikle sona ermiştir. Onları Tebriz’e getirmişler
ve 1896’da Muhammed Ali Şah’ın Azerbaycan hakimi olduğu sırada,
geceleyin Tebriz İ’tizâdiye bahçesinde nesteren ağacı altında
öldürmüşlerdir.[vi]
Ruhî
ve Mirza Aka Han hakkında, ileride eserlerinden bahsedilirken ayrıntılı
bilgi verilecektir.
**
Bu
devrenin diğer bir yazarı, eserlerinde yeni düşünceler bulunan ve
Nâsırüddin Şah’ın saray erkânından olan, Londra elçisi Mirza Melkum Han
Nâzımüddevle’dir.
Melkum Han İran’ın yönetim sistemini reddederek, 1889’da Londra’ya
gitmiş ve burada Kanun gazetesini çıkarmıştır. Yukarıda da bahsedildiği
gibi, İran’da özgürlüğün sağlanması yolunda yazılar içeren bu gazete,
hürriyetçiler tarafından İran’a sokulmuş ve Nâsırüddin Şah’ın
engellemeleri sonuç vermemiştir.
Mirza Melkum Han’ın siyasî ve ülke yönetimi ile ilgili konuları işlediği
Refîk u Vezîr adlı bir risalesi vardır. Bu risalede, bir vezirle şakacı
bir dostunun konuşmalarına yer verilir. Şakacı dost, vezire “Niçin bu
gönül, süs, mevki ve servete bel bağlayıp kendi görevlerinin ağır
sorumluluğunu unutmuştur?” diye sitem eder. Vezir bulduğu bahanelerle bu
serzenişlerden sıyrılmaya çalışır. Nâzımüddevle bu risalesinde söylemek
istediği bütün acı sözleri ve esprileri Refik’in kişiliğinde
söylemiştir. Aşağıdaki risaleden şu parça örnek olarak alınmıştır:
“Refik: Vezarete geri döndünüz. Bu vezaretten nasıl faydalandınız ki bu
kadar tâlibisiniz? Kâfi derecede sahip olduğunuz yer ve mevkii bir yana
bırakıp bu devlete hizmet etmek mi istiyorsunuz? Maksadınız Mirza Aka
Han[vii]
olmaksa, o zilletten nasıl bir lezzet tasavvur ettiğinizi buyurur
musunuz? Bu nasıl hırstır ki ailenizi harap ettiniz? Böyle büyük
hırsların sonunda kendini öldürmeyen bir vezir gösterin. Niçin
seleflerinizin durumunu gördüğünüz halde uyanmıyorsunuz?
“Mirza Aka Han, Nizâmülmülk’ün gelirlerinin artması için aldığı paranın
ancak yarısını ordunun düzene sokulmasında kullanıyor. Şimdiye kadar
Hindistan çoktan bizim olurdu. Bizler şöyle eski bir faytona binip de
bütün memurlar çevremizde toplanınca en yüksek rütbeye kavuştuğumuzu ve
en büyük makama geldiğimizi zannediyoruz.
“İran demiryolunu ben yaptım. Kutsal toprakları ben aldım. Afganistan
benim malımdır. Türkmençay antlaşmasını ben bozdum. İran vergilerini ben
elli kürura (yirmi beş milyona) çıkardım. Asya fetih yolunu ben açtım.”
diyebilen vezir, bundan büyük bir haz duyacaktır. İşte bunları yapabilen
vezirliğin tadını çıkarmış olur. Hâlâ anlayamadım; nasıl oluyor da bir
vezir, ruhu besleyen bu zevkleri bir yana bırakarak ömrünü şahsî,
anlamsız oyuncak uğrunda feda ediyor!
Vezir: Şimdi bu mucizelerin gerçekleşmesi için ne yapayım da İran
devletinin beş yüz bin askeri olsun?
Refik: Kitâbçe-i gaybî yazarının ileri sürdüğü öneriyi.
Vezir: Şaşılacak şey! Mucizeyi bununla mı gerçekleştireceğim? Şu dağınık
birkaç sayfadan ne olur ki? Hayalden ne elde edilir? Tanzimat meclisinin
bize faydası ne? Şaha otuz yıl hizmetten ve birkaç Horasan seferinden
sonra... tutup başımıza bu belayı mı alalım yani? İstedikleri kanunları
meclisten geçirmeleri için birkaç cahilin eline yetki mi vereceğim?
Refik: Binlerce yazıklar olsun! Birazcık ümudum vardı; o da yok oldu.
Yerini üzüntü aldı!”
Melkum Han ve yazıları hakkında söylenecek çok şey vardır. Ama bu
kitapta verilen bilgiler onu tanımak için yeterlidir. Melkum Han
hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için onun Usûl-i Âdemiyet,
Nidâ-yı adâlet, Miftâh, Kitâbçe-i gaybî ve Fırka-yı kecbînân gibi
risaleleriyle Kanun gazetesinde çıkan makalelerine bakılmalıdır.
**
Yukarıda Hâc Mirza Ali Emînüddevle (ölm. 1904)’den bahsedilmişti.
Emînüddevle de eserlerini sade bir dille yazan yazarlardandır. Cazip ve
yeni konuları işlediği sefernameleri ve notları sade, anlaşılır bir
Farsça ile kaleme alınmıştır. Nâsırüddin Şah’ın nedimlerinden ve devrin
değerli bilginlerinden biri olan ve Nâsırüddin Şah’ın ilk Avrupa
seyahatinde kâtipliğini yapan Emînüddevle, 1896 yılında Muzaffereddin
Şah’a sadrazam olmuş, ancak kötü niyetli kimselerin çabaları sonucunda
saraydan kovulunca Gîlân’a gitmiş, oradan da Kafkasya, Türkiye, Mısır ve
Arabistan’a seyahatlerde bulunmuştur. İran’a döndükten sonra yaptığı
yolculukları sağlam bir dil ve beğenilen bir üslupla kaleme almıştır.
Emînüddevle, kendisi ve arkadaşlarıyla birlikte yolculuk yapan Avrupalı
bir bayandan şöyle söz etmektedir:[viii]
“Biz
de gruba uyduk. Sa’dülmülk’le sohbete başlamıştık ki matmazel[ix]
kapıdan girdi. Gözlüklü, çirkin ve sigarasıyla odanın kapısında dikilmiş
duran sağlam yapılı bir ihtiyarla konuştu. Hareketlerinden bu adamın
onun babası olduğu anlaşılıyordu. Babasına lanet olsun! Nasıl olur da bu
güzel oyuncak ve cennet yaratığı, böylesine kılıksız ve insanlıktan uzak
bir herifin kızı olabilir? Kalabalıkta böyle güzel Tanrı yaratığına
elbette herkesin gözü takılır. Benim de başkaları gibi gözüm takıldı.
Aman Tanrım! O ne ölçülü ve yürek yakıcı vücut!
Bir
saat dikkat kesilip Mecdülmülk’ün[x]
gözüyle bakacak olursanız, elinizde fotoğrafı olmaksızın şekl ü
şemailini çıkarabilirsiniz. Sanki fildişi veya mermerden yapılmış bir
vücut; boyun uzun, omuzlar olanca yumuşaklığıyla kol ve bileklere doğru
eğilmiş. İki uzun kol tûbâ ağacının iki dalı gibi ince ve zarif, seyaz
çiniden zannedilen o eller kıymetli bir inci gibi sessiz, parmaklar ince
ve uzun...
Sohen temâm begoftîm u hemçunân bâkîst
Hikâyet-i leb-i şîrîn u çeşm-i fettâneş[xi]
Gözleri iri, mahmur değil; siyah değil, güzel, yeni tabirle elâ ve Huten
âhusunun gözünden daha alımlı...”
Bunun gibi daha pek çok örnek verilebilirse de gerek yoktur.
Emînüddevle’nin yirin nesir üslubu hakkında rahmetli üstad Bahar şu
düşüncededir:
“Ne
Batı hayranlığının yaptığı gibi Batı nesrini olduğu gibi taklit ediyor,
ne de zevksiz ve bencil şairler ve yazar gibi sözü uzatıyor. Asıl olan,
hem derleyici hem de engel olucu olmalıdır. Onun bu yazı üslubu mükemmel
değlise de, bunun müjdesini veren bir hareketin örneğidir.”[xii]
Emînüddevle’nin ub yazıları hakkında daha fazla bilgi edinmek için, onun
Tahran’da basılan siyasî hatıratına bakılabilir.
**
Mirza Aka Han, Nâsırî devrinin (Nâsırüddin Şah döneminin) en çalışkan
edebî ve sosyal sîmâsıdır. Önemli edebî çalışmaları olan Mirza Aka
Han’ın, dini ve yaşama tarzı açısından onu tanıyan bizı kimseler
tarafından iyi karşılanmasa da iyi bir yazar olduğu söylenmelidir.
Mirza Aka Han’ın doğum yeri Kirman eyaletinin Meşiz bölgesidir. Babası
Mirza Abdurrahim Ehl-i Hak sûfîlerinden olup, ataları Zerdüştî olan bir
kadınla evlenmiştir. Mirza Aka Han 1854 yılında farklı düşüncelerinv e
dinî inançların bulunduğu bu evde doğmuştur. Kendisine Abdulhuseyin
adını vremelerine rağmen tarihte Mirza Aka Han diye tanınmıştır. Okuma
yazmayı doğduğu yerde öğrenen Abdulhuseyin daha sonra matematik, tıp,
dinî bilimler ve felsefe öğrenmiştir. Sadreddin-i Şirazî (Molla Sadrâ)
ve Şeyh Ahmed-i İhsâî (düşünür ve Şeyhiye tarikatının kurucusu)’nin
düşüncelerini dikkatle okumuş ve bunlarda yeni şeyler bulmuştur. Zamanla
bu konuyu bir tarafa bırakarak yeni şeyler aramış, eski dilleri
öğrenmeye ve daha sonra ressamlığa merak sarmış, coğrafya haritaları
çizmiştir. Abdulhuseyin gençlik yıllarını böylelikle geride bırakmıştır.
Nâsırüddevle (Abdülhamid Mirza) Kirman hakimi iken ona Kirman maliye
müfettişliği görevini vermiş, yolsuzluk ve zorbalık yapmayıp
Nâsırüddevle’nin çıkarlarını koruyamadığı için Mirza Aka Han görevinden
uzaklaştırılarak Isfahan’a dönmüştür.
Bu
sırada, ömrünün sonuna kadar kendisiyle dost kalan Ahmed-i Rûhî de
yanındaydı. Her ikisi de Isfahan’da Ermenilerle tanışarak onlardan
Fransızca öğrenmeye çalışmışlardır. O yıllarda Isfahan hakimi olan
Zıllüssultan (Mesûd-i Mirza) her ikisinin şöhretini duyarak onları
sarayına çağrımış, ancak çok geçmeden Nâsırüddevle’den gelen mektup
durumu değiştirmiştir. Rûhî ve Mirza Aka Han Tahran’a, oradan Meşhed’e
gitmişler, nihayet 1886’da İran’dan ayrılarak Türkiye’ye yolculuk
yapmışlardır.
Mirza Aka Han, Şeyh İhsâî ve Molla Sadrâ’nın dinî görüşlerini ve
felsefelerini tanımış olduğundan ve Bâbiye dininin esaslarının çoğu,
Şeyh Ahmed-i İhsâî’nin sözlerinden alınmış olduğundan Bâb inancı ile
daha yakından ilgilenmiş, kendisiyle aynı düşüncede ve yolda olan yakın
dostu Ahmed-i Rûhî ile birlikte Bâb-ı Ezelî tarikatının kurucusu olan
Subh,i Ezel’i görmek üzere Kıbrıs’a gitmişlerdir. Yukarıda bunların
Subh,i Ezel ile olan ilişkilerinden bahsedildiği için burada tekrara
gidilmeyecektir.
Mirza Aka Han Kıbrıs’tan İstanbul’a dönüşünde Mirza Mehdi Ahter ve
Muhammed Tahir-i Tebrizî ile tanışmış ve Ahter gazetesinde çalışmıştır.
Mirza Aka Han bu gazetede peşpeşe yazdığı siyasî makalelerde korkmadan
Kaçar hükümetini eleştirmiş, bu makaleleri okudukça sinirlenip dişlerini
sıkan ve küfreden Nâsırüddin Şah, bu gazetenin yayınlanmasını ve İran’a
sokulmasını yasaklamıştır.
Yu
kadar var ki, Ahter’de makale yazmak Mirza Aka Han’ın yenilik arayan
ruhunu tatmin etmediği için İstanbul’da bulunan İran okulunda
öğretmenliğe başlamış, fakat bu meslekte de aradığı mutluluğu
bulamamıştır. Bilgide ve mesleğinde önemli aşamaları geride bırakmasına
rağmen[xiii]
öğretmenlikte de sebat göstermeyerek bu işten ayrılmış, içindeki öfke ve
eziklik daha da artmıştır.
Daha
önce de bahsedildiği gibi, Mirza Melkum Han, 1889 yılında Londra’da
Kanun gazetesini yayınlamıştı. Mirza Aka Han onun düşünce ve idealinin
kendininkilerle uyuştuğunu görünce Melkum Han’a “Gönlüm İran’ın
karmakarışık oluşundan dolayı hepinizden çok kan ağlıyor” diye mektup
yazarak Kanun gazetesinde çalışmaya hazır olduğunu bildirmiş ve
Londra’ya gidebilmek için gereken işlemlerin yapılmasını istemiştir. Bu
tarihten sonra Mirza Aka Han’ın makaleleri Kanun gazetesinde basılmış,
Türkiye ve İran’da bulunan dostları da bu gazetenin okunması için
propaganda yapmışlardır.
Mirza Aka Han Türkiye’de bulunduğu yıllarda Seyyid Cemaleddin’in yakın
dostlarından biri olmuş, Seyyid’in düşüncelerini yazılarına aktarmış ve
onun için iyi bir danışman olmaya çalışmıştır. Kanun gazetesini Seyyid’e
göndermiş, onun düşüncelerinin de kendi düşüncelerine uyduğunu Melkum
Han’a arz etmiş, böylelikle istibdat düşmanları arasındaki birlik daha
da kuvvetlenmiştir. Bu duruma daha fazla tahammül edemeyen Nâsırüddin
Şah, Seyyid ve arkadaşlarını İran’a getirtip cezalandırmaya karar
vermiş, İstanbul’daki İran sefirinin bu grubu İran’a geri göndermek için
gösterdiği çaba da sonuçsuz kalmıştır. Ama, 1895 yılında beklenmedik bir
olay olmuş, ellinci şahlık yılını kutlamak isteyen Nâsırüddin Şah
öldürülmüştür. Katili Mirza Rıza-yı Kirmânî’nin sorgusundan, onun
Seyyid’in dostlarından olduğu anlaşılmıştır. Bu sırada İstanbul’da
bulunan Ermeniler ayaklanmışlar, bu ayaklanmalarda Mirza Aka Han ve
Seyyid’in dostlarının parmağı olduğu iddiasıyla İran Osmanlı Devleti’ne
bir nota vermiştir. Yukarıda da geçtiği gibi, İstanbul Ermenilerinin
ayaklanarak bir kısmının İran’a sığınmasından sonra Aka Han ve
arkadaşları bir bahaneyle İran’a gönderilmişlerdir.
O
günlerde veliaht olan Muhammed Ali Mirza Azerbaycan komutanı idi ve bu
üç kişiden nefret ediyordu. Yeni tahta geçen Muzaffereddin Şah,
veliahtın maliye amiri olarak maliyeyi ıslah etmek üzere Emînüddevle’yi
Azerbaycan’a göndermiş, ancak Emînüddevle Azerbaycan’a varmadan her
üçünü de 1896 yılı Temmuzunda Tebriz İ’tizâdiye bahçesinde
öldürmüşlerdir.
Vatansever İranlılardan biri olan Mirza Aka Han hayat meşakkati çekmiş,
yakınlarının şefkatsizliğini ve kötü düşüncelerini görmüş, ülkesinin
içine düştüğü bunalımı müşahede etmiş, bunun yanı sıra, tükenmek
bilmeyen arzuları onun ruhunu yorgun düşürmüştür. Dinî ve sosyal
düşünceleri yüzünden de güçlüklerle karşılaşmıştır.
Zerdüşt dinine, eski İran uygarlığına, tasavvufa ilgi duyan Mirza Aka
Han, dindeki taassuptan bıkıp usanmış, Bâb-ı Ezelî dini fırkasına
inanmasına rağmen bu inanç sisteminin bazı hususlarını benimsememiştir.
Okuduklarını iyi anlayan ve az konuşup çok düşünen bu insanı, yaptığı
araştırmalar hep hayrete düşürmüş ve ömrünün sonuna kadar kendisini
hayrete düşüren pek çok problemle karşılaşmıştır.
Mirza Aka Han’ın eserlerinin sayısı kabarık olmakla birlikte bugüne
kadar bunların pek azı bize kadar gelmiş, gelenlerin çoğu da
basılmamıştır. İki türlü nesir üslubuna sahip olan Aka Han tarihî
yazılarında ve araştırmalarında saray dilini kullanmış; siyasetten,
vatanseverlikten ve halkın aydınlatılmasından bahseden eserlerinde ise
günlük konuşma dilinin sadeliğiyle süsten uzak bir üslubu tercih
etmiştir.
Mirza Aka Han’ın eserleri beş grupta incelenebilir. Birincisi, tarihî
eserleri olup, bunlarda İran tarihini tahlil ve tenkit etmeye
çalışmıştır.[xiv]
Mirza Aka Han’ın tarihî eserlerinden olan Âyîne-i İskenderî eski İran
tarihini içermektedir. İslâm tâ Selcûkiyân adlı eseri ise günümüze kadar
gelmemiştir. Melkum Han’a yazdığı mektupların birinde bu kitabına temas
etmiş “Bu kitabı Seyyid Cemaleddin Esedâbâdî’ye gösterdim. ‘Eksiktir’
buyurdular” diye yazmıştır. Kaçarlara kadar gelmeyen bu eser için ayrı
bir cilt hazırlamış ve bu kitaba “Târîh-i Kâcâriye, sebeb-i terakkî,
tenezzül-i millet ve devlet-i İra” adını vermiştir. Kitabın isminden de
müellifin siyasî düşünceleri anlaşılmaktadır.
Mirza Aka Han’ın ikinci gruptaki eserleri din ve siyasetle ilgili olup,
bunlara propaganda mahiyetinde eserler denilebilir. Mirza Aka Han, Sad
hitâbe adı altında bir mecmua yazmaya başlamış, ancak kırk iki hitabeyi
tamamlayabilmiştir. Aslında Kemâlüddevle-yi Dihlevî adlı hayalî bir
şehzadenin Cemalüddevle-yi İranî adında başka bir şehzadeye gönderdiği
mektuplardan meydana gelen bu eserde Hintli şehzade İranlı şehzadeyi
aydınlatmaya çalışır. Çok söz tekrarı olan bu kitabın planı, Fethali
Âhundzade’nin eserlerinden alınmıştır. Mirza Aka Han’ın siyasî
eserlerinden biri olan Se mektûb’da siyasî konular işlenmiş olup bugün
bu eserin yalnız bir mektubu mevcuttur. “Se mektûb” (Üç mektup” adının
yanlışlıkla bu esere verildiği de söylenmektedir.
Der
tekâlîf-i millet, Mirza Aka Han’ın İran halkını inkılap ve
hürriyetseverliğe çağırdığı bir risalesi olmasına rağmen, onun bu mesajı
halka iletmediği tahmin edilmektedir. Mirza Aka Han Heftâd u du millet
adlı eserinde, ayrı dinlerde olanların boş yere birbirleriyle
savaşmalarını önlemek amacıyla ünlü kişilerin sözlerini eserine
almıştır. Çünkü ona göre tüm dinlerin hedefi iyi insan olmaktan başka
bir şey değildir. Bu eserde Hint sahil kentindeki kahvehanede muhtelif
dinlere mensup birkaç kişi tartışmaya başlarlar ve sonunda yazarın
düşüncesini kabul ederler.[xv]
Mirza Aka Han’ın siyasî ve sosyal konulu eserlerinden biri olan Hikmet-i
nazarî, eski Hint, İran ve Yunan düşünce sistemlerinin açıklanması ve
tahlilinden ibaret olup, Heftâd u du millet adlı eserinin devamı olduğu
söylenebilir. Heşt bihişt de onun bu grupta yazılmış eserlerinden
biridir. Bu eserde Bâbî dininden, Ezelî fırkasının Bahaî fırkasına
üstünlüğünden bahsedilir. Heftâd du du millet, Hikmet-i nazarî ve Heşt
bihişt adlı kitaplarını kaleme alırken, en eski dostu olan Ahmed-i Ruhî
ona yardım etmiştir. Aka Han, İnşâallah Mâşaallah adlı risalesinde
Kirman Şeyhiyyesinin lideri olan Hac Muhammed Kerim Han’ın inançlarından
bazılarını reddederken, hurafeye dayanan düşüncelere, keramet ve
mucizelere saldırmaktadır. Aka Han’ın bu eserdeki anlatımı güzel, dili
sağlamdır.
Eserlerinin üçüncü grubunu edebî yazıları oluşturur. Bunlardan Sadî’nin
Gülistan adlı eserinin taklidinden ibaret olan Rızvân adlı eserinde
Ubeyd-i Zâkânî’nin anlatım tarzıyla din adamlarını ve politikacıları
eleştiren hikayeler bulunmaktadır. Aşağıdaki iki hikaye bu kitaptan
alınmış iki örnektir.
“Bir
fıkıhçı minberde Hicaz ülkesinin fazileti hakkında konuşuyordu.
-Kâbe’nin taşlarından biri, birinin ayağına düşse, taş, Tanrı’ya
kendisini eski yerine göndermesi için yalvarır yakarır.
Nüktedan biri minber kenarından:
-Boğazı yırtılıncaya kadar mı yalvarır?
Fıkıhçı:
-Behey ahmak! Taşın boğazı olur mu?
-Öyleyse neresinden yalvarıyor?
Vâizân her suhan ki mîhâhend
Der
libâs-i hadîs mîgûyend
Talebed ger kesî sened zişan
Nâm-i û râ habîs mîgûyend
(Vaizler söylemek istedikleri her sözü hadis elbisesine büründürerek
söylerler. Ama biri onlardan belge isteyecek olsa, ona habis
deyiverirler.)
Vâizân her hadîs-i mursel râ
Ki
esâs-i suhen ber an çînend
Bâz
munkir şevend diger reh
Çun
der an sarfe-i dîger bînend
(Vaizler anlatacakları şeyin esasını teşkil eden hadisi, kendileri için
bir çıkar gördüler mi inkâr ediverirler)
**
Tahran müftüsü hastalanmıştı ve şiddetli bir kriz geçiriyordu. Muayene
için bir doktor çağırdılar. Doktor yıllanmış şarap içmeyi salık verdi.
Müftü “İçersem Cehenneme girerim” diye reddetti.
Doktor “İçmezseniz, daha çabuk gidersiniz!” dedi.
Kıt’a
Bâde
râ hânî harâm u hûn-i merdum râ helâl
Bâ
çunîn hâlet aceb kez hak bihiştet ârzûst
Bes
şigiftî dârem ezin rây u rûy-i tîre men
Ger
visâl-i hûr-i ayn bâ rûy-i ziştet ârzûst
(İçkiye haram, insan kanına helal dersin.
Şaşarım ben, bir de Cennet istersin.
Çirkin suratınla huri gözlü dilber istersin.
Ha!
Ha! Bu kafayla sen daha çok gidersin!)
Mirza Aka Han’ın Nâmî-yi Sultan adlı eserinde İran’ın geçirdiği edebî
değişikliklerden özetle bahsedilir. Adını Reyhan koyduğu başka bir eseri
ise, eski edebî üslupların incelenip değerlendirilmesinden ibarettir.
Bunda eski edebiyatçıların yaptıkları çalışmalar tenkid süzgecinden
geçirilir. Yarım kalmış bu eser Aka Han’ın son kitabıdır.
Mirza Aka Han’ın dördüncü gruptaki eserlerinı romanları oluşturur. Onun
Mezdek, Mani, Nadir Şah ve Şah Sultan Hüseyn-i Safevî hakkında birkaç
tarihî romanı olduğu bilinmekle beraber. bugün bu eserlerin hiçbiri
mevcut değildir.
Mirza Aka Han’ın beşinci gruptaki iserleri, yaptığı çevirilerdir.
Hazreti Ali’nin Mısır komutanı Malik Eşter’e yazdığı fermanı Farsça’ya
çevirmiş ve bu eser birkaç kez basılmıştır. Aka Han, A. Fenélon’un
Telemaque adlı romanını Fransızca’dan Farsça’ya tercüme etmiştir. Bu
romanın konusunu, istidatsızlığı ve akılsızlığı nedeniyle birçok
zorlukla karşı karşıya gelen Telemaque adlı bir şehzadenin serüvenleri
teşkil etmektedir.
Bu
yazarın bütün eserlerinde iç huzursuzluğu, sitem ve perişanlık göze
çarpar. Aynı şekilde kincilik, uzlaşmazlık ve kırgınlıklardan söz
edilir. Yazar başkalarını, beğenmediği şeyler karşısında isyana teşvik
eder.
**
Nâsırî devresinin sağlam üsluplu ileri düşünceli yazarlarından biri olan
ve daha çok İ’timâdüssaltana lakabıyla tanınan Muhammed Hasan
Sanîüddevle, o dönemin matbuat bakanıdır. Çoğu tarih ve coğrafya
hakkındaki eserleri Tarih-i İran, Tarih-i Franse, Muntazam-ı Nâsırî,
Mir’âtülbüldân, Matlaüşşems, Elme’âsir vel’âsâr ve Dürretüttîcân fî
târîh-i benî eşkân’dan ibarettir. İ’timâdüssaltana’nın bu eserlerinden
başka, tarih ile ilgili dikkate değre notları olup bunlar,
Eşrefüssaltana tarafından Âstâne-yi Meşhed kütüphanesine hediye
edilmiştir.
**
Nâsırî devri yazarları sayıca çok olmakla birlikte, burada onların en
ünlülerinden bahsedilmiştir. Konu biraz daha geniş tutulsaydı Seyyid
Cemâleddin-i Esedâbâdî, Emîr Nizâm Gerrûsî, Hac Muhammed Kerim Han, Hâc
Molla Hâdî-yi Sebzvârî (Esrâr), Muhammed İbrâhîm-i Nevvâb, Hâc Mirza
Habîb-i Isfahanî, Mirz a Tahir-i Şi’rî (Dîbâçenigâr), Mirza Ebulfazl
Sâveyî, Mirza Hasan-ı Tâlikânî, Abdülvehhâb-ı Kazvînî, Muhammed
Mehdhi-yi Erbâb, onun oğlu Muhammed Huseyn-i Furûgî (Birinci
Zükâülmülk), Yusuf Han Müsteşârüddevle gibi Nâsırî devri yazarlarından
da bahsetmek gerekecekti. Ayrıca, İran’ın ilk piyes yazarı Âhundzâde’nin
piyeslerini Farsça’ya çeviren Cafer Karacadâğî’den söz etmek lâzımdı.
BİBLİYOGRAFYA
Âdemiyet, Feridun, Endîşehâ-yi Mirza Aka Han-ı Kirmanî.
Âdemiyet, Feridun, Endîşehâ-yi Mirza Fethali Âhundzade.
Âriyenpur, Yahya, Ez Sabâ tâ Nîmâ, c.I-II.
Browne, Edward G., Târîh-i matbûât ve edebiyât-ı cedîd-i İran.
Emînüddevle, Hac Mirza Ali, Hâtırât-ı siyâsî, yayımlayan: Hafız
Fermanfermâiyân.
Kâimmakam, Ebulkasım, Münşeât.
Sıddık A’lem, Dr. İsa, Tarih-i ferheng-i İran.
[i]
Şeyh Mubârek’in oğlu olup, ünlü şair Feyzî-yi Dekenî’nin
kardeşidir.
[ii]
İslamî devir tarih kaynaklarında “Hezâr efsâne” (Bin masal)
adıyla geçen bu kitabın aslının eski bir İran hikayeler mecmuası
olması ihtimal dahilindedir.
[iii]
Dr. Feridun Âdemiyet, Endîşehâ-yi Mirza Aka Han-ı Kirmânî,
s.280.
[iv]
Yani Mirza Aka Han Kirmânî.
[vi]
Endîşehâ-yi Mirza Aka Han-ı Kirmânî, s.35.
[vii]
Maksat, Mirza Aka Han Nûrî’dir.
[viii]
Her ne kadar Emînüddevle’nin eserlerinde imlâ ve mantık hataları
görülse de bunlar, eserlerinin değerini o kadar düşürmez.
[ix]
Sefername’nin bundan önceki iki bölümünde de bu bayandan söz
edilmiştir.
[x]
Emînüddevle’nin kardeşi İkinci Mecdülmülk.
[xi]
Sözümüzü bitirmemize karşın, tatlı dudağıyla fettan gözünün
hikayesi bitmemiş, olduğu gibi kalmış.
[xii]
Sebkşinâsî, III/385.
[xiii]
Mirza Aka Han’ı otuz yaşında olduğu sıralarda gören Ebulhasen
Mirza Şeyhurreis Kaçar onun şaşılacak kadar bilgili ve keskin
zekalı olduğunu belirtmiştir.
[xiv]
Mirza Aka Han, tarihî eserleri hakkında Melkum Han’a şöyle
yazmıştır: “Bendenizin amacı İran saltanatının başlangıcından
tutun da içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar her asırda İran
devletinin yükseliş ve gerileyişinin nedenlerini ve
gerekçelerini açıklığa kavuşturmaktadır. Her ne kadar yazarı
için hayatî tehlike söz konusu ise de bugün İran için böyle bir
tarih çok gereklidir.”
[xv]
Mirza Aka Han bu eserinin planını, Cemalzade tarafından
Kahvehâne-yi surat adıyla Farsça’ya da çevirilen Bernarden de
Saint Pierre’in eserinden almıştır.