Çağdaş İran
Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme
Üçüncü Bölüm:
İnkılâp Yıllarında Farsça Nesir
Muhammed-i
İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr.
Mehmet Kanar
Önceki bölümde Farsça nesrin sadeleştirilmesi için uğraşan,
kendilerinden sonrakilere özgürlük devrini açmaya çalıştıkları gibi
serbestçe özgürlükten söz eden kimselerden bahsedilmişti. Bunların
çabalarıyla Farsça nesir belirli bir noktaya gelmiş ve bir araştırmacı
bu nesrin özellikleri şöyle özetlemiştir:
1.Arapça kelimelerin sayısında açıkça bir azalma görülüyordu. Artık hiç
kimse Târih-i Vassâf’ın yazarı ve Nadir Şah’ın katibi Mirza Mehdi Han
gibi zor ve zihinden uzak, güç anlaşılır kelimeleri kullanmayı bilgi ve
fazilet göstergesi saymıyordu. Nâsırî devresi ve daha sonra Muzafferî
devresi yazarları, yavaş yavaş Farsça’da bulunan eski ve tanınmamış
kelimeleri kullanmadılar.
2.Sıfat cümleleri, sade fiil yerine sıfatı nesne olarak kullanmak, özne,
yüklem veya isim ve zamir arasındaki uyumsuzluk, yazarların temel gramer
bilgilerinin eksik oluşu, dilin doğal yapısını tanımamalarından doğan
açık gramer hataları da azalıyordu. Nâsırî devrinin idarî
yazışmalarındaki eksiklikler bir yana bırakılacak olursa, denilebilir ki,
sade yazıya ağırlık verilmesi, yazı dilini konuşma diline çok
yaklaştırmıştır. Herkes anadilini alışılageldiği şekilde nasıl
konuşuyorsa, sade nesirde de konuşma dili olduğu gibi, doğal akıcılığı
ile yerleşmiştir. Bununla beraber bazı edebiyatçıların yazılarında
gramer sürçmeleri bulunmaktadır.
3.Yazarların kendilerini halktan ayırmadıkları ve yazılarını yüksek
mevkide bulunan bir takım kimselerin istedikleri gibi yazmadıkları iyice
hissedilmektedir. Bu nedenle halk dili, atasözü ve deyimleri, halk
hikayeleri, halkın yaşayışı edebiyatta kendine bir yer açmıştır. Aşağı
yukarı, önceleri romantizmin Fransa’da ortaya çıkmasıyla dile yerleşen
klasik tabirlerin değerini yitirmesi Farsça’da da gerçekleşmiştir.
4.XII. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar yazılan eserlerin büyük bir kısmanda
eş anlamlı ya da ona yakın kelimelerin kullanılması o kadar
yaygınlaşmıştı ki, birçok yazar bunun kaçınılmaz bir şey olduğunu kabul
etmişti. Yazarlar her zaman eş anlamlı kelime bulamadıkları zaman,
hatırlayabildikleri yanlış veya kısmen doğru olan kelimeleri
kullanıyorlar, böylelikle Farsça ve Arapça kelimelerde uygunsuz ve
ihtiyaçtan uzak tasarruflar yapıyorlardı. Bu üslup yeni nesirde
unutularak, kelimeler kendi anlamlarında kullanıldı.
5.Bu
devirde kaleme alınan yazıların konu ve anlamları da değişerek, hayat ve
onunla ilgili meseleler bütün gerçekliğiyle şiir ve nesire yansıdı. Öte
yandan, yazarlar daha yeni bir düşünce ve hayat yolunda ilerlemek,
devlet ve hükümet kuruluşlarının vatandaşa karşı sorumluluklarını idrak
etmesi için okuyucuyu aydınlatmaya çalışıyorlardı. Bu tür konular önceki
yüzyılların eserlerinde nâdir olup ancak kinaye ve şaka yoluyla
işlenmiştir.
6.Bu
devrin eserlerinde görülen yeni bir özellik, edebiyat ve diğer bilim
alanlarında az çok Avrupalı oryantalistlerin öncü olduğu bir dizi
bilimsel araştırmaların yapılmasıdır. Bu araştırmaların büyük bir kısmı,
bir çok Farsça kitabın basımında ve yayımlanmasında ya da İran
büyüklerinin eserlerinin veya serüvenlerinin incelenmesinde edebî
araştırma örneklerini vermişlerdir.
7.Satirik ve eleştiriye dayanan eserler bu dönem edebiyatında artış
gösterir. Mirza Aka Han-ı Kirmanî ve Dihhodâ gibi insanlar bu konuda
çalışmışlardı. Bunun gibi kimseler gazete, dergi, mizahî ve tenkid edici
hikayelerin ortaya çıkması için çaba gösterirler.
Bundan önceki bölümde Mirza Aka Han’ın çalışmalarından bahsedilmiş ve
Rızvan adlı kitabında bu tür latifelerin çok olduğuna işaret edilmişti.
Mizah ve hicvin İran kültüründeki mazisi eskidir. Onun seçkin örnekleri
Ubeyd-i Zâkânî’nin eserlerinde, Behlül, Molla Nasreddin ve Kerim Şîreî
gibi eserlerde ve bazı hikayelerde görülmektedir. Bilindiği gibi bu
tarz, okuyucunun eğitilmesi açısından çok önemlidir; zulüm ve
adaletsizlik karşısında tahrik edici özellik taşır. Söylenemeyecek
sözler, dertler ve ciddî nesir ile ifade edilemeyen şeylerin satirik
yazıyla dile getirilmesi mümkündür. Şunu da belirtmek yerinde olur:
Meşrutiyet devrinin mizahî nesri siyasî mücadeleyi muhatap almaktadır;
hedefi, basit bir meşguliyet ve şaka değildir.
8.Mizahî nesrin yanında mizahî şiir de kendini göstermiş, Mirza Aka Han
ve Dihhodâ’nın eserlerinde görüldüğü gibi mizahî bir parçada şiir ve
nesir birbirini izlemiştir. Rızvan adlı kitapta, Sadi’nin Gülistan’ında
olduğu gibi, cümlelerin anlamlarını kuvvetlendirecek şekilde şiire yer
verilmiştir.
**
Burada XX. yüzyılın ilk otuz yıllık devresinde meşhur olan ve uyarıcı
yazılar kaleme alan yazarlardan söz edilmekte olup bunlar, Fethali
Ahundzâde, Mirza Aka Han, Seyyid Cemâleddin-i Esedâbâdî ve Melkum Han
gibi yazarların düşüncelerinden esinlenmişler, buna dayanarak eser
vermişlerdir. Bunların arasında Zeynelabidin-i Merâgaî, Abdurrahim
Talibzade (Tâlibof) ve Ali Ekber Dihhodâ en meşhurlarıdır.
**
Zeynelabidin-i Merâgaî Azerbaycanlı bir tüccarın oğlu olup, 1839 yılında
doğmuş, okuma yazma öğrenip temel bilimleri öğrendikten sonra babasının
yanına gitmiştir. Gençlik yıllarında israf ve lükse düşkün olan
Zeynelabidin, babasının servetini silip süpürmüş, daha sonra kardeşiyle
birlikte Kafkasya’ya giderek Tiflis’te bir dükkan açmış ve burada birkaç
yıl kalmıştır. Ticarete devam ederken siyaset dünyasına aşina olmuş,
Ruslar tarafından güvenilir bir tüccar olarak tanındıktan sonra Rus
tabiiyetine geçmiş, Yaylâkî ve Leta şehirlerinde ailesiyle birlikte
yıllarca yaşamış ve nihayet 1910 yılında İstanbul’da ölmüştür.
Onun
en önemli eseri, Seyahatname-yi İbrahim Beg ya belâ-yı taassub-i û adlı
romanıdır. İbrahim Beg, Zeynelabidin-i Merâgaî gibi İranlı bir tüccarın
oğlu olan hayalî bir kahramandır. Mısır’da yaşar ve ülkesine çok
bağlıdır. Bu adam lalasıyla birlikte Mısır’dan Osmanlı Ülkesine gider;
oradan İran’a geçer. İmam Rıza türbesini ziyaret ederek vatanını yıllar
sonra tekrar görmüş olur.
Bu
seyahatnamenin ikinci cildinde İbrahim Beg iki kez Mısır’a yolculuk
eder. İran’ın içinde bulunduğu huzursuzluğu gördüğü için hastalanır ve
üzüntüsünden ölür. Üçüncü ciltte lalası Yusuf Emû, onu ve diğer
İranlıları rüyasında görür. Yazar bu rüyayı yorumlarken dinî efsaneleri
eleştirir.
Seyahatname-i İbrahim Beg romanının ilginç yönleri birinci ciltte geçen
olaylardır. Bu ciltte Kafkasya’da ve Türkiye’de yaşayan İranlıların
hayatlarından acıklı kesitler sergilenir. Romana göre İranlılar, hükümet
memurlarının zulmünden bezerek vatanlarını terk etmişlerdir.
Kitabın birinci cildinin basılıp yayınlanmasından sonra Zeynelabidin-i
Merâgaî imzasıyla romanın ikinci cildi basılmış, bu eserin yayımlanması
için İstanbul’da bulunan İranlıların ve özellikle Mirza Mehdi Ahter’in
yardımcı oldukları aydınlığa kavuşur. Seyahatname-i İbrahim Beg okundugu
zaman, yazarın olayları dikkatle geliştirdiği, Kaçar hükümetinin zulmüne
uğramış bir millet için büyük ve güzel arzular beslediği görülebilir.
Yazar İran’ın yaşadığı huzursuzluğu korkmadan, tüm açıklığıyla
anlatmıştır. Romanın siyasî ve sosyal değeri sanat değerinden daha
fazladır. Yazar, bu eserinde halkın uyanması ve halka günün siyasî
olaylarında yol gösterme amacını gütmüştür. Onun yazı dilinde Türkçe ve
Rusça sözcüklere rastlanır. Dili, Kafkasya gibi bölgelerde yaşayan
İranlıların dili olup Tâlibof’un kitaplarında da görülen özelliğe
sahiptir.
“...Kamu hizmeti görüşü hiçbir zaman memleket işlerini düzeltmeye
yönelik değildir. Büyük, küçük, zengin, yoksul, âlim, cahil, herkes
kendi başının çaresine bakar. Hiç kimsenin başka birinden korkusu
yoktur. Hiç kimse, vatanın müşterek menfaatlerinden ve vatan
evlatlarından söz etmiyor. Sanki bu vatan onların değil ve birbirleriyle
vatandaş değiller!
Ama
memnuniyet verici şeylerden biri, Tahran sokaklarında ve çarşısında
üniformalı insanların dolaşmasıdır. İran’da şimdiye kadar kimsenin
üniforma giydiğini görmemiştik. Süvarilerin ve topçu askerlerin, hatta
telgrafçıların bile nizamî özel giysileri var, hemen hemen
RusKazaklarınınki gibi. Fakat bunların belirli bir gruptan ibaret olduğu
söyleniyor.
Bir
defasında dar ikindi idi. Yusuf Emû’ya “Vaat edilen yere gitmek gerek”
dedim. Kalktık gittik. Hacı Han’ın konağına varıp kapıyı çaldık. Hacı
Han kapıya çıkarak “Buyrun” dedi. İki defa selam verdim. “İki defa selam
niçin?” dedi. “Biri dünkü selamın kazasıydı. Çünkü sizi görünce
birdenbire kendimi kaybedip, selamı unuttum” dedim. Güldü. Yukarı
çıktık. Ama Yusuf Emû da benim dünkü halim gibi derin düşüncelere
dalmıştı. Kulağıma “Bu şahıs filan tarihte Mısır’da misafirimiz olan
Molla Muhammed Ali değil mi?” dedi. “Evet; eşek yine eşektir. Fakat
palanı değişmiş!” dedim. Kendisi de bunu duydu ve çok güldü. Yusuf
Emû’dan hal hatır sorarak “Ooo Ooo Yusuf Aga, hiç değişmemişsin! Aynı
Yusuf Agasın” dedi.
Oturduk. Çay getirdiler. İçtik. Hacı Han “Gü... gü.. güzel; şimdi
söyleyin bakalım, nereden gelip nereye gidiyorsunuz? Siz nerede, Tahran
nerede?” dedi.
“Durumumu ayrıntılı olarak anlatacağım. Ama siz söyleyin hele; bu ne
âlemdir? Sen nerede, hanlık nerede?” dedim. Dedi ki: Maceram uzun.
Kısaca özetleyeyim. Mekke-i Mükerreme’den döndükten sonra Tiflis’e
gittim. Gördüğünüz gibi, aynı minval üzere hiçbir şeye aldırış etmeden
ve yersiz yurtsuz yaşıyordum. Fakat nasıl olduysa iki yüz, üç yüz
menatlık sermaye elde etmiştim. Bir vesileyle Tahran’a gidebilirsem
işimin rayına oturacağını düşünüyordum. Çünkü gördüğüm bazı İran ileri
gelenlerinin vaziyetlerinden, benim gibi boş konuşan biriyle sohbet
etmeye aşırı istekleri olduğunu anlamıştım. Talihimin yüzüme güleceğine
inanıyordum. Tedavi maksadıyla Avrupa’ya giden saray harem dairesinin
hemşirelerinden birinin İran’a dönmekte üzere olduğunu işittim. Ben de
planlı bir şekilde, onun maiyetinde bulunan hizmetçiler arasına
karıştım. Reşt’e kadar onlarla birlikte geldim. Reşt’ten Tahran’a
gelinceye kadar da aynı şekilde davranarak, kendimi onun maiyetinde
bulunanlardan biri olarak gösteriyordum. Yolda, bu kadının maiyetini
karşılamaya gelenlere ben de tam bir istiğna ile davranıyor ve herkesin
davetini kabul ediyordum. Bundan da çok memnun oluyordum. Böylece
Tahran’a vardık. Kısa zamanda büyük meclislerin kapısı yüzüme açıldı.
Her yerde konuştum, konuştukça çevrem genişledi, hareketlendi. Baktım ki
Farsça bilmediğim halde, ki laf salatası yapıyordum, sözlerim bayağı
bayağı hoşlarına gidiyor. Ben de bile bile onların suyuna gittim. Bunan
da başka zevki var hani! Sonunda sadrazamın meclisine girebildim. Benim
sohbetimden çok memnun kaldılar. Ertesi günü bana Şîr u hurşid nişanının
ve Han lakabının verilmesi buyuruldu....”
**
Tebriz’in Sorhâb mahallesinde doğan Abdurrahim Tâlibof, Ebû Tâlib
Neccar’ın oğludur. Bu nedenle babası ona “Ebû Tâlibzade”, “Tâlibzade” ve
Rusça terkibe göre “Tâlibof” adını vermiştir.
1834
yılında Tebriz’de doğan Tâlibof, on altı yaşında Tiflis’e gitmiş, bir
müddet sonra da Dağıstan’da, Kâşân Şeybanîlerinden biri olup, bilgili ve
değerli bir insanın sahibi olduğu müteahhitlik firmasında çalışmaya
başlamıştır. Tâlibof burada kalmış, muhasebenin yanı sıra, yeni bilgiler
edinmiş, öğrendiklerini halk için yazmaya çalıştığı gibi, bu yolda
ilerleme kaydetmiştir. Nitekim çoğu onun geniş bilgi ve deneyimlerini
gösteren sade ve akıcı bir Farsçayla değerli kitaplar kaleme almıştır.
İhtiyarlığın Tâlibof’un saçlarını ağarttığı yıllarda, vatandaşları
meşrutiyet hareketini başlatmışlar, ondan ve diğer hürriyetçi
yazarlardan ilham alarak İran’da kanunî bir idarenin temelini
atmışlardır. Tebrizliler, daha ilk kanunların hazırlandığı devrede Millî
Şura Meclisine giderek diğer hürriyetçilerle birlikte meşrutiyeti kurmu
çalışmalarına katılması için Tâlibof’u seçtiler. Tâlibof, İran’da
meşrutiyet rejiminin yerleşmesinden önce, halkın aydınlanmasının zorunlu
olduğunu, meclis ve kanunun bütün güçlükleri ortadan kaldıramayacağını
düşünüyordu.[i]
Seçimler bittikten sonra diğer Azerbaycan temsilcileri Tâlibof’u
Tahran’a getirmek için Kafkasya’ya gitmişler ancak Tâlibof, vücut
yorgunluğu ve göz zayıflığını bahane ederek gelmemiş, bunun üzerine
temsilciler Tahran’a geri dönmüşlerdir.
Tâlibof 1911 yılında ölmüştür. Sade ve şirin bir Farsçayla kaleme aldığı
yazılarından oluşan eserleriyle İran edebiyatı tarihine adını
yazdırmıştır. İran’da çocuklar ve gençler için eline kalem alarak
kendisinden sonra gelen nesillerin eğitiminde etkili olan ilk
kimsedir.O, yeni neslin bilgi ve kültür yönünden kıymetli bir sermayeye
sahip olması gerektiğini, yeni hayat ve düşünce zeminleri ile karşı
karşıya bulunan gençlik için yeni bir eğitim sisteminin kurulmasının
zorunlu olduğunu, bu neslin hikaye, piyes, şiir ve diğer yollarla yeni
bilgiler kazanacağını anlamıştı. Bilimin önemine olan sağlam inancı ve
dili sadeleştirme yolundaki çalışmaları, Tâlibof’un çocuklar için kaleme
aldığı güzel eserlerin nişanesi olmuştur.
Bu
yazarın kaleme aldığı eserler on defter halinde olup şunlardan
oluşmaktadır:
1.Kitâb-ı Ahmed veya Sefîne-i Tâlibî:
Bu
kitap, diğer eserlerinden daha çok ün yapmış ve okuyucu bulmuştur.
Tâlibof bu eserini 1889’da yazmaya başlamış ve 1904 yılında ikinci
cildini tamamlamıştır. Kitabını “sohbet” adını verdiği bölümlere ayırmış
ve her sohbette, bilimsel ve sosyal bir konunun ele alındığı bir
konuşmayı işlemiştir. Birinci ciltte bulunan sohbetlerin konularını daha
çok tarih ve bilim ile ilgili konular oluşturmaktadır. İkinci ciltte
ise, vatanseverlik ve bayındır bir İran’a duyulan ihtiyacın heyecanı
açıkça görülmekte ve yazar, İran’ın dertlerinden üzüntüyle söz
etmektedir. Tâlibof gibi günün meselelerini ortaya koyarak çözüm yolları
gösteren ve doğru yolu göstermeye çalışan biri o devirde gerçekten de
zor bulunurdu. Tâlibof diğer sohbetlerinden de çözüm yolları göstermeye
çalışmıştır. Kitaba adını veren Ahmed hayalî bir kahraman olup Tâlibof
onun babası ve mürebbisi rolünü üzerine almış, onu doğru yola getirmek
amacıyla bu defteri yazmıştır. Bu kahramanın sîmâsı ve kişiliği, yazarın
diğer eserlerinde de görülmektedir.
Kitâb-ı Ahmed’in planı Jean Jacques Rousseau’nun Emil adlı eserine
benzemektedir. Çünkü Rousseau da Emil’i, kendi güzel düşüncelerini
açıklamak için yazmıştır. Tâlibof bu eserinde söze şöyle başlar:
“Oğlum Ahmed yedi yaşında. Zilhicce ayının ilk Pazartesi günü doğdu.
Edepli, oyunu çok seven, sevimli bir çocuktur. Yaşının küçük olmasına
karşın, daime büyüklerle sohbeti tercih eder. Esed ile Mahmud erkek
kardeşleri, Zeyneb ve Mahruh kızkardeşleridir. Kendisinden küçük olan
Esed ve Mahruh’u daha çok sever. Şaşılacak derecede yetenekli ve
akıllıdır. Ne sorarson sor, sözünü tartarak cevaplar. Yavaş yavaş
konuşur. Anlamadığı şeyi tekrar sorar. Çok komiktir. Az güler. Yarım
saat ağlaması için küçük bir bahane kâfidir...
Bu
kitapta, okula gittiği günden itibaren, onda gördüklerimi tümüyle
düzensiz olarak yazacağım. Bana sorduklarını ve verdiği cevapları
çocukların anlayabileceği şekilde yazmaya başlayacağım ve onları birkaç
sohbette toplayacağım...”
Tâlibof bu sohbetlerde tarih, dinî bilimler, teknoloji, eğitim ve
öğretim ve diğer hayatî konulardan söz etmektedir. Bu konuların
özelliklerini, iyi ve kötü taraflarının neler olduğunu sade bir dille
açıklamaktadır.
Aşağıdaki parça Kitâb-ı Ahmed’in ikinci sohbetinden alınmıştır:
“Ahmed Ağa bugün sabah geldi. Birkaç kağıt, iğne iplik getirdi.
Alışageldiği temennadan sonra elindekileri önüme bırakarak kendisine
küçük bir defter dikmemi rica etti. “Ne yapmak istiyorsun? Eminim ki
ağlayışlarının hesabını yazacaksın veya onun için biriktirmiş olduğun
taşların sayısını tespit edeceksin. Ya da Mahruh’la Mirza Nasır Hekim’in
resmini çizeceksin” dedim. “Şimdi artık az ağlıyorum. Taşlarımı da şimdi
sayarak Mahruh’a teslim ettim. Kır iki tane. Mahmud bana beyaz iki taş
ve şeffaf siyah bir taş verdi. Onları sizden başka kimseye vermem. Küçük
defteri Mahmud’la birlikte okula gitmek için istiyorum. Mahmud’un
öğretmenine bana alfabe yazması için vermek istiyorum” dedi. “Gözümün
nuru; alfabe öğrenmen henüz erken. Eğer Mahmud’un öğretmeni,
yeryüzündeki diğer okulların öğretmenleri gibi bir takım aşamalardan
geçmek suretiyle öğretmenliğe hak kazanmış olaydı ve bizim öğretim
teşkilatımız uygar milletlerinki gibi olaydı, bunun yanında alfabemiz de
diğer alfabelerdeki kolaylığa sahip olsaydı, okula gitmene razı
olurdum.”
Bunlar, o günlerdeki eğitim ve öğretim sistemindeki düzensizliği
eleştiren cümlelerdir. Aşağıdaki parça, dördüncü sohbetten alınmış olup
yazar uygarlık tarihi hakkında bir konuyu ele almıştır:
“Pencerenin yanında kitap okumakla meşguldüm. Birdenbire aşağıdan
Ahmed’in ağlama sesi yükseldi. O tarafa döndüm. Gördüm ki Sadık kuyu
başında çıkrıkla su çekiyor. Fazla zorlanma yüzünden çıkrığın
ortasındaki mil ısınmış. Ahmed bunu farkedince korkudan koşa koşa
merdivenleri çıkarken düştü. Aşağı inip yerden kaldırdım. “Düşecek kadar
neden böyle acele ettin?” dedim. “Sadık su çekiyordu. Kibrit veya ateş
yokken birdenbire çıkrığın mili kendiliğinden yanmaya başladı. Gelip bu
acayip olayı size bildirmek istedim” dedi. “Bunda şaşılacak bir şey yok.
İlk insanların kibritleri yoktu. İşte böyle sürterek ateş yakmışlardır.
İki tahtayı zorla birbirine sürtüyorlardı. Kuvvetli sürtünme dolayısıyla
– şimdiye kadar gerçek yüzü keşfedilemeyen- ısı dediğimiz şey hasıl
oluyordu” dedim.
Aşağıdaki parça kitabın yedinci sohbetinden alınmıştır:
“Ahmed’e dedim ki: “Kardeşine bundan sonra ne sorarsan sor, hepsini
cevaplandırayım.” demene karşın sorulacak her soruya cevap verebilecek
kadar bilgili değilsin. Eğer Mahruh sana şakalad (şâkûlât)’ı sorsa,
cevap verebilir misin?” “Tabi verebilirim, şakalad Amerika ülkelerinin
pek çoğunda bulunan ve kendiliğinden büyüyen bir ağacın meyvasıdır.
Fasulye çalısı boyunda olur” dedi. “Çok güzel, pekala, gezengebin’i
biliyor musun? Nasıldır, nereden getirilir?” dedim. Ahmed “Onu bütün
helvalardan daha iyi bilirim” dedi. Mahruh ile Zeyneb Ahmed’in bu
bilgisi karşısında şaşırmışlar, güzel, alımlı gözlerini yere dikmişler,
ona cevap veremeyeceği, onun çaresiz kalması halinde memnun olacakları
bir soru sormamı beklemekteydiler. Ahmed “Gezengebin, çorak arazi
çalısının özsuyudur. İran Kürdistanında çok elde edilir.” dedi. “Elbette
bilmen gerekir. Bu helva genellikle bütün İran halkına lutfedilen ilahî
bir özsuyudur. Özellikle Abdülhelva olan siz beyefendi hazretlerine...”
Bu
örneklerin hepsinde Talibof’un gelecek nesilleri eğitmek yolunda yaptığı
çalışmalar görülmektedir. Onun üslubu, okula yeni başlayan öğrenciyi
latife ve küçük hikayelerle öğrenmeye teşvik etmektir. Bu konu daha iyi
incelenmek istenirse, onun Kitab-ı Ahmed’inde ve diğer eserlerine bakmak
gerekir. Kitab-ı Ahmed 1893 ve 1901 yıllarında olmak üzere iki kez
İstanbul’da basılmıştır. Bu yıllarda yazarın bütün eserlerinden yapılan
seçmeler Kitâb-ı Ahmed adı altında Tahran’da yayımlanmıştır.
2.Talibof’un ikinci eseri, yazarın, Kitab-ı Ahmed’in üçüncü cildi olarak
kabul ettiği Mesâilülhayât’tır. Bu kitapta siyasî, sosyal ve dinî
konular daha yüksek bir düzeyde ve Kitab-ı Ahmed’in kahramanının
olgunluğuna uygun olarak tekrarlanır. Mesâilülhayât’ta Ahmed genç bir
mühendis, bilgili ve ileri görüşlü bir kimsedir. Çeşitli meseleleri
tahlil ederek okuyucuya az çok yol göstermeye çalışır ve düşüncelerinde
babası (Talibof)dan esinlenir. Bu kitabın basım tarihi 1906, yani
Meşrutiyet Fermanının ilan edildiği yıldır. Şunu da hatırlatmak yerinde
olur: Mesâilülhayât’ta yasal ve sosyal özgürlüklerden söz edilmiş ve
kitabın sonuna Japonya anayasasının tercümesi ilave edilmiştir.
3.Nuhbe-i sipihrî, yazarın diğer bir eseri olup, konusunu İslâm
peygamberi Muhammed’in hal tercümesi teşkil etmektedir. Tâlibof, bu
yapıtında Peygamberin doğumundan, büyümesinden, peygamberliğinden,
insanlık yolundaki mücadelelerinden, dostlarından, hanımlarından ve
kendisine bağlı olanlardan söz etmiştir. Kitabın sonunda Muhammed’i ve
İslamiyeti öven bir tarihçinin görüşünü tercüme etmiştir. Bu tercümede
bir konuya işaret edilmiş olup burada nakledilmesi yerinde olacaktır.
“Safevîler ve Osmanlılar zamanında İstanbul’da ve İran’da Sünnîler ve
Şia arasında uzun zamandır sönüp kül olmuş olan bir ateş yeniden
alevlendi. İki taraf arasındaki gerginlik, tahrik edici ve din hilafına
yazılmış manasız kitaplarla daha da arttı. Bunlar, Nemrud ateşini
körükledi ve bu dürüst milletin birlik varlığını tümüyle yaktı. Daha
şimdiden milliyetçilik duygularının alevi tüm dünyayı tutuşturmuş ve...
Bu sevgi, milliyetçilik ve vatanseverlik ipinin sağlamlığı, bu uzlaşma
ve birlik içinde olmanın sağlamlaştırılması, iki millete mensup
edebiyatçıların çabalarına ve devletlerin yeterince istekli olmalarına,
büyük sultanların ve şahların vicdanlarına bağlıdır. Ancak bu yolla
kelime ihtilafı ortadan kaldırılabilir...ve bu büyük binanın çökmesine
engel olabilirler.”
4.
Tâlibof’un 1892-1899 yılları arasında kaleme aldığı Pendnâme-yi Markus
adlı eser, İstanbul’da Ahter matbaasında basılan bir çeviridir. Aslı
Yunanca olan bu kitap bir Rus tarafından “Prens Eruzof” adıyla Rusça’ya
çevrilmiş, Talibof da bu eseri Rusçadan Farsçaya tercüme etmiştir.
5.
Tâlibof, 1893 yılında Farsçaya bilimsel bir çeviri yapmıştır. Fizik adlı
bu eserin konusunu tabiî bilimler teşkil etmektedir. Bu kitap, ilmî ve
sade Farsça nesrin örneklerinden biridir.
6.
Tâlibof’un Fransız matematikçisi Flammarion’un eserlerinden Hey’et-i
cedîde adıyla Rusça tercümesinden Farsça’ya çevirdiği eser 1894 yılında
İstanbul’da basılmıştır. Tâlibof’un bu çevirisi daha sonraları Seyyid
Cemâleddin-i Tahranî tarafından Tahran’da yeniden basılmış ve Gâhnâme
mecmuasının eki olarak neşredilmiştir.
7.Mesâlikülmuhsinîn Tâlibof’un öğretici ve tanınmış eserlerinden biri
olup, konusunu hayalî bir yolculuk teşkil eder. Farazî isimlerle
Demavend’e giden bir grup, bu bölgenin coğrafyası hakkında bir araştırma
yapar. Bu görevi Tahran’daki merkez verir. Tâlibof’un kendi
düşüncelerine göre yazdığı bu kitap, Muzaffereddin Şah zamanındaki
hayalî bir coğrafya araştırmasını konu edinmektedir. Kitap şu cümlelerle
başlar:
“Hicrî 1320 (1902) Zilkadesinin 14. Perşembe günü, yazıcı Muhsin bin
Abdullah başkanlığında, Mustafa ve Hüseyin adında iki mühendis, Ahmed
adında bir doktor, Mehmet adında bir kimya mühendisinden oluşan heyetle,
Muzafferî’nin aslı olmayan coğrafya idaresi tarafından Demavcend dağının
zirvesine çıkmak, kuzeyindeki buzulları incelemek, zirvenin yüksekliğini
ölçmek, diğer doküman ve keşif sonuçlarını geçit ve yol haritası ile
birlikte idareye takdim etmek ve bu görevi üç ayda bitirmekle
görevlendirildik...”
Mesâlikülmuhsinin, nefis bir baskıyla yayımlandığı gibi Tahran’da da cep
kitabı şeklinde okuyucuların ilgisine sunulmuştur.
8.
Tâlibof, meşrutiyet hareketleri sırasında İzâhât derbâre-yi âzâdî
(Özgürlüğe ilişkin) adlı bir risale yazmış, bu eser Meşrutiyet
Fermanının ilan edildiği yıl, Nidâ-yı vatan gazetesinin sahibi
Mecdülislâm tarafından Tahran’da basılmış ve ertesi yıl yayımlanmıştır.
Bu eserde meşrutiyetin anlamı, Millî Şura Meclisi, meclisin yararları,
milletvekillerinin görevleri, halkın kanun ve meclis karşısındaki
sorumluluklarından bahsedilmiştir.
9.
Tâlibof’un son eseri, ölümünden sonra 1911 yılında basılan Siyâset-i
Tâlibî olup, nâşir kitabın sonunda, Tâlibof’un hayatta iken bu eserin
bazılmasına razı olmadığını kaydetmiştir.
10.
Tâlibof’un şiirleri ve makaleleri de diğer çalışmaları arasında zikre
değer. Bunlar o günün Hablülmetin, Encümen ve Tebriz gibi gazetelerinde
basılmıştır. Tâlibof’un şiirleri söz ve şekil bakımından eski şairleri
taklit mahiyetinde olup sade bir üsluba sahiptir ve sanat değeri yoktur.
Ancak şiirlerinde siyasî ve sosyal mazmunlarla öğüt mahiyetindeki sözler
çok görülür. Şiirlerinin bir kısmını Mesâlikülmuhsinin adlı eserine
serpiştirmiştir.
Aşağıdaki birkaç beyit Tâlibof’un 1911 yılında Tebriz gazetesinde
yayınlanan bir kasidesinden alınmıştır:
Tâki
dâniş u gayret
Mulk
u millet-i irân
Kişverî heme gâfil
Mest-i câm-i bî’ilmî
Şod
zi halk-i irânî
Reft
rû be vîrânî
Milletî heme câhil
Mahv-i hamr-i nâdânî
(Bilgi ve çalışmak İran halkından gidince, İran ülkesi viran olmaya,
gerilemeye başladı. Bütün ülke gafil, bütün millet cahil; cahillik
kadehiyle sarhoş! Bilgisizlik içkisiyle tükenmiş!)
Tâlibof, bu eserlerinin yanı sıra, Seyyid Muhammed-i Şebüsterî ile
birlikte Şahsun gazetesini çıkarmıştır. Destûr-i Dârüşşûrâ adlı bir
kitabın ona ait olduğu söylenmekte ise de, böyle bir kitap günümüze
kadar gelmemiştir. Ancak bu eserin, onun İzâhât derbâre-yi âzâdî adlı
kitabının bir bölümü olduğu tahmin edilmektedir.
Elinizdeki kitap, geniş kapsamlı bir araştırma kitabı olmadığından,
hakkında söylenecek çok şey olmasına rağmen Tâlibof’tan daha fazla
bahsedilmeyecektir.
**
Köy
büyüğü ve kethüda anlamına gelen Dihhodâ, eski Kazvin lehçesinde Dehha
şeklinde kullanılmış, zamanla bu kelime Dehov şekline dönüşmüş,
kendisinden bahsedilen yazar, tenkitli yazılarında Dehov imzasını
kullanmıştır.
Dihhodâ’nin babası olan Hanbaba, XIX. yüzyılın son yıllarında Kazvin’den
ayrılarak Nâsırüddin Şah’ın başkenti olan Tahran’a yerleşmiştir. 1878
yılında bir oğlu olmuş ve ona Ali Ekber adını vermiştir. Ali Ekber,
okuma yazmayı öğrendikten sonra okumak üzere din hocalarına gönderilmiş,
Hâc Şey Hadi Medresesi müderrislerinden Şeyh Gulam Huseyn onun mürebbisi
olmuştur. Dihhodâ’nın dostları her zaman onun, Şeyh Gulam Huseyn’in
hocalık hakkını unutmadığını ve “Ne öğrendiysem ondan öğrendim” dediğini
belirtmektedirler. Tahran’da Siyasal Bilgiler Fakültesi kurulunca
Dihhodâ da buraya kaydolmuş, çalışkanlığı sayesinde Muhammed Huseyn-i
Furûgî (Büyük Zukâülmülk)’nin gözüne girmiş ve bu hocasından çok
yararlanmıştır. Onun büyük mesafeler katettiğini gören hocası Zukâülmülk
zaman zaman Dihhodâ’ya da ders verdirmiştir.
Devrin bilginlerinden olan Hâc Şeyh Necmâbâdî’nin komşusu olan Dihhodâ,
bu fırsattan faydalanmış, genç yaşına rağmen yaşlıların meclislerine
katılmış, boş vakitlerinde de Fransızca öğrenmeye çalışmıştır.
Muzaffereddin Şah devrinin diplomatlarından biri olan Muâvinüddevle-yi
Gıfârî, İran’ın Balkan ülkeleri elçiliğine atanınca, Dihhodâ’yı da
yanında Avrupa’ya götürmüş, çoğu Viya olmak üzere iki yıl Avrupa’da
kalan Dihhodâ, idarî çalışmaları yanı sıra yeni ilimleri tanımaya ve
Fransızca öğrenmeye çalışmıştır. Dihhodâ 1907 yılında İran’a döndükten
sonra Sûr-i İsrafil gazetesinin idarecileri olan Cihangir Han-ı Şirazî
ve Kasım Han-ı Tebrizî iletanışmış, onların isteği üzerine bu gazetenin
müdürlüğünü üstlenmiştir. Sûr-i İsrafil’de çıkan yazıların başında,
Dihhodâ’nın ayrı başlıklar taşımakla birlikte, genel olarak “Çerend u
perend” (Şundan bundan) diye tanınan tenkitli ve mizahî makaleleri yer
almaktaydı. Dihhodâ bu makalelerin altında Dehov, Dehov Alişah,
Hâdimülfukarâ, Dehov Ali, Reîs-i encümen-i lât u lûthâ, Nohûd-i heme aş,
Ukarkuli, Âzâdhân-ı Kerendî, Seg-i hasendele ve Harmeges imzalarını
kullanıyordu. Bu makalelerin çoğu, yukarıda geçen adlardaki kişilerin
kişisel sorunları ve memleket meseleleri hakkındaki görüş ve sorularını
Dehov’a yazmaları, Dehov’un da onlara cevap vermesi şeklinde
yayınlanıyordu.
Muzaffereddin Şah’ın saltanatı uzun sürmemiş, onun yerine Muhammed Ali
Şah’ın tahta geçmesiyle kısa süren istibdat dönemi başlamış, bu arada
Cihangir Han Bâğ-ı Şah’ta boğularak öldürülmüş, Dihhodâ da Avrupa’ya
sürülmüştür. Paris’e giden Dihhodâ, orada merhum Muhammed-i Kazvînî ile
birlikte bulunmuş, daha sonra İsviçre’ye geçerek Ywerdon kentine
yerleşmiştir.
Dihhodâ bu kentte iken bir gece rüyasında Cihangir Han’ı görür. Cihangir
Han kırgın bir tavırla ona bakarak “Niçin beni hatırlamadın?, ‘O genç
düştü, ölüp gitti diye söylemedin mi?” diye sorar. Dihhodâ uyanarak
lambayı yakar ve derin, kederli düşüncelere dalar. Seher vakti aşağıdaki
şiirin üç bendini yazar. Sabah olunca da dördüncü ve beşinci beyitleri
ilave eder:
“Ey
seher kuşu! Mademki bu karanlık gece başından karanlığı attı
ve
sabahların ruh bağışlayan efiltisiyle sarhoşluk mahmurluğu,
uykuya dalanların başından uçtu,
ve
mavi tahtırevanını sevgilisi (güneş)
altın telil saçının düğümünü açtı,
Tanrı bütün yüceliğiyle ortaya çıktı ve
kötü
ruhlu şeytan kuşatıldı,
Ölü
mumu hatırla! Hatırla!
Ey
bu zindandaki Yusuf’un arkadaşı!
Mademki senin rüyan yorumlandı,
Gönlün neş’e doldu, dudağın gülümsemede,
Düşmanın seni kıskanıyor,
dostlarına erişmek dileğiyle,
Yakınlarının ve sevgilinin yanına
mehtap ve meltemden daha hür gittin.
Bütün gece boyu seninle,
Dostlara kavuşmayı arzu eden ve
sabaha kadar yıldızları sayan
o
kimseyi hatırla.
Ey
dertli, zavallı bülbül!
Bahçe tekrar neşelenince,
sümbül, gül ve rayhanlarla bahçe
Çin
resim atelyelerine dönünce,
Kırmızı gülün, şebnemin yanağı terleyince,
Sen
elinden temkin dizginini bırakmışsın!
Gam
içinde, şevkin ateşini söndürmeyip
erken açan ve Aralık soğuğundan
solan o çiçeği hatırla.[ii]
Ey
Mûsâ ile beraber vatan arayan İsrailoğulları![iii]
Mademki bu sayılı seneler geçti,
ve
irfan meclisinin şirin güzeli
söz
verdiği gibi göründü;
Altın mezbahasından[iv]
göklere her sabah
ûd
ve amber kokusu yükseldi;
Cahil kavmin işlediği günahtan dolayı
vaad
edilen toprakları[v]
görem hasretiyle,
çöllerde feda olup giden kimseyi hatırla!
Ey
altın çağın çocuğu!
Mademki çağınız yeniden imar edildi,
ve
kullarının itaatinden memnun olan Tanrı,
yeniden Tanrılığına başladı,
artık ne Şeddad’ın[vi]
adı, ne de İrem’in
merasimleri kaldı.
Kırmızı gül boş yere konuşmaktan vazgeçti.
Hakk’a tapmak suçuyla
celladın kılıcının ucuyla başı kesilip
Cennete ulaşanı hatırla!
Ywerdon’da Sûr-i İsrafil gazetesinden sadece üç sayı çıkmış ve bu şiir
ilk sayıda yayımlanarak hürriyetçilerin eline ulaşmıştır.
Dihhodâ İsviçre’den ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelmiş, burada bulunan
İranlılarla birlikte Surûş gazetesini çıkarmıştır. Bu gazetenin ancak
on, onbeş sayısının yayınlanabildiği tahmin edilmektedir.
Muhammed Şah hükümetinin devrilmesinden sonra Tahranlılar ve Kirmanlılar
tarafından Şura Meclisi üyeliğine seçilen Dihhodâ Tahran’a dönmüş ve
İranlı özgürlükçülerle birlikte çalışmıştır. Birinci Dünya Savaşının
sürdüğü yıllarda Çehâr mahâl-i bahtiyârî adlı yerde inzivaya çekilen
Dihhodâ, savaştan sonra Tahran’a gelmiş ve siyasetten tümüyle
uzaklaşmıştır. Bundan sonra bilimsel ve idarî çalışmalara başlamış,
Milli Eğitim Bakanlığı, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi
dekanlıkları yapmıştır. Ömrünün son otuz yılını dâiretülmaârif denilen
büyük ansiklopedik lugatı hazırlamakla geçirmiş ve nihayet adını
ölümsüzleştirecek olan bu eserini meydana getirmiştir. Dihhodâ 1955
yılında dünyaya gözlerini kapamış, böylelikle İran bilim camiasında
yerinin her zaman boş kalacağı bu insan İbn-i Bâbûye’de toprağa
verilmiştir.
Dihhodâ’nın iki türlü nesri vardır. Siyasî ve sosyal içerikli
yazılarında halk dilini kullanır; halk deyimlerine ve atasözlerine yer
verir. Halkın iyi tanıdığı kimselerden bahseder. Lugatname’deki ve diğer
araştırmalarındaki dili, eski Horasan yazarlarının dilidir. Ancak,
Çerend u Perendleri sade olmasına karşın, genel olarak Sâmânîler ve
Gazneliler dönemi yazarlarının üslubu hakimdir.
Bilimsel çalışmaları ve diğer eserleri tercüme, araştırma, edisyon
kritik (tenkitli neşir) ve telif eserlerden oluşur.
1.Azamet ve ihtilâl-i Rom, ünlü Fransız yazarı Oh. de Montesquieu’nün
tercümesi olup, henüz basılmayan bu eserin elyazması, Dihhodâ’nın
vârislerinde bulunmaktadır.
2.Montesquieu’nün Kanunların Ruhu adlı eserinin Rûhülkavânîn adıyla
Farsçaya tercümesi Dihhodâ tarafından yayımlanmıştır.
3.Emsâl ü hikem, Dihhodâ’nın şaheserlerinden biri olup dört ciltten
ibarettir. Bu eserde, Farsçada yaygın olan atasözleri, ibareler ve
terkipler toplanarak alfabetik sıraya göre yazılmış ve her atasözünün
altına şairlerin ve yazarların eserlerinden bunlarla ilgili örnekler
ilave edilmiştir.
4.Ferheng-i franse ve fârsî adlı Fransızca-Farsça sözlüğü henüz
yayımlanmamıştır.
5.Tahkîkî derbâre-yi Ebû Reyhân Bîrûnî, Kültür Bakanlığı tarafından
basılan bu eser, Lugatname’nin telif edildiği yıllarda yazarı tarafından
da iki kez yayımlanmıştır.
6-12. Dihhodâ, Nâsır-ı Husrev, Seyyid Hasen-i Gaznevî, Ferruhî-yi
Sîstânî, Mes’ûd-i Sa’d-i Selmân, Menûçihrî-yi Dâmgânî, Sûzenî-yi
Semerkandî ve Hafız’ın divanlarının tenkitli neşrini hazırlamış ama bu
çalışmaların hiçbiri basılmamıştır.
13.Tahran Üniversitesi profesörlerinden Dr. Muhammed Muin, Dihhodâ’nın
şiirlerini Mecmûa-yi eş’âr-i Dihhodâ adı altında derlemiş, yazar ve
eserleri hakkında yazdığı bir mukaddime ile birlikte bastırmıştır.
Dihhodâ’nın şiirlerindeki anlam ve bilgi, sanat yönünden daha
ağırlıklıdır. Birtakım şiirlerinde görülen edebî malumatın fazlalığı,
şiirlerin anlaşılmasını güçleştirmektedir.
Dihhodâ’nın Sûr-i İsrafil gazetesinde yayınlanan iğneleyici şiirleri, bu
divanın sonuna ilave edilmiştir. Bu şiirler arasında en meşhur olanı,
her kıtasının sonu Akabelay (Aka Kerbelâyî, Kerbelâ-yi Dehov) hitabıyla
biten şiirdir.
14.Bundan önce de bahsedildiği gibi, yazarlığa başladığı ilk yıllardan
beri Dihhodâ’yı üne kavuşturan Çerend u perend adlı, iğneleyici,
tenkidli makaleleridir. İran’da o zamana kadar böylesine sade, pervasız,
etkili ve aydınlatıcı yazılar yazılmamıştır. Dihhodâ, halkın dertlerini
dile getirdiği için Sûr-i İsrâfil gazetesi geniş bir okuyucu kitlesi
kazanmış, kendisi de özgürlükçülerin safına katılarak çalışmalarını
istekle sürdürmüştür. İran edebiyatı üzerinde çalışan oryantalistlerden
Edward Browne ve Dâiretülmaârif-i islam yazarları ondan övgüyle
bahsetmektedirler. Browne, Târîh-i matbûât ve şi’r-i cedîd-i irân adlı
edebiyat tarihinde Dihhodâ’nın üslubunun, şiirlerinin de basıldığı Molla
Nasreddin gazetesinin üslubunu takip ettiğini kaydetmektedir.
Her
ne kadar Dihhodâ mizahî şiire başlangıçta taklitle başlamışsa da
sonraları bu üslubun en büyük ustalarından biri olmuştur.
Son
yıllarda Çerend u perend’ler ayrı bir kitap halinde yayımlanmıştır.
Merhum Saîd-i Nefîsî, Şâhkârhâ-yi nesr-i fârsî-yi muâsır (Çağdaş Fars
nesrinin şaheserleri) adlı eserinde de Çerend u perendleri bir araya
getirmiştir. Aşağıdaki parça Dehov’un yazılarındaki kahramanları bir
araya getirerek konuşturduğu Çerend u perendlerden alınmıştır:[vii]
“Ayın on beşinde, Pazar günü Sûr-i İsrafil idaresinde geçici bir kurul
oluşturuldu. Kuşkusuz gazetenin aboneleri, kurulun üyeleriyle tanışmak
isterler. Evet, ben kulunuzu tanıyorsunuz. Onlar da hizmetinizde olan
tanınmış kişilerdir. Bu mu? Evet. Onlar mı? Hayır, hayır. Kendilerini
size tanıtmama gerek duymazlar. Zaten diğerleri hakkında da bilginiz
var.
Sayın Seg-i Hasendele bundan önceki kurulun yaptığı çalışmaların özetini
okudular.
Sayın Seg-i Hasendele- Bana göre böylelerinin[viii]
kanları helal ve malları mübahtır.
Demdemî- Evet, her ne kadar bunu söylemek cesaret isterse de, bir
atasözü vardır: Ayıdan kıl koparmak da kârdır.
Uyarkuli- Eğer bu seccadelerin ipliklerinin biz kölelerin
atardamarlarından dokunmuş olduğunu bilseniz, hiçbir zaman bunu kabul
etmeye yanaşmayacaksınız.
Âzâdhân-ı Kerendî- Evet, öyle, rahmetli Sadî şöyle der: Arı sokmasını
hayatında bir kez olsun tatmayan kimseye arıdan bahsetmek boşunadır.
Harmeges- Bakalım, biz bu seccadeleri kabul etmezsek, hükümet onları
sahiplerine iade eder mi, yokas kendisi zaptedip ondan faydalanmaya mı
çalışır?
Cenab-ı Molla İnekali- Bence, Harmeges hazretlerinin söylediği gibi,
seccadelerin iadesi yanlış ve hatta suçtan beter işlenmiş bir suçtur.
Demdemî- Bravo! Doğru. Çok doğru buyurdular.
Âzâdhan- Bakalım, Kirman hakimi şehzade hazretleri ve seccadeleri niçin
Dehov’a veriyorlar? Eğer Dehov’un ihtiyacı olduğu içinse, ki böyle bir
şey söz konusu değil, şimdilik gazetecilikten sağladığı gelirle, boğaz
tokluğuna geçinip gidiyor. Yok eğer eğitim ve öğretime yardım içinse, en
iyisi, vali hazretleri bölgelerinde bulunan iki üç yetimi seçip bu
paranın senelik kazancıyla onları okutsunlar.
Cenâb-ı Molla İnekali- Niyetlerinin maarife yardım etmek olduğunu
söylersek ne zararı var? Fakat buyurduğunuz gibi, yetim çocukları
okutmak daha iyi olurdu. Bunlar arasında tercih yapmak, alışıla gelen
bir takım âdetlere bağlıdır. Bence gazeteye yardım etmenin, yetim
çocuklara yardım etmekten daha iyi olduğunu bilmeleri gerekir. Çünkü
gazete, binlerce kişiyi, yetim çocukları eğitmeye teşvik edebilir. İki
üç çocuğun yetiştirilmesi daha küçük çapta bir iştir ve daha az
faydalıdır.
Demdemî- Benim bu konuda tam bir bilgim yok. Beyefendinin sözlerini
anlamıyorum. Ama bana göre, beyefendi doğru buyurdular. Bravo! Bravo!
Uyarkuli- Bendeniz de şu düşüncedeyim: Şimdiye kadar çocukların
eğitilmeleri ve yetiştirilmeleri, gazeteye yapılacak yardıma yeğ
tutulmuştur. Çünkü şimdilik gazetelerin gelirleri var. Yardıma da
ihtiyaçları yok. Buna karşılık, memlekette yardıma ihtiyacı olan pekçok
fakir çocuk var. O halde, zengin kimseleri bu işe teşvik etmek ve
diğerlerinin de bunları taklit ederek aynı şeyi yapmaları için birkaç
çocuğu eğitmek en iyi yoldur.
Âzâdhan- Doğru. Bundan da öte, sayın Molla İnekali’nin buyurdukları
gibi, bu topluluk tıyamete kadar aksamaya devam edecektir. Çocukların
eğitilmesine teşvik için gazeteye yapılacak olan yardım iyi bir şeydir.
Ancak, diğer taraftan halkın çocuklara yardım etme isteği her zaman,
İran’da gazete ile ayakta kalacaktır. Buna göre, beyefendinin
buyurdukları gibi öncelik yine gazetenin olacaktır.
Demdemî- Konu kapanmıştır.
Cenab-ı Molla İneakli- Arkadaşım, bunların hepsi gerçekten uzak
palavralar.
Uyarkuli- Hayır bayım, palavra değil, doğru. Buyurduğunuz gibi, halkın
kimsesiz çocukların eğitimi için gazeteye yardım etmeleri ve bu işe
teşvik edilmesi güzel bir şeydir. Gazeteye yapılacak yardım da yetimlere
yapılacak yardımdan önceliklidir.
Demdemî- Sayın Uyarkuli, biraz daha açık buyurunuz ki ben de düşüncemi
arz edeyim.
Cenâb-ı Molla İnekali- Ben bu şeyleri bilmiyorum. İyiliği reddetmek
aklen ve şer’an mekruhtur. Her kim şeriata muhalifse, Müslümanların
ondan uzaklaşması gerekir. Eğer, neûzubillah, muhalefeti dinden dönmeye
kadar giderse, katli de vacip olur.
Demdemî- İâzenallah min şürûri enfüsinâ![ix]
Âzâdhân-ı Kurd- Sayın bayım! Çok ileri gidiyorsunuz! Diyelim ki iyiliği
kabul etmemek şeriatta mekruh olsun. Mekruh olan şeyi uygulamak nasıl
oluyor da Müslümanların ondan uzak durmalarını gerektiriyor? Bunu yapan
kimse, dinden de çıksa öldürülecek mi yani?
Cenâb-ı Molla İnekali- Ey mümin! Sen kıldığın namazın sehviyatını
biliyor musun?
Cenab-ı Reis- (Zili çalıp buyurdular) Konuyu karıştırmak doğru değil.
(Cenâb-ı Molla İnekali, reisten izin almadan öfkeyle kalkıp meclisten
ayrıldılar. Diğerleri ısrar ettilerse de ‘Ben kendi hakkımdan
vazgeçerim. Fakat toplumun huzuru söz konusu olursa, geçmem,
neûzubillah’ diye cevap verdiler.)
Seg-i Hasendele- Reşt, Isfahan, Azerbaycan ve Mazenderan’da bulunduğum
zamanlar, şehir hakimleriyle (valilerle) her tarafa gidip geliyordum.
Bunların gazetelere her yıl –alâkadri merâtibihim[x]-
bir miktar para gönderdiklerini görüyorum. İstibdat devresinde hakimler
gazetelere yıllık bir miktar para gönderiyordu. Şimdi de bu âdetin aynen
devam etmesinin ne zararı var?
Uyarkuli- Sayın bayım! Köylü kızın kulağındaki küpeyi, zavallı köylünün
altındaki kilimi, hatta ihtiyar kadıncağızın tavuğunu alan bu Allah
tanımaz, insafsız valiler, neden gayrimeşrû yollardan, hatta fuhuş
yoluyla sağladıkları gelirlerin bir kısmını her yıl isteyerek
gazetecilere vermekten vazgeçmiyorlar? Acaba maksatları, İran’daki dört
beyinsiz gazeteyi kendilerine çekmek mi? Acaba bu öldürücü zehirle
zehirlenen gazetecinin sözü ve yazısının millet önünde itibarı kalır mı?
Bundan sonra gazetecinin yazdıklarına kulak veren kimse kalır mı? Ne
yazık ki hâlâ cehalet perdesi gözlerimizi kapatmış, hiçbir şey hakkında
düşünce sahibi olamıyoruz. Cenab-ı Molla İneakli böyle bir şeyin kabul
edilmesinde ısrar ediyor. Amaçları rüşvet kapısını açmak mı? İşte bunu
söylüyorum ve hiç kimseden çekinmiyorum. Diyorum ki, kötü düşünceli
bilginlerimiz ve bazı gazetecileriniz bu ihtirastan vazgeçmedikçe İran
bayındır ve Müslümanlık ihya olamaz. Her ne kadar haddimi aşıp, meclisin
kurallarına uymadımsa da, doğru yolda olduğum için beni affedeceğinizden
eminim. İstifa etmeye de hazırım.
Burada meclisin çoğunluğu”Sayın Uyarkuli haklıdır” dediler ve kurul
tarafından vali hazretlerine aşağıdaki dilekçenin yazılması
kararlaştırıldı:
“Sayın Kirman hakimi Şehzade Nusretüddevle –adaletli günleri devam
etsin- hazretlerinin şerefli ve kutsal makamlarına,
Yüce
şehzadenin politikası tutmadı. Yani mecliste, sizden yana olan Molla
İnekali de afalladı ve yüce şehzadenin kurmak istediği köprüyü su aldı
götürdü. Yüce şehzade, şimdi Alman ve İngiliz mekteplerinde okumanızın
zamanıdır. Harabe İran’ın Kirman’ında valilik yapmak değil. Sûr-i
İsrafil’e merhamet buyurduğunuz yüz tümenlik seccade Kirman’a geri
gönderildi. Bundan sonra da haddinizi biliniz ve suyu görmeden paçayı
sıvamayınız. Ne Sûr-i İsrafil rüşvet alır, ne de Kirman şehitlerinin ve
koyun kanıyla mısır ekmeği yiyenlerin ahı yerinde kalır.
Lât u lutlar Kurulu
Başkanı
İmza”
15.Çağdaş İran edebiyatında Dihhodâ’yı önceki eserlerinden daha çok üne
kavuşturan çalışması Lugatname adını verdiği büyük islamî ve
ansiklopedik sözlüğüdür. Bu eser, onun otuz yıl süren çalışması ve
dostlarının yıllarca süren zahmetlerinin ürünüdür. Dihhodâ, eski
divanları ve el yazmalarını bir bir taramış, her kelimeyi bir fişe
yazdıktan sonra kelimenin geçtiği cümleyi de aynı fişe kaydetmiştir.
Kelimelerin eski sözlüklerden çıkardığı anlamlarını da bu fişlere ilave
etmiş, böylelikle milyonlarca fiş hazırlamıştır. Bu fişleri alfabetik
sıraya soktuktan sonra eserin basımıyla uğraşmış, birkaç kişi de bu
çalışmasında ona yardım etmiştir. Ona yardım edenlerin başında, Tahran
Üniversitesi profesörü Dr. Muhammed Muin gelmekteydi. Dr. Muin, yazarın
ölümünden sonra, onun vasiyeti üzerine çalışmanın tamamlanması işini
üzerine almıştır. Beyin felcine tutulan Dihhoda, 1926 yılında ölmüştür.
Dihhodâ, Muin ve diğer dostları tarafından hazırlanan bu eserden şimdiye
kadar 190 fasikül yayımlanmış olup, kalan kısmı da yayımlanmaya devam
etmektedir.[xi]
Lugatname, Dihhodâ’nın bütün fişlerini içermemekle beraber, yirmi beş
bin büyük sayfadan fazla tutacaktır. Bu sözlükte Farsça ve Arapça
kelimeler, İran ve İslam tarihinin ünlü simalarının yaşam öyküleri, İran
şehirleri ve köyleri, dünyanın tanınmış bilginlerini tanıtan bilgilere
ve ilmî konulara alfabetik sıraya göre yer verilmiştir. Tamamlandıktan
sonra kendi türünde dünyanın belli başlı ansiklopedik sözlüklerinden
biri olacak olan bu eser, İran ve dünya için eşsiz bir sözlük olacaktır.
**
Dihhoda, Talibof ve devrim günlerinin diğer yazarları hakkında
söylenecek çok şey olmakla birlikte, konuyu fazla dağıtmamak amacıyla bu
bölüm burada noktalanacaktır.
BİBLİYOGRAFYA
1.Âriyenpur, Yahya, Ez Sabâ tâ Nîmâ (İran edebiyatının yüz elli yıllık
tarihi), c.I-II.
2.Bahâr, Muhammed Takî (Meliküşşüerâ), Sebkşinâsî, c.I-II,
3.Browne, Edward, Târîh-i edebiyyât-ı îrân, çev. Reşîd-i Yâsemî, c.I-IV.
4.Browne, Edward, Matbûât ve şi’r-i cedîd-i îrân, c.I-II.
5.Dihhodâ, Ali Ekber, Lugatname.
6.Muîn, Dr. Muhammed, Mecmûa-yi eş’âr-i Dihhodâ.
7.Tâlibof, Abdurrahim Tâlibzade, Kitâb-ı Ahmed.
8.Tâlibof, Abdurrahim Tâlibzâde, Mesâlikülmuhsinîn.
[i]
Dostlarından birine “Beni seçerlerse, memnuniyetle hemen gelirim.
Ama bana göre İranlı ve Meclis, davul çalan öküz hikayesine
benzer” diye yazmıştır.
[ii]
İçinde hürriyet ve meşrutiyetin şevkli ateşinin parladığı sırada,
çok genç yaşta öldürülen Sûr-i İsrafil gazetesi yazarı Cihangir
Han’a işaret edilmiştir.
[iii]
Hürriyetperverlerin Muhammed Ali Şah’ın istibdat devrindeki
hareketleri, çöllerde dolaşan Musa ile İsrailoğullarına
benzetilmiştir.
[iv]
Yahudi mabedlerinde kurban kesilen yer.
[v]
Mûsâ Peygambere vaat edilen yer. Burada hürriyete kinaye vardır.
[vi]
Tanrı’nın cennetine ihtiyaç duymamak için cennete benzer bir
bahçe kuran Şeddad, zalim ve imansız biriydi.
[vii]
Bu parça Sûr-i İsrafil gazetesinin on beşinci sayısında
basılmıştır.
[viii]
Sûr-i İsrafil gazetesine birkaç seccade gönderen Kirman hakimi
16. Nusretüddevle’ye işaret edilmektedir.
[ix]
Tanrım, bizi nefislerimizin kötülüklerinden koru.
[x]
Güçlerinin yettiği ölçüde.
[xi]
Lugatname’nin bütün fasikülleri yayımlanmış, şimdiye kadar
değişik boylarda birkaç güzel baskısı yapılmıştır. (Çevirmenin
notu)