Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

Dördüncü Bölüm: Farsçada Romancılık

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

İnsanoğlunu uzun zamanlardan beri meraka itip onunla mutluluk duyduğu şeylerden biri de hikayedir. Hepimiz çocukluk döneminin tatlı uykularını annelerimizin anlattıkları şirin öykülerde bulmuşuzdur. Delikanlılık çağlarında, heyecanlı aşk ve kahramanlık serüvenlerini okumaktan zevk alır, olgunlaştığımız yıllarda, karşılaştığımız güçlükleri ve meraklarımızı bir macerayı okumakla kolaylaştırır ve gideririz. Yaşlandığmız zaman da, öykü ve kıssalarda ruhun huzur ve rahatlık kaynağını ararız. Yenilik getiren yazarların beynindeki sedefle canlanan bu değerli inci daima hayat çeşnisi olmuş ve olacaktır.

Bugün bütün hikayeler Avrupa edebiyatında görüldüğü gibi birkaç sınıfta toplanmakta ve bunlara roman, nouvelle, fabl, conte ve fantaisie denilmektedir.

Çok eskiden beri Batılı yazarlar aşk romanları yazıyorlardı. Bu arada kaleme alınan heyecanlı ve sürükleyici hikayeler elden ele dolaşıyor ve çok alıcı buluyordu. Bu hayalî aşk hikayelerine roman denilmekteydi. Bir roman, genellikle ayrıntılı bir hikayeden ibaret olup, serüven, okuyucuyu türlü sahnelere ve muhtelif zamanlara sürükleyecek tarzda anlatılıyordu. Sürükleyicilik, okuyucuya yüzlerce sayfayı okuma sabrını veriyordu. Bir romanın başarısı ve ünü yazarının hayal ve yaratıcılık gücüne bağlıdır. Roman konularının aşk veya iki aşığın ruh bağlantılarının anlatımından ibaret olmadığı bilinmelidir.

Romanlar türlerine göre sınıflandırılmışlardır.

Yazarın tarihî bir gerçekten esinlenerek kaleme aldığı romanlara “tarihî roman” denilir. Tarihî roman yazarı heyecan ve hayal gücünü arttırmak için gerçeği az çok değiştirir.

Başka bir roman türünde, köylülerin ve çobanların duyguları ve sade yaşayışları işlenir. Bu romanlara “köy romanı” denilir.

Diğer bir roman türünde yazar, okuyucusuna bilimi ve manevî konuları öğretmeye çalışır. Bunlara da “eğitici roman” denilmiştir.

Kimi yazarlar kinaye yoluyla gelenek ve görenekleri hatırlatmışlar, kahramanların hayatlarını işlerken serzenişlerde bulunmuşlardır. Bu romanlara “hiciv romanı” adı verilir. Bazen yazarlar kendi hayat öykülerini roman kahramanının yaşantısında dile getirirler. Aslında bu romanlar birbirine bağlı birkaç mektuptan oluştuğundan bu tür romanlara “yazışma romanı” denilmiştir.

İçinde gerçek nedenlerin belirsiz olduğu ve polisiye olayların anlatıldığı romanlar vardır. Yakalama görevini üstlenen kahraman, kendi çabasıyla bu belirsizliği ortadan kaldırır. Bunlara “polisiye roman” denilir. Polisiye romanlar genç okuyucularda hayli heyecan ve tutku yaratır. Ne var ki, bu romanların çoğu okuyucunun ruhunda olumsuz bir etki bırakır.

Makineleşme çağının hayatî meselelerinin çok oluşu, son yüzyılda uzun hikayeler ve olaylarla dolu romanların okunmasına fırsat vermemiş, bu nedenle kısa hikayeler ve nouvelle, yavaş yavaş uzun romanların yerini almıştır. Bu hikayelerde hayal gücü ve yaratıcılık daha azdır. Yazar, kahramanının serüvenini bir sahnede anlatır. Kahramanın serüveni her ne kadar hayal gücüyle kurgulanmışsa da, günlük hayatta karşılaşılan olayların aynısıdır. Bir nouvelle okumak okuyucuyu fazla yormaz. Bugünkü nouvellelerin çoğu kahramanın psikolojik tahlilini ve değerlendirmesini di ihtiva eder.

Diğer bir roman türü fabldır. Fabller, aşk ile ilgili konuları işlemez. Gerçekleşmeyen tasavvurlar, düşünceler ele alınır. Dünya edebiyatında fabllerin bir kısmı, Yunan, İran ve Hint mitolojilerinde örnekleri görülen ve kahramanlıktan bahseden hayalî hikayelerdir. Câm-ı Cihannümâ-yı Keyhusrev (Keyhüsrev’in dünyayı gösteren kadehi) ve Âyîne-i İskender (İskender’in aynası), Keyhüsrev ve Büyük İskender’in güçlerini göstermek için kaleme alınan fabllerdir. İran, Hindistan ve bazı ülkelerin dinî rivayetlerinde bu tür fabllere rastlanmaktadır.

Bazı fabller, ahlakî bir konu üzerinde inşa edilen öykülerden oluşur. Bunların çoğunda kahramanlar insan değildir. Örneğin, Kelile ve Dimne’deki çok kısa hikayelerin kahramanları arslan, çakal, tilki, tavşan, inek ve eşek gibi hayvanlardan oluşur. Bunlar ahlakî ve eğitici fabllerdir. Merzubannâme adlı eserde de fabller görülür. XVII. yüzyılda yaşayan Fransız yazar J. de La Fontaine ve XIX. yüzyılda yaşayan Danimarkalı H. C. Andersen, Avrupa’da fablleriyle müşhur olan iki yazardır. La Fontaine’in fablleri Doğu kaynaklı olup, büyük bir ihtimalle Kelile ve Dimne’den etkilenilerek yazılmıştır.

Conte da bir Avrupâî kısa hikaye türüdür. Fable çok benzer ve hayat mahsulüdür. Ancak sosyal konular işlenmez. Bir aile hayatında pasajlar vardır. Hayret verici olaylar olur ama okuyucu bundan kendisine bir hisse çıkaramaz. Avrupalı edebiyat eleştirmenleri, bir sonuca ulaşmayan, sanatsal ve sosyal değeri olmayan bu tür hikayelere “conte” adını vermişlerdir.

Bugün yaygın olan hikaye türlerinden biri de fantezi (fantaisie)dir. Kelime anlamı “aslı olmayan” demek olan fantezilerde asılsız konular işlenebilir. Yazar maksadını açıklamak için bir zemin kurar. Kendi gerçek kahramanını değişik ad ve özelliklerle sahneye koyar. Kendi düşüncelerini kahramanı vasıtasıyla dile getirir. Fantezilerde çoğu zaman güldürücü yönler de görülür. Bu hikayelerin yanı sıra, Avrupa’da tahayyülî olması bakımından fabller arasında, okuyucuya bilgi verdiği verdiği için eğitici romanlar arasında yer alan yapıtlar da vardır.

Jules Verne[i] ve A. Volkov[ii]’un uzay ve gezegenler hakkındaki eserleri bu türdendir. Bunların dışında, çocuklar için kaleme alınmış olup ayrı bir ad verilmesi gereken hikayeler de vardır.

Yukarıda anlatılan hikaye türleri, Avrupa edebiyatında görülen hikaye çeşitleriydi. İran’da da buna benzer hikayeler yazılmış ve değişik şekilde adlandırılmıştır. Ancak, bilindiği gibi, İranlı yazarlar kelimelerin anlam sınırını büyük ölçüde geniş tuttukları gibi, yakın anlamlı birkaç kelimeyi bir anlamda kullanmışlar, böylece pek çok kelimenin ayırt edilemez bir duruma düşmesine neden olmuşlardır. Bugün “hasb-ı hal”, “tercüme-i hal” ve “sergüzeşt” terkiplerinin aynı anlamı taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz. “Dâstân” ve “hikâyet” kelimeleri, Batı romanı anlamında kullanılabilirse de, İran fabllerinin çoğu kitaplarda “hikâyet” adıyla geçmektedir. Bu duruma göre, Farsçada bulunan dâstân, kıssa, sergüzeşt, tercüme, hasb-ı hal, sâniha, vâkıa, hâdise, hadîs, nâdire, macera, nakl ve bunun gibi Farsça ve Arapça kelimeler hikayenin çeşitli anlamlarında kullanılmıştır. Bu kelimeler anlamca birbirine karışıp kavram karmaşası meydana geldiğine ve bu kelimelerin anlam sınırları belli olmadığına göre, burada Avrupâî kelimelerden faydalanılacaktır.

**

İran’da da hikayeciliğin var olduğu söylenmişti. Bunlar, Firdevsî’nin Şehname’si veya Hüsrev ü Şirin’in heyecanlı serüveni ya da Leyla ve Mecnun’un kederli aşk hikayesi değildir.

XI. yüzyıldan bu yana İran edebiyatında, avrupâî romanla ortak özelliklere sahip olan güzel hikayeler göze çarpar. Ancak bunlar her yönüyle avrupâî roman sayılmaz. Bu hikayelerde, bir romanda bulunması gereken hayal gücü, yaratıcılık, çekicilik ve heyecan vardır. Ama işlenen temel konu aşk ve tarihî bir olay değildir. Çoğu, bir kahramanı övmek için kaleme alınmıştır. Firdevsî, Şehnamesinde Rüstem’i yüceltir ve över. Bu gruba mensup yazarlar ve şairler, kahramanlarını olağanüstü bir güçle sahneye getirirler. İskendername’nin kahramanı olan İskender gibi efsaneleştirilmiş tarihî bir sima söz konusudur. Bazen de Emir Arslan ve Hamza gibi tarihî simalara aynı özellikler kazandırılır. Bu nedenlere dayanarak, hikayecinin tarihî bir şahsiyeti beğenip onun için bir hamase (kahramanlık destanı) yazdığı tahmin edilebilir. Buraya kadar, belirtilen özelliklerin temelde romandan farkı yoktur. Ancak bunun yanında İran hikayelerinde görülen sihir ve cadının da heyecan yaratması bakımından etkisi çoktur.

Şu kadar var ki, İran hikayelerindeki kahramanlar ve hikayelerin kuruluş tarzları, romanın doğal sınırını aştığı gibi, sahte bir görünüm de kazanmaktadır. Bu kahramanlık destanlarının en önemlileri, XI. ve xII. yüzyıllarda kaleme alınan mensur İskendername ve Semek-i ayyâr’dır. Bu iki eserden sonra Dârâbnâme-yi Tarsûsî, Dârâbnâme-yi Bîgamî, Hamzaname, Muhtarname, Huseyn-i Gord, Emir Arslan ve bunun gibi yüzlerce eser yazılmıştır.

İslam peygamberi Muhammed’in amcası Hamza’dan bahseden Hamzaname ve İmam Hüseyin’in kan davasını güden cesur Muhtar-ı Sakafî gibi, kahramanlarının tarihte gerçekten yaşamış olduğu eserler de mevcuttur. kimi yazarlar da, kahramanları tarihte tanınmayan hikayeler yazmaya yönelmişlerdir. Bu kahramanlar, gerçekte yaşanmış olan ya da tarihî kaynaklarda adına rastlanmayan meçhul kişilerden ibarettir. Bu tür hikayelerin en ünlüsü Huseyn-i Gord’dur. Yukarıda açıklanan hikayelerin yanında Tûtînâme, Çihil Tûtî, Hezâr u yek şeb gibi birkaç hikayeyi içeren öyküler de göze çarpar. Bu tür kahramanlık hikayelerinin en iyi ve son örneklerinden biri Nâsırüddin Şah zamanında kaleme alınmıştır. Nakîbülmemâlik adlı bir saray adamı her gece Muzaffereddin Şah’a yatak odasında hikayeler anlatıyor, şahın kızı Fahrüddevle de mahfil arkasından duyduklarını yazıyordu. Böylece, belki de İran’da kendi türünde yazılan hikayelerin sonuncusu olan Emir Arslan-ı nâmdâr Farsça nesir sermayesine kazandırılmış oldu.

**

İranlıların Avrupa edebiyatını ve kültürünü tanımaları, avrupaî tarzda roman yazma düşüncesinin doğmasına neden olmuştur. İlk roman yazarları da tarihî roman yazmaya başlamışlardır. İkinci bölümde, Mirza Aka Han-ı Kirmânî’den bahsedilirken, onun, Mezdek, Mani, Nâdir Şah ve Şah Sultan Hüseyin hakkında birkaç tarihî roman yazdığı, tamamlanmayan bu eserlerin bugün mevcut olmadığı belirtilmişti. Meşrutiyet devrimi yıllarında Kaçar şehzadelerinden biri olup, şiir ve edebiyatta Husrevî lakabıyla tanınan Muhammed Bâkır-ı Mirza, Hülagu’nun İran’a saldırısından sonraki Fars eyaletinin sosyal durumunu tasvir eden Şems u Tuğrâ adlı bir roman yazdı. İran’da Moğol sultanına muhalif olan Şems veya Şemseddin, bu romanda Fars atabekleri hanedanına mensup şehzadelerden biridir. Bu romanın aşk yönünün daha ağır bastığında kuşku yoktur. Meşrutiyet devrimi yıllarındaki İran’ın durumuna da bir dereceye kadar dikkat edilmiştir.

Nusret-i Hemedan medresesinin başkanı olan Şeyh Musa, 1919 yılında Aşk u saltanat adlı romanının ilk cildini yazarak yayımlamış ve bir nüshasını Edward Browne’a göndermiştir. Browne bu roman hakkında “İran’da Batı üslubuyla kaleme alınan ilk roman olduğu söylenebilir”[iii] demiştir. Yazarın, Büyük Kuruş’un maceralırını anlatan bu eserin diğer iki cildini de tamamlamak istediği tahmin edilmektedir. Edward Browne bu eser hakkında şöyle yazmaktadır: “Kitabın asıl planı, tarihî bir roman olacak şekilde hazırlanmıştır. Ancak özel isimler genellikle Farsça aslıyla değil, bunların Fransızca şekliyle kaydedilmiştir. Örneğin, Mitradat=Mihrdâd veya Ekbatan=Henemâtâna= Hemedan şeklinde olduğu gibi. Manzara, meclis ve hikayede geçen şahıslar hakkında yapılan tavsifler ve konuşmalar, doğal olarak avrupaî örneklerin taklididir. Aşk ve savaş çeşnisinin sokulduğu bu hikaye, cezbedici olmamasına karşın okunabilecek niteliktedir. Herodot Tarihinden ve Avesta’dan çıkarılan gelenek ve görenekler, eski eserlere ve mitolojiye dair uzun tarihî bilgiler, kitabın ağırlığını arttırmıştır. Eski orijinal kelimelerin kullanılması ve Arapça kelimelerin bırakılması için çalışılmamıştır. Şu kadar var ki, yazar, olayları, âdetleri ve tarihî töreleri açıklarken büyük yanılgılara düşmemek için büyük bir gayret göstermiştir...”

Günümüze kadar gelen ikinci tarihî roman, Damgusterân yâ intikâmhâhân-ı Mezdek’tir. 1920 yılında Bombay’da basılan bu eserin yazarı, San’atîzâde-yi Kirmanî’dir. Bitirilmeyen bu romanın 110. sayfasının sonunda “Birinci ciyt tamamlandı” kaydı göze çarpar. Romanın geri kalan kısmının yazılıp yazılmadığı belli değildir.

XX. yüzyılın başlarında yaşayan bu iki yazardan sonra Büyük Rıza Şah’ın saltanat sürdüğü yıllarda roman ve nouvelle türünde değerli eserler kaleme alınmıştır. Bunların sayısı hayli kabarık olmakla birlikte meşhur olanları azdır. Bu bölümde, bu romanların en önemlilerinden söz edilecektir.

Pehlevî devri romancıları arasında, eserlerini yazarken tarih kaynaklarından yararlanan ve romanlarında tarihî hüviyeti bulunan, yani nerede ve nasıl yaşadığı, ne zaman öldüğü bilinen kahramanları işleyen yazarlardan bahsedilecektir. Bu gruptaki romanların özelliği, okuyucunun malumatını arttırması, huzur vermesi ve iyi düşünceler dolayısıyla etkili olmasıdır. Yazar, tarihî romanların ve hikayelerin çoğunda okuyucuyu kahramanın peşine takar, onun hayat tarzını örnek gösterir. Yazı dilinin şirin ve akıcı olması da bu tür romanların bir özelliğidir. Bu devrenin tarihî roman yazarları, değerli edebî görüşleri olan ve böylelikle yazıya hakimiyeti fazla olan kimselerdir.

Ş. Pertev’in, Lutfali Han Zend’in serüvenlerini ve Kerim Han’ın hükümette kalmak için yaptığı çalışmaları anlatan Pehlivan-ı Zend adlı roman bu gruptaki eserlerden biridir. Rahimzade-yi Safevî, Sâsânî hanedanından gelip, soyağacı İmam Hüseyin’in karısına kadar uzanan Şehrbânû hakkında tarihî bir roman yazmıştır. Merhum Said Nefîsî’nin Mâh-ı Nahşeb adlı romanı, Horasanlı hayret edilecek bir insan olan el-Mukni (Hişam veya Hişam bin Hekim)’nin macerası ve Ebû Müslim gibi tarihî bir simadan bahseder. Bozorg Alevî’nin Çeşmhâyeş adlı tarihî romanı İran’ın ünlü ressamı Kemâlülmülk hakkında kaleme alınmış bir eserdir.

İran’ın tarihî romanları arasında en çok ün yapan ve elden ele dolaşanı, “Peygamber” olup, bu eserin şimdiye kadar yirmi baskısı yapılmıştır. Romanın yazarı Rehnüma, İran basınının ve edebiyatının en önemli simalarından biridir. Akıcı ve şirin bir kalemi, sağlam cümleleri vardır. Üç ciltlik “Peygamber” romanı İngilizceye ve Fransızcaya da çevrilmiştir. Aynı yazarın başarılı tarihî romanlarından biri olan Zindegî-yi İmam Huseyn de yayımlanmıştır. Seyyid Fahreddin-i Şâdmân, İbrâhim Hâce Nuri, Muhammed Hicazî ve Sâdık Hidayet de yukarıda adı geçen yazarlar gibi eserlerinde tarih kaynaklarından yararlanmışlardır. Ancak bunların eserlerinin hepsine tarihî roman denilemez.

Çağdaş romancılardan bahsedilirken, en çok roman yazmış olanlar ele alınacaktır. Çünkü hikayeciliği ve romancılığı hayatlarının temel çizgisi haline getiren bu kimseler hikayecilikte çığır açmışlardır. Nitekim avrupâî hikaye ve roman üslubunun Farsça roman ve hikaye üzerindeki nüfuzu incelenmek istendiğinde bunların eserlerine bakmak kâfi olacaktır. Muhammed Ali Cemalzade, Sadık Hidayet, Celal Âl-i Ahmed, Muhammed Hicazî, Sâdık Çûbek ve Muhammed Ali Efgânî bu dönemin en önemli hikaye ve roman yazarlarıdır.

**

Muhammed Ali Cemalzade, Meşrutiyet devrimi günlerinin ünlü vaizi Seyyid Cemaleddin-i Isfahanî’nin oğlu olup, 1895 yılında dünyaya gelmiştir. İlk ve orta tahsilini doğduğu şehirde tamamladıktan sonra 1921 yılında Avrupa’ya giderek bir süre Berlin’de Seyyed Hasen-i Takîzâde ve Kâve dergisinin yazarları ile birlikte çalışmıştır. Aynı yıllarda onun kısa hikayeler mecmuası Yekî bûd u yekî nebûd (Bir varmış bir yokmuş) yayımlanarak meşhur olmuştur. Daha sonra Birleşmiş Milletler teşkilatında çalışmaya başlayan Cemalzade, İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşmiştir. İran’ı hiç unutmayan ve ülkesi hakkındaki düşüncelerinin akisleri eserlerinde görülen bu yazar, yarım yüzyıldan fazladır İran’dan uzakta yaşamaktadır. Cemalzade’yi İran romancılarından ve hikayecilerinden ayıran özellik, eski edebiyatı iyi bilmesi ve islamî bilgilerinin çokluğudur. Bu bilgi hicivli mazmunlar yaratmakta ona yardım eder, sözünün şirinliğini arttırır. Yazılarında dinî terimler, islamî inanç ve rivayetlerle karışmış olan ve göze yabancı gelmeyen bir nesir üslubu görülür. Bazen Sahrâ-yı mahşer (mahşer meydanı) adlı hikayesinde olduğu gibi, okuyucunun manayı kavrayabilmesi için hadislere ve Kur’ân âyetlerine aşina olması ihtiyacı doğar. Eğer Arapçaya vukûfu ve islamî bilgilerde yeterince bilgisi yoksa okuyucu bu yazıları anlamakta güçlük çeker.

Aşağıdaki parça Cemalzade’nin belki de istihza dolu ilk hikayesi olan “Fârsî şeker est” (Farsça şeker gibidir) den alınmıştır.

“Yeni bir yaver inlemekten ve ağlamaktan şifa bulmayacağını anladıktan sonra, kirli eteğiyle gözlerini sildi ve o sırada kapıda nöbetçi bulunmadığını farkettiği için bir ağız dolusu küfür ki, Gurkab kavunu ve Hakkan tönbekisi gibi kendi İranımızın öz malı olan küfürleri onun bunun dedesine ve ceddine savurdu. Hapishanenin avlusuna şöyle bir baktı ve yalnız olmadığını anladı. Ben bir Batılıydım ve elimden bir iş gelmezdi. Batılılaşmış birinden iş beklemiyordu. Bu yüzden ayak ucuna basa basa Hoca Efendiye doğru gidip, gözünü dike dike ona baktıktan sonra titrek bir sesle “Hoca efendi, Hazreti Abbas aşkına, benim suçum nedir? Vallahi insan intihar edip halkın zulmünden kurtulsa daha iyi” dedi. Bu sözleri duyan hoca efendinin sarığı bir bulut parçası gibi harekete geçti ve ortasından bir çift göz göründü. O gözlerin altında bulunması gereken fakat görünmeyen bir delikten ağır ağır ve kelimelerin üzerine basa basa söylediği şeyleri orada bulunanlar duydular: Mümin! Asi ve kusurlu bulunan nefs-i emmâreyi öfke ve kahır eline bırakma ki “elkâzımînelgayze velâfîne aninnâs”

Keçe külahlı bunları dinledikten sonra apıştı kaldı. Hoca efendinin laflarından yalnız “kâzımîn” kelimesini anladı ve “Hayır efendim, uşağınızın adı Kâzım değil, Ramazan’dır. Maksadım şu ki, burada bizi niçin diri diri gömmüş olduklarını anlayalım” dedi.

Bu kez de aynı ağırlık ve kibarlıkla o mukaddes taraftan, Hoca efendiden şu kelimeler çıktı: “Cezâkumullâhu, mu’min! Sizin gayenizi bu duacı anlamıştır. Essabru miftâhülferec. Umarım en kısa zamanda tutuklanmanızın sebebi açıklanır. Elbette, bin kere elbette. Nasıl olursa olsun, er geç kulağımıza gelecek. Şimdilik beklerken, en iyi ve faydalı yol Allah’ı zikretmektir. Ne olursa olsun, bu en güzel meşguliyetlerden biridir.*

Bu örnekte cümleler arasına tanınmamış ibareleri nasıl yerleştirdiği ve onlara nasıl canlılık kazandırdığı görülmektedir. Cemalzade’nin üslubu şöyledir: Toplulukların sözlerini ve kendilerine ait deyimleri toplar ve bunları kahramana bırakır. Kahraman bu kelimelerle ve deyimlerle rolünü oynar.

Cemalzade’nin nesrinde –Yekî bûd u yekî nebûd adlı hikayeler kitabında ve diğer eserlerinde- gramer sürçmeleri göze çarpar. Bazen de okuyucunun, ilk cümlenin cevabını almak için peşpeşe birkaç cümleyi birden okuması gerekir. İsm-i mefullerin fiil yerine kullanılması onun yazılarında çok görülür. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, nesrinin akıcılığı ve şirinliği, küçük gramer hatalarını okuyucunun gözünden gizleyecek ölçüdedir. Bu hatalar, zamanla onun eserlerinde azalmıştır.

Cemalzade’nin Avrupa’ya seyahate çıktığı yıllarda İran çok huzursuzdu. Sağlam bir idarî teşkilat yoktu. Dinî ve sosyal temeller gevşekti sallanmaktaydı. Batıya benzeyen fiki bir olgunluk , bilimsel ve manevî bir ilerleme kaydedilmemişti. Kısacası, ülke çok geride kalmıştı ve çaresizdi. Cemalzade, ülkesinden bu hatıralarla ayrılmıştı. Vatandaşlarının aydınlanması için istihza yollu hikayeler yazmak isteyince bu hatıra dallanıp budaklandı. Fârsî şeker est, Recul-i siyâsî, Dûstî-yi hâle herse, Bile dig bile çoğonder adlı hikayelerinde ve diğer yazılarında bu huzursuzluğa son vermenin zorunlu olduğu düşüncesini telkin etti. O yıllarda yayımlanan ve içinde güzel hikayeler bulunan Yekî bûd u yekî nebûd toplumun dertlerini çok iyi gösterdi ve yazarın meşhur olmasına neden oldu. İran halkı bundan sonra yeni bir yola koyuldu. Begenilen bir düzeni getirmek için gücü yettiğince çalıştı. Sonunda İran’a başka bir huzur geldiği söylenebilir. Ama Cemalzade’nin Yekû bûd u yekî nebûd’dan sonra yazdığı kitaplarda, kahramanların simalarında ve hikayelerin sahnelerinde gözlenebilecek bir yenilik yoktu. Birkaç edebî değeri fazla olan kitabının yayımlanmasına rağmen, diğerlerinde çağımızda az rastlanan kahramanlar sahneye çıkmışlardır. Bu nedenledir ki onun diğer eserleri Yekî bûd u yekî nebûd gibi elden ele dolayarak, birkaç baskı birden yapmamıştır.

Cemalzade’nin istihzalı yazıları arasında Yekî bûd u yekî nebûd’dan sonra Dârülmecânîn (Tımarhane), Sahrâ-yı mahşer (Mahşer meydanı), Emû Huseynalî ya Heft Kıssa (Emû Heseyin Ali veya Yedi Öykü), Râh-ı âbnâme (Kanal hikayesi) ve “Kulteşen-i dîvân” (Devlerin zorbası) yer alır. Ser u teh-i yek kirbâs (Altı üstü bir bez), Telh u şîrîn (Acı ve tatlı), “Kohne vu nov” (Eski ve yeni), Şûrâbâd (Kıraç), Gayr ez Hodâ hîçkes nebûd (Tanrıdan başka kimse yoktu) adlı hikayeleri son yıllarda yayımlanan yeni eserleridir. Makalelerinin bir kısmı İran ekonomisinden bahseder. Bunlar Berlin’de yayımlanan Kâve dergisinde basılmıştır. Diğer makalelerinden bazıları ise İran-Sovyet Rusya ilişkilerinin tarihçesitdir. Cemalzade’nin 1937 yılında Tahran’da basılan Hezâr bîşe (Bin koru) adlı bir eseri daha vardır.

Cemalzâde’nin tercümeleri de onun çalışmaları arasında ayrı bir yer tutar. Dâstân-ı beşer adıyla Farsçaya çevirdiği bir kitabı vardır. Alman yazarı Schiller’den Wilhelm Tell piyesini Farsça’ya nakletmiştir. Fransız yazarı Bernarden de Saint Pierre’in ünlü eseri , Kahvehâne-yi Sûrât adıyla onun tarafından Farsçaya çevirilmiştir. Bu kitap, çeşitli dinler hakkında birbirleriyle konuşan, sonunda bütün ilahî dinlerde amacın bir olduğu, ancak hareket tarzlarının ve bir takım törenlerin farklı olduğu sonucunda birleşen bir topluluğun serüvenidir.

Yekî bûd u yekî nebûd adlı hikaye kitabının sonuna, halkın konuştuğu kelime, deyim ve atasözlerinden meydana gelen küçük bir sözlük ilave edilmiş, bu sözlük yıllar sonra daha da genişletilmiştir. Bugün elimizde Ferheng-i lugât-i âmiyâne adlı değerli bir sözlük vardır. Cemalzâde’nin bu sözlüğü İran edebiyatı için kıymetli bir sermayedir.

**

İ’tizâdülmülk Hidayet’in oğlu olan Sadık Hidayet 1902 yılında doğmuştur. Genç yaşta Avrupa’ya giden Hidayet, yıllarca Paris’te kalarak Fransız dilive edebiyatını öğrenmiş ve bu yıllarda birkaç hikaye kaleme almıştır. Bu hikayelerde endişeli bir gencin şaşkınlığı ve savunmasızlığı görülmektedir. Halkı memnun eden şeylerin onun ruhuna huzur vermediği anlaşılmaktadır. Nitekim bu huzursuzluğun sonucunda Paris’te kendisini Saint nehrine atmış, ancak kurtarılmıştır.

Sadık Hidayet İran’a döndükten sonra 1936 yılında Hindistan’a gitmiş, orada İslâmiyetten önce hakim olan dilleri öğrenmiştir. Sâsânî Pehlevîsine, bir süre sonra o dille yazılmış birkaç değerli kitabı Farsçaya çevirecek kadar vâkıf olmuştur. Sadık Hidayet bu seyahatinde Buda dinini tanımış ve Buda yazılarını Fransızcaya tercüme etmiştir. Sadık Hidayet’in hayatı, talihsizlik üzüntüleri ve başkalarına üzülmekle doludur. Belki de Hidayet’in ruhunu Buda mektebine çeken şey, kendi üzüntüleri ile Budizm arasında sıkı bir bağlantı kurmasıydı.

Hidayet 1945 yılında Özbekistan’a gitmiş, bir süre Taşkent’te kaldıktan sonra tekrar İran’a dönmüştür. 1950 yılının sonlarında ikinci kez Paris’e giden Hidayet, bir gün Paris’te kaldığı evin banyosunun gaz musluğunu açarak kapıları sıkıca kapamak suretiyle hayatına son vermiştir. Yazar, Paris’teki Pére Lachaise mezarlığında toprağa verilmiştir.

Sadık Hidayet ilk Avrupa seyahatinden döndükten sonra istemediği halde devlet işine girmiş, bir süre Bank-i mill-yi İran’da çalışmıştır. Daha sonra sırayla İktisat İdaresi üyeliği ve Güzel Sanatlar Fakültesi tercümanlığı yapmıştır. İdarî işlere alışamaması ve ondaki bu serkeşlik ve ruhsal itaatsizlik, belki de onun kıymetli yazılarının yaratıcı olmuştur. Dostları onun hakkında “Sadık gördüğümüz en akıllı kimselerdendi” demişlerdir. Çok kesin ve açık sözlü olan ve kendisine kötülük eden kimseye yaptığını açıkça söyleyen, yerine göre şakacı ve hazırcevap olan Hidayet’in hayvanlara karşı duyduğu sevgi ve insanların hayatlarını idame ettirmeleri için onları öldürmelerine ve eziyet etmelerine karşı duyduğu üzüntü, insanları bu işten vazgeçirmek için “Fevâyid-i giyâhhârî” (Vejetaryenliğin Yararları) adlı eserini yazmasına neden olmuştur. Fransızcayı çok iyi bilen ve aynı zamanda az çok diğer Avrupa dillerine de aşina olan Hidayet, Hayyam’ı çok sevmiş ve Hafız’ı iyi anlamıştır. Hint, Buda ve Yoga mekteplerine ilgi duymuş, nitekim Hindistan’dan aldığı küçük bir Buda heykelini daima çalışma masasının üstünde bulundurmuştur.

Hidayet hikaye, piyes, tercüme, araştırma ve sefername alanlarında eser vermiştir.

İlk hikaye kitabı 1930 yılında Zindebegûr (Diri gömülen) adıyla basılmıştır. Sâye-i Moğol onun tarihî romanlarından biri olup, Bozorg Alevî ve Ş. Pertev’in iki eseriyle birlikte Enîrân adıyla yayımlanmıştır. Se katre hûn (Üç damla kan) onun on bir kısa hikayesinden oluşan bir kitap olup 1932 yılında basılmıştır. Daha sonra Aleviye Hanum, Velingârî (Aylaklık), Sâye-i rûşen (Alacakaranlık), Vagvâg-i sâhab ve Haci Aga, 1942 yılında da Seg-i vilgerd (Aylak köpek) yayımlanmıştır. Tûp-i morvârî (inci topu) adlı eseri basılmamış olmasına rağmen dostları arasında meşurdur.

Hidayet’in hikayelerinden Bûf-i kûr (Kör başkuş) İran edebiyatının tanınmış eserlerinden olduğu gibi, dünyanın büyük ülkelerinde çevirileri yapılmıştır.[iv] İran’da dillere destan olan bu hikaye kitabı pek çok dost ve düşman kazanmıştır. Bir grup, Bûf-i kûr’u ve diğer eserlerini gençlerin yollarını saptırma kaynağı olarak değerlendirmiş, başka bir grup da bu kitabı sanat şaheseri olarak kabul ederek ondan övgüyle söz etmiştir. Bûf-i kûr’un sanat değerinin yüksek olduğunda şüphe yoktur. Ama bu kitabı okuyan bir genç Bûf-i kûr’un sadece bir kitap olduğunu, okuduktan sonra ondan genel olarak bir hisse çıkarması gerektiğini bilmelidir. Hidayet’in eserlerini insanî gözle okuyan kimse, onun yufka yürekli, insanları seven biri olduğunu, içinde kimsenin genç yaşta ölmesini istemediğini görecektir. O halde böyle biri hayat dertlerinden söz ediyorsa, bunu bu dertlere deva bulmak için yapıyordur. “Ben yalnız lambanın karşısında duvara düşen gölgeme yazıyorum”[v] demektedir. Onun da diğer birçok kimse gibi ruhu yavaş yavaş inzivaya çekilmiştir, cüzzam gibi yaraları vardır. Diyor ki:

“Bu dertler kimseye anlatılamaz. Çünkü herkes, bu inanılmaz dertleri tesadüflerin, nadir ve enteresan olayların bir parçası olarak kabul ediyor. Biri, halkın kendi inançları yolunda hareket ettiğini söylese veya yazsa, bunu şüpheli ve alaylı bir gülümsemeyle karşılarlar. Çünkü insanoğlu buna bir çare bulamamıştır. İlacı da yalnız şarap içerek unutmak, afyonla ve uyuşturucu maddelerle doğal olmayan bir uykuya dalmaktır. Fakat ne yazık ki bu tür ilaçların etkisi geçicidir. Bu ilaçlar teskin edecek yerde, bir müddet sonra sızıyı daha da arttırır. Acaba günün birinde bu doğa ötesi tesadüflerin esrarıyla, bu koma halinde, uyku ile uyanıklık arasında görünen bu geçitte, ruhun gölgesinin bu yansımalarını anlayacak kimse çıkacak mı? Bizzat rastladığım, beni unutamayacağım şekilde sarsan, ilelebet insanın anlayamayacağı, yaşadığım müddetçe uğursuz hatırası hayatımı zehirleyecek olan bu olaylardan birini açıklamaya çalışayım. Zehirleyecek dedim. Bunun yarasının daima benimle beraber olduğunu ve olacağını söylemek istiyorum.

Gerçekten de yakıcı yarası ömrünün sonuna kadar Hidayet’i yakacak olan bu macera, çok realist olarak kağıda resmedilmiş hayalî bir hikayedir.

Yukarıda değinilen ekol, Avrupalı yazarların kullandığı üslupların en yenisi olup, yirminci yüzyılda doğmuştur. Bu ekole mensup olan yazar, görülen gerçeklerden başka, psikolojik yönleri, düşünceleri, çeşitli zihinsel olayları da mevcut olan her varlığın parçası sayar. Bunların tümünü bir arada ve peşi sıra kağıda döker. Böyle bir yazarın aklî ve mantıksal bağlarla işi yoktur. Kendisini düşünce dalgalarına bıraktığı zaman, gözünün önüne getirdiği her şeyi yazar. Sürrealistler, kendi üsluplarını, bu yüzyılın huzursuzluklarını dile getiren bir üslup olarak kabul ettikleri gibi, hiçbir üslubun sürrealizm kadar çağımızın meselelerini tasvir edemeyeceğini söylerler. “Yazılarımızda bir ibham varsa, zamanın gerçeklerinin özelliğidir” derler. Yaratılışımızda ve içimizde gizli olan bir gerçek vardır. Bunlar gözle görülen gerçeklerden daha üstün olup, anlamsız ve üzücüdür. Sürrealistler bu gerçeği göstermek için şunu teklif ederler: Yazar, düşündüğü her şeyi yazar. Kullandığı cümlelerin mazmunları arasında duygusal ve aklî bağların bulunmasını düşünmez. Yaptığı işlerde, hüküm verme ve mukayese etme endişesi taşımaz. Bir sürrealist yazar, yazdıklarının muhatabanının da kendisi olduğunu ve başka muhatap beklemediğini bilir. Hidayet’in Bûf-i kûr’da yarattığı sahneler zihnî gerçeklerin ta kendisidir. Eski edebiyatta görülmeyen bu tip eserleri yazar sanki uykuda yazmış gibidir. Yazar bu rüyada –belki de gerçek dünyada- mükemmeliyeti aradığı şekliyle bulmuştur. Tam anlamıyla güzel olan bu rüya bir defada oluşmuş, daha sonra ebedî görünmezliklere karışmış, bu cezbe içinde çirkin ve kötü bir ihtiyarla hemdem olmuş, kötülüğün pençesine düşmüştür. Bu uğursuz sahne, hikaye yazarının tüm hayatında keder izlerini göstermiştir.

Bûf-i kûr’un kahramanı “mahbûb-i esîrî”sini, sevgilisini bulduğunda, artık o sevgili ölmüştür. Kahramanın hayatının bu uğursuzluğu bu tabiat ötesi ölümle artar. Buradan itibaren bu kadının ölüsü, bir rüya ve o “merd-i hınzırpenzerî”nin siması daima yazarla beraberdir. Ona azap verir. Sonunda, kendisini ağarmış saçları, donuk gözleri ve yarılmış dudaklarıyla kambur bir ihtiyar olarak görür.  “Odanın penceresinden dışarı bakmaya korkuyordum. Aynada kendime baktığımda, her yerde iki görüntümü görüyorum.” der. Bu korku ve şaşkınlığı öyle bir yere gelir ki, şöyle der:

“Şimdi hiçbir şeye inanmıyorum. Eşyanın ağırlığına ve sabitliğine, apaçık ve aydınlık olan gerçeklere şimdi de şüphe ile bakıyorum. Bilmiyorum, parmaklarımı bahçemizin köşesindeki taş dibeğe vursam ve “Acaba sabit ve sağlam mısın?” diye sorsam, olumlu cevap aldığımda, onun sözüne inanmam gerekir mi gerekmez mi? Acaba ben ayrıcalıklı ve belli bir kişi miyim? Bilmiyorum!...”[vi]

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki zorunlu olarak “bilmiyorum” sözcüğünü dile getiriyoruz ve yine öyle bir kuşağız ki insanoğlunun tekamüle doğru seyrinde “hayret” vadisinden geçiyoruz. Düşünceye dalar da, içimizde kavga eden o görünmez dilden bahsedecek olursak, yazılarımızda tıptı Bûf-i kûr’da görülen kederli ibhamlar belirecektir.

Hidayet’in piyesleri şunlardan ibarettir: Pervîn dohter-i Sâsân (Sâsân’ın kızı Pervin) 1930 yılında yazılmıştır. Mâzyâr diğre bir piyesidir. Profesör Minovî, Mâzyar adlı bu tarihî kahramanın serüvenlerini bilimsel bir yöntemle araştırarak kaleme almış, daha sonra Sadık Hidayet bu eseri piyes haline getirmiştir. Efsâne-yi âferiniş (Yaratılış efsanesi)’te yaratılış öyküsü ve dinsel inançlar işlenmiştir ve bu piyes 1949’da yayımlanmıştır.

Hidayet’in değerli araştırmaları da vardır. Bunların ilki, bilimsel araştırma mahiyetinde bir çalışma olan Fevâyid-i giyâhhârî (Vejetaryenliğin yararları)’dir. Bu eserde Yoga mektebinin düşünce sistemi ile Batıda doğan “hâmhârân=etyemezler”ın inançlarını izleyerek, et ve hayvansal besinlerin yenilmesini tenkit etmiştir. Doğal maddelerden yararlanılması yolunda ilgi çekici kanıtlar ileri sürmüştür. “İnsân u heyvân”, “Folklor yâ ferheng-i tûde” İran’daki halk inançları ve hurafî düşüncelerin toplandığı Nîrengistân, Hayyam’ın kişiliğindeki iki ayrı görüntüyü tanıtması bakımından çok ilginç olan “Terânehâ-yi Heyyâm” (Hayyam’ın Teraneleri)’a yazdığı inceleme mahiyetindeki mukaddime, Gurûh-i mahkûmîn (Mahkumlar topluluğu) adlı tercümenin başında yer alan incelemesi Peyâm-i Kafka (Kafka’nın mesajı) onun bu gruptaki diğer eserleridir.

Hidayet’in hatıraları ve seyahatnamelerinden biri olan Isfehân nısf-i cihân (Isfahan, yarım cihan), son kez Pervîn Duhter-i Sâsân ile birlikte basılmıştır. Der câdde-yi nemnâk (Nemli yolda) da onun bu tür eserlerinden biridir.

Sadık Hidayet’in tercümeleri iki ayrı grupta toplanır. Yâdgâr-i Câmâsb, Kârnâme-yi Erdeşîr-i Bâbekân, Guzâriş-i gumânşiken, Guceste ez bâleş, Şehristanhâ-yi İrânşehr, Zend-i vehmumen yesen adlı eserleri Pehleviceden tercüme etmiştir. İkinci gruptaki eserleri Avrupa dillerinden yaptığı tercümeler olup bunların en önemlileri Mesh ve Dîvâr’dır. Bunlar birkaç yazarın hikayesinden derlenmiştir. Bunlardan Mesh çok meşhur olmuştur.

Hidayet’in çeşitli konularda kaleme aldığı diğer eserleri, arkadaşı Hasen Kâimyan tarafından derlenerek bir arada yayımlanmıştır.

Çağdaş edebiyat dersi gören üniversite öğrencilerinin özel bir kitap hakkında çok soru sormaları üzerine Mesh ya da Bûf-i kûr’dan alınan şu küçük pasajın bu sorulara cevap verebileceğini sanıyorum.

“Bir sabah Greguvar Samsa kâbus dolu uykusundan sıçradığı sırada, yatakta tuhaf bir haşereye dönüşüvermiş, sırt üstü yatıp, teni zırh gibi sertleşmişti. Başını kaldırınca, kahverengi kümbet gibi bir karnı olduğunu farketti. Karnındaki damarlar karnını yay şeklinde enine boyuna bölmüşlerdi. Güçlükle karnı üzerinde duran yorgan düşmek üzereydi ve acınacak şekildeki ayakları vücuduna göre ince görünüyor ve gözlerinin önünde kımıldanıp duruyordu.”

Kafka’nın yazdığı bu hikayenin kahramanı, az gelirli ve çok sorumluluğu olan bir adamdır. Maddî meselelere karşın karışık ve güç olayları eksiksiz yürütmesi gerekmektedir. Çalıştığı yer için vefalı ve samimî bir üyedir. Ama kimi zaman istediği gibi çalışmaz. Ailesi için çırpınıp didense, yine de onlar için inandırıcı olamaz. En hafif bir gevşekliğini onun sevgisizliğine verirler. Okuyucu Mesh kitabında hayat meşgalesinin ve hayat probleminin insanı hayat şartlarından uzaklaştırdığı ve sayısız talihsizliklere bulaşan bir insanla karşı karşıya kalır. İran tasavvuf edebiyatında da bu türden hikayeler mevcuttur. Mesela filan sûfî gece uykusunda kendisini bir mezbeleye attıklarını, kaçma yolu olmadığını veya Cennette kendi ailesini görür. Kendisine gelince, o Cennetin bir serap olduğunu, şeytanın bu vesileyle kendisini aldattığını, yok olmaya ittiğini anlar. Böyle bir rüya edebiyata uygulanacak olursa, Kafka’nın Mesh adlı eserindeki Greguvar Samsa’nın hayatı ortaya çıkacaktır.

Greguvar, en doğru yolda gitmek, kendisi ve diğerleri için yararlı olmak isteyen kalbi temiz bir ansandır. Ama elinde olmadan, karışıklıklarla ve belirsizliklerle dolu bir yola girer. Girdapta gark olur. Onun korkunç bir haşereye dönüşümü, onda meydana gelen psikolojik değişikliklerin bir işaretidir. Bir başka deyişle, ansızın bir hiç olduğunu anlayan ve kendisini korkunç bir haşere olarak gören Greguvar, fakir tabakanın dertlerinin görüntüsüdür.

**

1945 yılında Suhan dergisinde yayımlanan “Ziyaret” başlıklı bir makale çok meşhur olmuştur. Bu makalenin yazarı olan Celal Âl-i Ahmed, daha sonraki yıllarda kaleme aldığı hikaye, makale, tercüme ve eleştiri mahiyetindeki eserleriyle daha da ün yaptı. Eserlerinde sertlik olmasına rağmen bu yazar, edebiyatçıların kendi hakkında eleştiri yapmalarına, toplantı ve çeşitli dergilerde bahsedilmesine neden oldu. Son kitabı yarım kalan Celal Âl-i Ahmed 1969 yılında öldü.Duyguları Âl-i Ahmed’i her zaman asık yüzlü ve sert olmaya iter. İran kültürü, gelenek ve görenekleri onun gözünde çok değer kazanmıştı. Bu âdetleri bozucu her şeyi ve herkesi değersiz buluyordu. Herşeyi olduğu gibi göstermeye gayret ediyor, söz sanatı yapmaktan çekinerek sade yazıyordu. Üniversite bitiren ve doktora devresine gelmesine rağmen o yine de halk üniversitelerinde okumayı yeğlemiştir.

Âl-i Ahmed’in yazı dili sade, güzel ve sağlamdır. Halka kendi diliyle hitab eder. Eserlerinde kullandığı cümleler günlük konuşmalardaki kadar sadedir. Ancak verdiği uyum sayesinde onun cümleleri belli olur. Âl-i Ahmed yazarken okuyucunun karyısında olduğunu tasavvur etmiştir. Ama kimi zaman anlaşılması güç kelime ve deyimler de eserlerinde göze çarpar. Bu gibi hallerde bilgisi yetersiz olan okuyucunun onun amacını kavraması güçleşir. Yine de bunlardan genel bir sonuç çıkarılabilir.

Âl-i Ahmed’in hikayeleri Dîd u bâzdîd, Ez rencî ki mîberîm, Zen-i ziyâdî, Setâr, Serguzeşt-i kendûhâ, Mudîr-i medrese’den ibarettir. Ûrâzân, Tâtnişînhâ-yi belûk-i zehrâ ve Harg der yetîm-i hâlic adlı üç yapıtı köylülerin hayatları hakkında yaptığı gözlem ve araştırmaları içerir. Heft makâle, Se makale-yi dîger, Garbzedegî ve Nunvelkalem adlı makaleleri yayımlanmıştır.

Âl-i Ahmed Avrupalı yazarların eserlerinden birkaçını Farsçaya çevirmiştir. Feodor Dostoyevski’den Kumarbaz, Albert Camus’dan Bîgâne (Ali Asgar Hobrezade ile birlikte çevirmiştir) ve Sû-i tefâhum, Jean Paul Sartre’den Desthâ-yi âlûde, André Gide’den Bâzgeşt-i şûrevî, Mâidehâ-yi zemînî ve Eugéne İonesco’dan Kergeden tercüme ettiği yapıtlardandır. Âl-i Ahmed, Albert Camus’un eserlerinden Taun’u Farsça’ya çevirmiş, ancak çevirisini yarıda bırakmıştır. Bu çeviri hakkında

şöyle yazmıştır:

“Çevirisini yaptığım bu kitap hakkında sağcı eleştirmenler dediler ki: ‘Camus, Taun şehrini Rusya toplumunun bir sembolü olarak almıştır.’ Diğerleri (solcular) ise ‘Bu kitabın özünde Cezayir harekâtının toplumu yatmaktadtır’ dediler. Başkaları da hatırlayamadığım şeyler dediler. Fakat ben bunlar için değil, yazarının temel görüşünü açıklığa kavuşturmak için tercümeye başladım. Tercümenin üçte birini tamamladığım zaman yazarın ne demek istediğini anladım. Konu açıklığa kavuşunca çeviriyi bir yana bıraktım. Albert Camus’a göre Taun’un insanlığın geleceğini, şiiri ve tüm güzellikleri öldüren machinisme olduğunu gördüm.”[vii]

**

Sadık Çûbek’in hikaye kitaplarının ilki olan Heymeşebbâzî 1945 yılında basılmış ve yazarı aynı yıllarda yavaş yavaş üne kavuşmuştur. İçinde birkaç hikayenin bulunduğu ikinci hikaye kitabı “Enterî ki lûtiyeş morde bûd” daha çok meşhur olmuştur.

Muhammed İsmailTâcir-i Bûşehrî’nin oğlu olan Sadık Çûbek 1916 yılında dünyaay gelmiş, Bûşehr ve Şiraz’da, daha sonra Tahran Amerikan Koleji’nde okumuştur. Bunun ardından çok okuyucu bulan hikayelerini ve romanlarını yazmıştır. Diğer romanı Tengsîr[viii] Fars eyaleti halkının yaşamını güzel bir üslupla gözler önüne serer. Çerâğ-i âhir, Rûz-i evvel-i kabr ve Seng-i sabûr onun diğer eserleri arasında yer alır.

Çûbek’in 1945(ten bu yana kaleme aldığı eserleri okunacak olursa, onun eziyet görenlerin feryadını okuyucularına ulaştırabilmek arzusunda olduğu görülür.Yazarlıkta ilerledikçe anlatımı da kurallardan o denli uzaklaşır. Avrupa edebiyat ekolleri göz önünde tutularak eserleri incelenecek olursa, onun realizmden natüralizme kaydığı fark edilir. Daha ilk eserlerinde natüralizmin eserleri görülür. Seng-i sabûr (Sabır taşı) adlı eserinde hiç zorlanmaz ve edebî dil, yerini açık bir anlatıma bırakır. Her kavram, en çok tanınan kelimelerle yazıya dökülür. Kahramanlar asla hatırdan çıkmayan halk diliyle konuşurlar.Çûbek, hikayeci olduğu kadar aynı zamanda piyesyazarıdır. Tûp-i lastîkî onun piyeslerinden biridir. Ayrıca, Edgar Allan Poe’dan Garâb ve Carlo Collodi’den Âdemek-i çûbî (Pinokyo)’yi Farsça’ya çevirmiştir. Yaptığı tercümeler, kitapların orijinalleri kadar güçlüdür ve onun Farsça’ya hakimiyetini gösterir.

**

İran edebiyatının çağdaş yazarlarından olan Muhammed Hicâzî 1900 yılında doğmuş ve yetmiş yıldan fazla yaşamıştır. İran edebiyatını yakından tanıyan ve iletişim mühendisi olan Hicazî, Büyük Rıza Şah tarafından Sosyal Bilimler okumak üzere Fransa’ya gönderilmiştir. Edindiği bilgilerle sosyal, siyasal ve edebî hayatında mutluluğu elde eden Hicâzî bunu eserlerine de yansıtmıştır. Kimileri Hicazî’nin, yapıtlarında günlük olaylara fazla yer vermediğini, sanki bu çağın insanlarının endişe, korku, ümit, mutsuzluk ve meşguliyetten uzak olduğunu ileri sürmektedirler. Hicâzî’nin hikayelerinde günlük hayat sorunları işlenmiyorsa, bunun sebebi şudur: O, bütün okuyucuları için iyi arzular besler. Acı çekmeyi ve perişanlığı mümkün olduğu kadar hikayelerinden uzak tutmayı yeğler. Hikayelerindeki konuların çoğu klasiktir. Eserlerinde sürrealizm, dadaizm, kübizm gibi yeni edebî akımlara yer vermez.

Okuyucunun huzursuzluk ve başıbozuklukları dile getiren yazılar yanında, doğruluk, şefkat, insanlık, şeref ve iyilik konularının işlendiği eserlere gereksinimi vardır. Hicazî’nin hikayelerinde bugünün hayat unsurları da bulunmaktadır.

Onun hikaye, çeviri ve makalelerinin çoğu okuyucuya, içinde kin, çirkinlik, karışıklık ve huzursuzluğun bulunmadığı ya da yok olmaya mahkum olduğu bir erdem şehrinin yolunu gösterir. Akıcı ve tatlı anlatımı, güzel cümleleri, mutluluk kaynağını büyüttüğü gibi, okuyucusuna da huzur verir.

Hicazî’nin yirmiden çok kitabı yayımlanmıştır. Bunlardan Perîçehr, Sirişk, Homâ, Pervâne ve Zîbâ hikayeleri ile Âyine, Endîşe, Nesîm, Sâgar ve Âheng gibi hikaye mecmuaları defalarca basılmış ve zamanımızın en başarılı kitapları arasında yer almıştır.

Hicazî’nin piyeslerinden tiyatro bölümünde geniş olarak bahsedilecektir.

**

Bugün roman ve hikayecilik İran’da geniş bir zemin bulmuştur. Sâdık Çûbek’in Tengsîr ve Seng-i sabûr adlı eserlerinden ayrıntıyla bahsetmek çok yer tutacaktır. Ayrıca Ali Deştî, Dr. İslâmî Nidûşen, M. Âzîn, Bozorg Alevî, Şâpûr-i Karîb, Necef Deryhabenderî ve bunun gibi diğer çağdaş roman yazarlarının düşüncelerinin değerlendirilmesi ve eserlerinin incelenmesi gerekir. Bunların yanında Cemal Mîr Sâdıkî, Feridûn Tunkâbunî, Nâdir İbrâhimî, Kâsım Lâbeden, Gulâmhuseyn Sâidî, Hamîd Sadr, Muhammed Ali Sapanlu gibi gneç ve yetenekli yazarların da tanıtılmaları gerekir.

Aşağıda Farsça Ali Muhammed Afgânî’nin en ünlü romanlarından olan Şovher-i Âhû Hanum’un bir bölümünün sonu incelenecektir:

Şovher-i Âhû Hanum (Ahu Hanım’ın Kocası), İran’da hâlâ canlılığını koruyan gerçek bir hayat tasviridir. Müslüman ve onurlu bir ekmekçinin hikayesidir. Onun aşkı yolunda hayatını ve haysiyetini feda eder. Vefalı karısı Ahu Hanum’a yaptığı ihanetin verdiği utançla şehrinden, diyarından kaçar. İçindeki huzursuzluğu seyahatte bulur. Ahu kocasını bu seyahatten alıkoyar ve tekrar eski hayatına döndürür. Ahu Hanum’un kocasını elinden alan Homa, ikisini başbaşa bırakarak Kirmanşah’tan ayrılır. Hikayenin çatısı çok sade görünmekle beraber, hayli önemli konular işlenmiştir. Afganî, romandaki kahramanları sever. Onların yaratılışındaki güzelliği arttırır. Kahramanlarını, okuyucunun onlara kin beslemeyeceği şekilde sahneye getirir. Romanda resmedilen kişilerin hepsi yazarın gözünde masumdur. Homa’nın da suçu yoktur. Onun büyücülüğü ve gönül yakıcı davranışları, kin gütme ve insan incitme yolunu izlemez. Bunların tümü, yaşamış olmak için yaşayan basit insanlardır. Afganî’nin acı ve tatlı gerçekleri tavsif etmesi gerçekten övülmeye değer. Bu roman arasıra romantik eserlerdeki heyecanın da görüldüğü realist bir romandır. Romanın peşpeşe baskılarının yapılması Cambridge Kraliyet Koleji Profesörü Peter Every, Dr. Muhammed Ail İslâmî-yi Nidûşen, Dr. Sirus Perham ve Necef Deryâbenderî gibi birçok edebiyat eleştirmenini hayrete düşürmüştür. Deryâbenderî bu eser hakkındaki görüşlerini şöyle açıklar:

“Yazar bu hikayede, toplumumuzdaki avam tabakasından derin bir trajedi meydana getirmiş ve öyle sahneler ortaya koymuştur ki insana Balzac ve Tolstoy’un yapıtlarındaki sahneleri hatırlatır. İlk kez Farsça bir kitap bana böylesine mukayese yapma cesaretini veriyor. Ali Muhammed Afganî, Şovher-i Ahu Hanum’da bir yazarın, kadın, erkek, çocuk, hatta kedi ve köpeğin hareketlerini çok iyi gözlemleyen keskin görüşünü gösteriyor. Değirmenciyle fırıncının kavgasından tutun da bir kocayla iki karısının kavgaları, karı koca arasındaki münakaşaları öyle güçlü anlatıyor ki okuyucu sahneyi gözünün önünde canlandırabiliyor. Yazar, kadınların sırlarından, çocukların dünyasından haberdar olduğu gibi, hayatın her köşesindeki güzellikleri görüp dile getiriyor. Onun kahramanları gerçek insanlardır. Hikayenin neresinde bulunursa bulunsunlar, bunların kişiliklerinden yansıtılan bir görüntü diğerleriyle o kadar uyuşuyor ki  hepsinin bir araya gelmesinden mükemmel ve gerçek bir insan ortaya çıkıyor. Üstelik yazar bu insanları romantik yazarların üsluplarında olduğu gibi iyi ve kötü olarak ikiye ayırmıyor. Hatta cinayet gibi suçlar işleyen kimseler onun gözünde insan olarak kalıyor.”[ix]

 

BİBLİYOGRAFYA

Âl-i Ahmed, Celal, Bu bölümde adı geçen kitaplar.

Âryenpur, Yahyâ, Ez Sabâ tâ Nîmâ (İran edebiyatının yüz elli yıllık tarihi), c.II.

Browne, Edward, Târîh-i edebiyyât-i İran, çev. Reşîd Yâsemî, c.IV.

Cemalzade, Muhammed Ali, Bu bölümde adı geçen kitaplar.

Çûbek, Sadık, Bu bölümde adı geçen kitaplar.

Afganî, Ali Muhammed, Şovher-i Ahu Hanum.

Hanleri, Dr. Perviz Natil, Dâstân-ı Semek-i Ayyâr’ın önsözü.

Hicazî, Muhammed, Bu bölümde adı geçen kitaplar.

Hidayet, Sadık, Bu bölümde adı geçen kitaplar.

Kâimyân, Hasen, Yabancı yazarların Sadık Hidayet hakkındaki makaleleri.

Mahcûb, Dr. Muhammed Cafer, Emîr Arslan-ı Nâmdâr romanı üzerine yapılan bir araştırmanın önsözü.

Safâ, Dr. Zebîhullâh, Dârâbnâme-yi Bîgamî’nin önsözü.

Safâ, Dr. Zebîhullâh, Dârâbnâme-yi Tarsûsî’nin önsözü.


 

[i] XIX, yüzyıl Fransız yazarı.

[ii] Modern Rusça ile aya yolculuk hakkında hayalî romanlar yazan Rus yazarı.

[iii] Edward Browne, Târîh-i edebiyyât-ı İran, çev. Reşîd Yâsemî, c.IV, s.223.

[iv] Bu kitap Mesud-i Ferzad ile birlikte kaleme aldığı kısa yazılarıdır.

[v] Bûf-i kûr, Emîr-i Kebir yayınları, 5. baskı, s.11.

[vi] Bûf-i kûr, 5. baskı, s.52.

[vii] Garbzedegî, s.114.

[viii] Bu eser Prof. Dr. A. Naci Tokmak tarafından dilimize çevrilmiş ve ilk baskısı Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkmıştır. (Çevirmenin notu)

[ix] Mecelle-i suhan, dönem 12, sayı 8.

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com