Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

Beşinci Bölüm: Bugünün Şiiri ve Değerlendirilmesi

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

Bilindiği gibi şiirin İran’da üç bin yıllık bir mazisi vardır. Zerdüşt, Eşkânîler ve Sâsânîler devrinden kalma şiirler mevcuttur. İslâmî devri şiiri hakkında söylenecek çok şey vardır. Yine bilindiği gibi, İran şiirindeki çeşitli kalıplar ve anlamlar, bin yıldan fazla bir süredir birbirleriyle kaynaşarak şiirin olgunlaşmasını sürdüre gelmiştir.

Çağdaş İran şiirini tanıyabilmek için İran şiirin bazı özelliklerinin hatırlanması yerinde olacaktır.

1.İslâmî devir Farsça şiir kalıpları Arap şiirinden alınmamıştır.

Sâsânîler devrinde, Baba Tahir ve diğer İran mahallî şarkılarına benzeyen, aynı vezin ve stilde söylenen şarkılar mevcuttur. Yine, Şah Behrâm-ı Vercâvend adlı birinin ortaya çıkması hakkında Sâsânî Pehlevîsiyle yazılmış bir kaside mevcuttur. Eğer bunların tüm el yazmaları bugün elimizde olsaydı, kuşkusuz bu şiirlerin İslâmî devir kasideleriyle aynı kalıpta yazılmış olduğunu görürdük. Buna ilaveten, İran şiirindeki vezin, kafiye ve şiir türleri Araplardan bize geçenlerden daha eskidir.

2.Bu kalıpların İslâmî devrede yaşayan şairlerin ve aruz bilginlerinin de çalışmalarıyla arttığında, akıcılık ve olgunluk kazandığında şüphe yoktur. Bu da tabiat itibarıyla şairane duygulara sahip olan İranlılar tarafından geliştirilmiştir. Arap şiirinin aruz vezinleri, İran şiirinin ölçüleriyle karşılaştırılacak olursa, İran şiirindeki akıcı ve uyumlu vezinlerin büyük bir çoğunluğunun Arap aruzunun sağlam tefileleriyle aynı ölçüde olmadığı görülür. Örneğin Şehname ve Husrev u Şirin’in vezinleri, Hafız ve Sadî’nin gazellerinin çoğu ve Mevlana Celaleddin-i Rûmî’nin değerli Mesnevî’sinin aruz vezinleri incelendiğinde, bunların her mısraında iki veya üç sağlam tefile bulunacaktır. Üçüncü veya dördüncü tefile bir harfin ya da bir harekenin hazfedilmesiyle kırık olacaktır.

Rubai vezninin ortaya çıkması hakkında da bazı rivayetler vardır. Bir rivayete göre rubai vezni, İranlı düşünce sisteminin mahsulüdür. Başlangıçta hiçbir şair “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ibaresinin vezninde Farsça şiir söylemeyi düşünmemiştir.[i]

3.Farsça şiir vezni, üç bin yıllık geçmişiyle yavaş yavaş olgunlaşmış, her hazineden kendisine bir inci almış ve edebî türlerin en güzel olanlarını alarak âhenklerin en mülayimini yaratmıştır. Bu nedenle Fars şiiri pek çok dünya dilindeki şiirin ulaşamadığı bir yere gelmiştir. Şiirdeki anlam ve kalıp çeşitleri birçok yabancıyı hayrete düşürmüştür. İranlı şairler anlatmak istediklerini belirli gruplara ayırmışlar, övgüden bahsedecekleri zaman bunu medhiye veya kaside kalıbında dile getirmişlerdir. Kasidede beyitlerin sonlarının bir olması ve benzer kafiyelerin tekrarlanması sözün değerini arttırmaktadır. Aşk duygularını dile getiren şiirler (gazel) de kasidenin aynı olan fakat, daha kısa ve kafiye yapma sıkıntısının olmadığı bir kalıp seçilmiştir. Kahramanlık, vatan, aşk ve tasavvufla ilgili şiirlerde, her beytinde ayrı kafiye olan ve bu nedenle şairi söze bağlamayan mesnevi kalıbı tercih edilmiştir. Öğütler ve ince anlamlı konular, okuyucunun bekleme sorununun olmayacağı kita ve rubai kalıplarında ifade edilmiştir.

4.Belirli ifadelerin belirli kalıplara yerleştirilmesine rağmen her zaman buna riayet edilmemiştir. Bazen bir padişaha yazılan övgü şiiri, gazel kalıbında ya da bir mesnevinin başında veya sonunda yer almıştır. Yahut da açık ve coşkulu duygular rubai kalıbına sokulmuştur.

Buna göre şiirin anlam yönünden sınıflandırılması bu grupların övgü ile ilgili aşkî, tasavvufî ve destanî gibi sıfatlar ve öğüt, nükte, hiciv, destan ve buna benzer kelimelerle belirtilmesi daha iyi olurdu. Bu sınıflandırmaya göre Mevlana Celaleddin’in Mesnevîsi, Dîvân-ı Şems’indeki gazellerin çoğu, Nizâmî’nin Mahzenülesrâr’ı ve Attar’ın Mantıkuttayr’ı bir gruba dahil edilirdi. Aynı şekilde Hafız’ın Şah Şücâ ve Şah Mansûr’u öven gazelleri ile Unsurî ve Ferruhî’nin övgüsel şiiri bir sınıfta toplanırdı.

Buraya kadar Farsça şiirin temel özelliklerine kısaca değinilmiştir.

Çağdaş şiirden bahsedilirken şu birkaç soruya cevap verilmesi gerekmektedir:

1.Şiir nedir?

2.Şiirin eski kalıplarında duygu ve düşünceler ifade edilirken ne gibi zorluklarla karşılaşılmıştır?

3.Çağdaş şiirdeki kalıpların değişmesi ve eski kalıpların bir yana bırakılması ne ölçüde yenilikler getirmiştir?

4.Çağdaş şairler nasıl sınıflandırılabilir?

5.Yeni şiir nedir?

6.Yeni akım nedir?

7.Bugünün şiirinde nasıl bir yol izlenmelidir?

 

1.Bugüne kadar şiir pekçok şekilde tanımlanmıştır. Bu konuda otoriter olanların sözlerinden örnekler verilecektir.

Çehâr Makâle’nin yazarı Nizâmî-yi Arûzî şairliği sanat ve meslek olarak kabul etmiş ve şiiri şöyle tanımlamıştır:

“Şairlik öyle bir sanattır ki şair, sanatıyla hayalî şeyleri bir araya getirdi; olumlu sonuç veren şeyleri birbirine bağlar. Böylelikle anlamca küçük olan şeyleri büyütüp, büyük olanları da küçültebilir. İyiyi kötü, kötüyü de iyi olarak gösterebilir.” Bu, şairliğin hüner yönü değil, şairlik tekniğidir. Ya da yıllarca Unsurîleri şöhret ve zenginliğe ulaştıran ve gerçek sanattan uzaklaştıran, adeta pazarcılık mesleğidir. Övgü şiirleri yazan bu şairlerin eserlerinde kısmen de olsa hüner mevcuttur. Ama bu özellik, şairlik mesleğinin hizmetinde gelişmiştir.

Şems-i Kays adıyla tanınan, el-Mu’cem fî meâyîri eş’âril’acem adlı eserin sahibi Şemseddin Muhammed Râzî şiiri “Düşünülmüş, düzenli, anlamlı, vezinli, mütesâvî bir sözdür ve son harfleri birbirine benzer” diye tanımlar. Bu tanımlamasını yaparken “Şiir ve saçmalama arasında fark”ın ve “düzgün anlamlı nazım ve nesir arasındaki ayrıntı”nın belli olması için “anlamlı” ve “vezinli” kelimeler üzerinde özellikle durur. Şems-i Râzî’ye göre, yeni bir manayı vezinli bir anlatımla ifade etmeyen şiir, şiir değildir. Ünlü, siyaset, edebiyat, felsefe ve matematikçilerden olan ve Şems-i Râzî gibi XIII. yüzyılda yaşayan Hâce Nasîr, Mi’yârüleş’âr adlı kitabında şiiri şöyle tanımlamıştır:

“Şiir mantıkçılara göre, vezinli, hayalî bir sözden ibarettir ve halk arasında vezinli, kafiyeli sözdür.. Vezinli ve muhayyel söz, anlamlı, içinde yeni bir mana göze çarpan, vezni bulunan ve zevkle okunan sözdür. Ama vezinli ve kafiyeli olursa, nazımdır; şiir değil.”

Hâce Nasîr şöyle ilave eder: “Vezin ve kafiyesi olan anlamsız saçma sözlere şiir denilmez”. Aynı bilgin Esâsüliktibâs adlı diğer bir eserinde bu görüşünü daha da açıklığa kavuşturur. “Mantıkçıların görüşüne göre şiirde önemli olan şey, hayal gücüdür. Ancak halk ve cahil kimseler şiirde vezin ve kafiye ararlar. Vezin ve kafiyesi olan her söze, doğru, yanlış, saçma sapan şeyler de olsa şiir derler. Ne kadar hayalî olursa olsun, vezin ve kafiyesi olmazsa, buna şiir demezler. Ama eskiler, gerçek vezni olmamışsa da hayalî sözlerle şiir söylemişlerdir.”[ii]

Hâce Nasîr’in görüşünce veznin önemi açıktır. O, her yerde vezne dayanır. Ona göre vezin, hayal kurmak için gerekli olan bir alettir. Asıl amaç olan, heyecan uyandırma önce vezin vasıtasıyla mümkün olur.

“Veznin zihne etkisi hakkında çeşitli inançlar vardır. Spencer[iii], veznin, şevk ve heyecan ahenginin tekrarlanması yanında, zihinde birikim yapmaya neden olacağı inancındadır. Bundan alınacak zevk şöyle hasıl olur. Kelimeler vuruş, belirli ve tanınan bir vezne göre bir araya gelirse, zihin onları daha kolay algılayacaktır. Kelimelerin arasındaki bağların birbiriyle olan münasebetlerinin, daha sonra da söylenilen şeyin anlamının kavranabilmesi, bu kelimeler topluluğunun ezberlenmesi için gereken çabayı azaltmış olacaktır.”[iv]

Yukarıda geçen, Hâce Nasîr’in şiir ve vezin hakkında söyledikleri, eskiden beri bilimsel zihniyete sahip kimselerin şiir için vezin ve kafiyeden daha önemli olan şeyleri bildiklerini göstermektedir. Eğer çağımızda Nîmâ ve onun şiir ekolüne mensup olanlar şiirin kafiyeye gereksinimi olmadığını belirtmişlerse, eski şair ve eleştirmenlerin eserlerindeki sözleri tekrarlamışlardır. Nitekim Nîmâ şöyle demektedir: “Şiir, vezin ve kafiye değildir. Vezin ve kafiye bir şairin sadece iş aletidir. Kullanıla gelen deyim ve terimlerden redif yapmak, bilinen konulardan genel bir fihrist vermek, şiir değildir.”[v]

Bu cümlelerden Nîmâ’nın vezin ve kafiye düşmanı olmadığı anlaşılmaktadır. Nîmâ’ya göre, kafiye yapmaya karşı duyulan ilgi, şairliği sanattan uzaklaştıracak olursa, bu ayak bağından kaçınmak gerekir. Bundan yararlanabilen için hiçbir sakınca söz konusu değildir.

Yukarıda sorulan soruya cevap olarak denilebilir ki bir duygu veya yeni bir düşüncenin sanatkârane ifadesidir. Düşünce ve duyguları daha olgun olarak açıklayan, uzmanlık ve hakemlik bir yana bırakıldığı zaman  daha çok beğenilen ifadeler daha sanatkâranedir. Böyle tanımlanabilen bir şiir, şiir olmak için üç aşamadan geçer. Birinci aşama, konu, içerik, düşünce, hayal gücü ve mazmun kelimeleriyle adlandırılabilen, şairin düşünce ve duygularıdır. Şiirin ikinci güzergahı, şairin düşüncelerini açıklayah kelimelerdir. Şairin seçimi ve kelimeleri birbirine ustaca bağlayabilmesi bu kelimelere bağlıdır. Bu şiir, bu güzergahtan sanat izini takip ederek üçüncü aşamasına gelir. Bu aşama, kelimelerin içinde yer aldığı. vezin ve kafiyenin de bulunduğu cümledir. Bu üç aşama, düşünce ve muhteva (içerik), beyan ve anlatım tarzı (expression) ve kalıp olarak sıralanabilir. Bu aşamaların her biri bir çizgi olarak kabul edildikten sonra, ABC üçgenini bir şiir olarak kabul edebiliriz.

Bu şekle göre, düşünce, anlatım tarzı ve kalıbın karşılıklı değerleri olduğunu kabul edelim. Bu karşılıklı değerlerden şiir türleri ve bütün evreleri hakkında bir hüküm çıkarılabilir. Hafız’ın herhangi bir şiiri bu şekle uyguyanacak olursa, onun şiirinin bu aşamalardan rahatlıkla geçtiği söylenebilir. Matematiksel ifadeye göre tamdır. Bu hesaba göre, yalnız vezin ve kafiyesi, aruz ve kafiye bilimi ölçülerine uyan ama bunun yanında bir düşünce ve anlatım tarzı görülmeyen şiir, üçte bir ölçüdedir. Buna karşılık, yeni ve şairane bir düşünce, sanatkârane ve beğenilen bir anlatım tarzı ile ortaya koyulsa, ama vezin ve kafiye bulunmasa şiir, bilimsel değerinin üçte ikisini ihtiva ediyor demektir.

Buraya kadar veznin değerinden ve etkisinden söz edilmiştir. Vezin özellikle Farsça gibi dillerin şiir vezni, şiirin mükemmellik işaretidir. Bu vezne göre, kelimelerin kendine özgü okunuş uzatmaları ortadan kalkarsa şiir, bütün anlam ve ifade güzelliğine karşın canlılığının yarısını kaybedecektir. Başka bir ifadeyle, nesirde iki türlü hece vardır: Kısa hece ve uzun hece. Buna göre “ber” kısa hece ve “bâr” uzun hecedir. Ancak Fars şiirinde “ber” bazen “bâr” gibi uzatılarak telaffuz edilmekte ve uzun hece daha da uzuh okunmaktadır. Hafız’ın şu beytinde

Zulf âşufte vu huviy kerde vu handân leb u mest

Pîrehen çâk u gazelhân u surâhî der dest

“Saçlar dağılmış, yüz terlemiş, dudağı gülümsemede ve sarhoş, gömleği yırtılmış, gazel okuyor ve elinde sürahi)

“mest” ve “dest” kelimeleri düzyazıda okunduğundan daha uzun okunmuyor mu? Bu uzatma ve hecelerin vuruş sayısı Fars şiirinin mükemmelleşmiş veznidir. Vezinli bir ibare okunurken onun şiir olduğu, nesir olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sesli hecelerin uzatılması bir tür müzik ve ahenk vermektedir. Hecelerin uzatılması İran şiirinin tekamüle doğru seyrinde otuz yüzyıl geçmesiyle meydana gelmiştir. Bu özellik bir yana bırakılacak olursa, İran şiirinin mükemmeliyet özelliklerinden biri bir kenara atılmış olacaktır.

Şu husus da ilave edilmelidir ki, şiirin hatırda kalmasını sağlayan özelliği, uyumu ve veznidir. Her ne kadar kafiye etkili ise de, vezin kadar etkili değildir. O halde vezinli kalıp sanatkârane şiiri zihne nakşedebiliyorsa, kafiye yapmakta ısrar etmenin ve kafiye yapan kelimeler zincirine bağlı kalmanın anlamı yoktur. Nîmâ bu hususta şöyle der: “İçinde bulunduğumuz zamanın zaruretinden dolayı daha kolay bir ifadeye ulaşmak isteyen şair bu bağdan kaçar ve ruhunda doğan şeyi kafiyenin zindanı yapmaz.”

Edebî gelenekler, bu zorluklar karşısında fazla ayakta kalamazlar. Ne zaman bir şair, bir bebeğin gülümseyişinden ya da bir annenin kederinden söz etmek istese, lebhand, endûh, ceng veya umîd (gülümseme, keder, savaş veya ümit) kelimeleriyle kafiye yapması için onu zorlayamayız. Eski gelenekleri sürdürmek isteyenler, Hâce Nasîr ve Mevlana’nın sözlerini duymayanlar veya duymazlıktan gelenler hâlâ inat etmektedirler. Bunlara göre şiirin ilk mısraı “lebhand” ile bittiği için şairin, kendisini zorlayparak sonu “derdmend”, “bend” veya “terfend” ile biten bir mısra yapması gerekmektedir. Şaşılacak şeydir ki, zavallı şairin bu mefhumları ifade edebilmek için bazen hiçbir kelime bulmamasının da mümkün olacağına inanmaktadırlar. Bunlar “Neden eski şairler hem sözlerini söylemiş, hem de kafiyelerini ayarlamışlar?” diye sormakta ve bu görüşün sonucu olarak “Yeni türde şiir yazan şairler eski şairler gibi dilin zengin kelime hazinesine sahip değiller” demektedirler. Bu söze ne olumlu ne de olumsuz cevap verilebilir. Çünkü burada şunu söylemek gerekmektedir:  Çağımızda yeni kavramlara ve düşüncelere susamış olan kimselerin sayısı eskiye oranla çok artmıştır. Acaba şairler birbirine benzeyen veya eş anlamlı kelimeler yapacakları yere, doyurucu düşünceler bulmaya ve bu susuzluğa cevap verecek mazmunlar yapmaya çalışsalar daha iyi olmaz mı? Âfitâb (güneş) kelimesiyle kafiyeli kaç kelimenin bulunduğunu hesap etmek boşuna zaman kaybetmek olmayacak mıdır? “âfitâb” ile kafiyeli olan kelimelerin sayısı yedi veya on beş olursa, bunun ne gibi etkisi ve yararı olacaktır?

Özet olarak, “âfitâb” ve kafiyeleri hakkında söylenecek yeni bir şey varsa, söylenir ve Mevlana’nın dediği gibi “Sevgili bana, benim yüzümden başka bir şey düşünme” dedi sözüyle sevgiliye kulak verilir. Herkes Mevlana’nın Mesnevî’sini insanlığın en büyük düşünce ve sanat şaheseri saymıyor mu? Bu ilginç eserde binlerce doğru olmayan kafiye bulunduğu bilindiğine göre, eski gelenek yanlılarının bu çocukça savaşı bırakmaları yerinde bir davranış olacaktır.

2.Bu bölümün başında yer alan soruların ikincisi, Fars şiirinde bulunan eski kalıpların güçlükleri hakkında idi. Bundan önce de değinildiği gibi, Fars şiirinin gelişmekte olduğu devrelerde saray şairlerinin çoğu övgü için kaside türüne müracaat ettiler. Bu şiir kalıbında şairin kafiye yapmak için sonları birbirine benzeyen kelimeler bulması gerekiyordu. Ortada zor ve belirli kuralları olan bir kalıp vardı. Bu kalıpta şiir yazmak için şairin kafiye yapan kelimeleri dikkate alması, bunlara göre düşünmesi ve anlam çıkarması gerekiyordu. Böyle bir şiir, sanat kaynağından yoksun olmamakla birlikte o kadar da sanatkârane sayılmıyordu. Şairler kaside yanında aşk, tasavvuf ve kahramanlık konularını işleyebilmek için belirli bir kafiyenin şiire daha az hakim olduğu ve nispeten düşünce serbestliği bulunan gazel ve mesnevi kalıplarına müracaat etmişlerdir. Kafiye bağından kurtulma isteği o dereceye gelmiştir ki Celaleddin-i Rûmî, Mesnevî’sinde şöyle feryat etmiştir:

Kâfiye endîşem u dilber-i men

Gûyedem: Mendîş cuz dîdâr-i men

(Kafiye düşünüyorum. Oysa sevgilim bana ‘Benim yüzümden başka bir şey düşünme’ diyor.)

Aynı yüzyılda yaşayan Hâce Nasîr, kafiyeye yaslanmayı basit bir düşünce olarak kabul etmiştir. Zamanla günümüzdeki kafiyesiz şiir meydana çıkmıştır. Bu değişiklik Nîmâ Yûşic’in dediği gibi bir zorunluluktu.

XVIII. yüzyılda Avrupalı yazarların bir kısmı, “belirli kurallarla sınırlandırılmış şiir beyhude bir şiirdir” diyorlardı. Bazı XIX. yüzyıl şairleri de, şiirin vezin ve kafiye bağında kurtulması görüşünü dile getirdiler. Ancak bu görüş tümüyle kabul edilmedi. Tartışmaları yıllarca sürdü. Sonunda “zorunlu” olan şey kabul edildi. Şairlerin tümü yeni kalıpları beğenmemekle beraber, bu düşünceye inananlar da dileklerine kavuşmuş oldular.

İran’da da böyle oldu. Bugünkü Fars şiirinin, eski kalıplarda ya da serbest kalıplarda olsun, çok iyi veya kötü örnekleri vardır. Bunların güzelliğinin veya kötülüğünün sadece kalıplara bağlı olmadığı söylenebilir. Şiirin beğeni görmesini sağlayan, kalıptan çok veznidir. Yukarıda da geçtiği gibi vezin, şairane sözün etkisini arttırır ve okuyucuya zevk verir. Ama ilgi çekme yönünden kafiyenin o denli etkisi yoktur. Vezin ve kafiyenin birbirinden ayrı olarak incelenmesi gerekir. Yukarıda da değinildiği gibi, kelimeler Fars şiirinde nesirde okunduğu gibi okunmaz. “Mest” veya “dest” gibi bir kelimenin, Hafız’ın şiirinde, konuşulurken söylenmeyen özel uzatmaları vardır. Bu kelimelerin ve hecelerin uzatılarak okunmasında öyle bir incelik vardır ki uzatılmadan okunduklarında bu sözün şiir olduğunu kabul etmek çok güçleşecektir. Gerçekten bu özellik Fars şiiriyle iç içedir. Şiire canlılık ve yenilik kazandırır.

Diğer bir konuyu belirtmekte yarar vardır. Vezin, şiirin mükemmelliğindeki olumlu etkisine ek olarak kafiye gibi güçlük de çıkarmaz. Şair zihninde oluşan anlama uygun bir kelimeyi birkeç vezne sokabilir. Bu nedenle, normal şartlar altında hiçbir şair veya düşünür vezni, duygu ve düşüncelerin ifade edilmesini olumsuz yönde etkileyen bir şey olarak görmemiş, aksine şiirin temel taşlarından biri olarak akbul etmiştir. Nitekim Nîmâ’nın şiirinin de vezni vardır.

3.Bu kısımda, bugünkü şiir kalıplarında ne gibi değişiklikler ortaya çıktığı görülecektir. İslâmî devir Fars şiirinde türlü şiir kalıpları vardır. Bundan önce de bu kalıpların pek çoğunun Fars şiirinin özelliği olduğuna, gerçekten de İslâm öncesi şiir kalıplarının kemâle ulaşmış olduğuna işaret edilmiştir. Ne var ki, İslâmî devirde bunlar Arap aruzu ölçüleriyle karşılaştırılmış ve bunların çoğunun aruz bahirlerinden birinin kırık şekliyle (diğer bir deyimle zihafla) aynı ahenkte görülmüştür. Bugünkü Fars şiirinde on asır önce mevcut olan nazım kalıplarının hiçbirine uymayan örnekler vardır. Bunlar da düzyazı halinde ya da vezinli olup, halk edebiyatının ve mahallî hikayelerin özelliğidir. Eski eserler dikkatle incelenirse, mânâ ve şairane duyguların nesirle de ifade edildiği görülür. Edebiyat eleştirmenleri, bu türden eserlere “mensur şiir” veya “şairane nesir” adını vermişlerdir. Bununla birlikte, bugün bir şair yeni duygu ve düşüncelerini akıcı ve beğenilir bir nesirle ifade edecek olursa, ABC üçgeninde gösterildiği gibi şiir söylemiş olur. Ama bu manzum ve vezinli şiir değildir. Şairane nesirlerin kalıp yönünden yenilik taşımadığı tahmin edilmektedir. Mahallî hikayelerin vezinleri ve genellikle bu yıllarda daha çok beğeni gören ritmik vezin örneklerinin önemli divanlarda az bulunmasına karşın, önceki yüzyıllardan beri İran edebiyatında kullanılmıştır. Halk arasında dilden dile dolaşan kıssalar ve mutluluk şarkıları ritmik vezinle yazılmış şiirlerin canlı örnekleridir. Bu şiirlerin sanat değerlerinin, tanınmış şairlerin gazel ve kasidelerinden daha az olduğu söylenemez.

Bugünkü şiirde çok yaygın olan başka bir kalıp, dörtlük veya diğer bir deyişle “çehârpâre”dir. Bu kalıp da yeni değildir. Çünkü eski şiirde, ikinci ve dördüncü mısraları birbirleriyle kafiyeli olan “dubeytî”lerden çok vardır. Yeni görüşe göre, bugünkü şairler, birkaç dubeytî kıtasını ortak bir konuda işleyerek birbirinin peşi sıra getirmişlerdir. Bu yenilik kalıpta değil, sadece muhtevadadır.

Çağdaş şairlerin bir kısmı, mısralarının uzunluğunun ve hece sayılarının farklı olduğu vezinli şiirler yazmaktadırlar. Eski şiirde, bir uzun bir kısa mısralarla yazılan ve müstezad adı verilen bir şiir kalıbı daha vardır.[vi] Bugünkü kalıplarda müstezad mısralarının düzenli olarak değişmesine uyulmamakla beraber, her iki kalıbın genel planının bir olduğunda kuşku yoktur.

Buraya kadar bahsedilenlerden şu sonuç çıkarılabilir: Bugünkü şiir kalıplarında göze batacat her hangi bir değişiklik yoktur. Geleneklere bağlı kalanlarla, yenilik getirenlerin birbiriyle sert tartışmalara girmemeleri gerekir. Şiirde görülen değişiklikler her zaman, düşünce ve içerik yönünden araştırılmıştır. Bugün için de bu sorunun cevabı verilmelidir. Acaba çağdaş şairlerin şiirlerinde, şiir hakkında görüş sahibi bulunan kimseleri memnun edecek yeni düşünce ve ifadelerle yeni bir sistem meydana gelmiş midir?

4.Çağdaş şiir hakkında söylenecek diğer bir konu da, şairlerin gruplaşmalarıdır. Çağımızda üç çeşit şiir kalıbı vardır. Eski kalıplar, kırık vezinli kalıplar, kafiye ve vezin bulunmayan kalıplar. Üçüncü gruba mensup olan şiirlerin şairane nesir sınıfına girmesi gerekmektedir. Bu şiir kalıplarının her birinde şairane söz, anlatımı ve yorumu ifade eden şekiller görülebilir. Bunların yanında saçmalık ya da taklitten ibaret olan şiirler vardır. Bu kalıptaki şiirlerin içinde değerli ve değersiz mazmunlar bulunabilir. Şiirin kabuğu olan kalıplar bir yana bırakılacak olursa, şairler iki grupta incelenebilir: Şair olanlar ve kendilerini şair görenler. Öyle şairler vardır ki klasik kalıplarda anlam dolu ilginç şiirler yazmışlardır. Nitekim İrec Mirza’nın “Ana kalbi” adlı şiirini bilmeyen yoktur. Bu şiir, eski kalıpla söylenmesine karşın, her zaman tazeliğini koruyacak olan mazmunları içermektedir.

Aşağıdaki kıta Meliküşşerâ Bahar’a ait olup, şair bu kıtada “zelâl” (yolunu şaşırmak, yoldan çıkmak) ve “delâl” (gönül çekmek) kelimeleri üzerinde çok ince kelime oyunları yapmıştır.

Basra’da İranlı güzel bir kız gördüm

Yüzünün nuruyla şehri aydınlatmış.

Şehrin müftüsü önünde Kur’ân dersi görüyordu

Ve hocanın gönlünü işveleriyle çalmıştı.

Ve “zâd” sesini yüksek âhenk ile

Kız, hoca gibi “zâd” harfini uzatamıyordu

O küçük gonca ağzıyla

Şeyh “delâl-i mübîn” diye cevap veriyordu.

Fakat hoca kendi sözünü tekrarlıyordu.

Hocaya dedim: “Zelâl” yolunda bu kadar inat etme.

Zira bu güzel, kendi hayalinden vazgeçmeyecektir.

En iyisi her ikiniz de kendi bildiğinizle kalın

O kendi delâlında (işvesinde), sen kendi zelâlında (sapıklığında).

 

Yeni şairler şimdiye kadar hiç işlenmemiş olan mazmunlarını, dizeleri uzun ve kısa olan kalıplara yerleştirmişlerdir. Bu şiirlerde kafiye daha az olup, aruz vezni de bulunmaz. Bununla beraber, bu eserlere şiir denilmezse, boşuna inat edilmiş olur. Zira ince bir duygu ya da güzel bir anlam, şiiri kavramakla zevk duyacağımız bir ibareye yerleştirilirse, kafiyesi yok, ya da her beytin hece sayısı diğer beyti tutmuyor denilirse, insafsızlık edilmiş olur. Bu durumda birkaç yüzyıl birden geriye gitmiş ve dayanakları, yeni düşünce ve güzel ifadeden ibaret olan Mevlana, Hâce Nasîr ve Şems-i Kays-ı Râzî’nin sözlerin kabul etmemiş oluruz. Gerçekten de bu şairler en bâkir düşünceleri ve güzel yorumları aynı şekilde şiire dökmüşlerdir. Şu kadar var ki, gazelin her zaman beş veya on beş beyit olmasının ve sonunda kafiye bulunmasının ne zorunluluğu vardır? Böyle olmasaydı, sevgili şaire darılır mıydı? Şu örneği okuyalım:

Benim gözümde dünya baştan başa

Yorgun ve suskun bir köylünün kulübesidir.

Bir taraftan bahçeye ve çimenliğe açılır

İşte o baharı gösteren pencere, senin gözlerindir.

Nerede oturursam,

Orada benim bakışlarım

Senin sarhoş gözlerinde baharı arar.

Sanki hiçbir taraftan bir bakış yolu

Bana açık değildir.

Benim bu yuvamı aydınlatan yalnız sensin.

Ey bahar penceresi! Bana doğru bak

Ta ki dille söylenmeyen ve bakış diliyle anlatılan şiir

Sabah gözyaşlarıyla beslensin

Göğüs bahçelerinde latif bir tanenin tomurcuklanması gibi.

 

Burada aşk dolu bir mazmun, latif ve vezinli bir kalıp içerisinde beslenmiştir. Belki de bunun etkisi, eski şairlerin duygu dolu güzellerinden daha fazladır. Bu şiirin dilinde ve anlatım tarzında her hangi bir kusur yoktur. O halde eski kalıpla ya da bunların şiirden arıtılması yolunda yapılacak münakaşalar çocukça bir davranıştan ileriye geçmeyecekmtir. Şiirin el değmemiş bu içeriği ve iyi bir yorumu olmalıdır. Vezin ve kafiyenin bir amaç olmaktan öte değeri yoktur. Hatta kafiye araç olmadığı gibi birçok yerde düşünce ve anlatış akımına da engel olur.

5.Yeni şiir kavramı, bugünkü İran edebiyatında kendisine böylesine bir yer edinmemiş olsaydı, bu terimi kullanmazdım. Çünkü, zaman süzgecinden geçip bugüne kadar ayakta durabilen her şiir yenidir. Yeni olmak, çağımızda ortaya atılan bir sanat kavramı değildir. “Yeni şiir” yerine “bugünkü şiir” terimini kullanmak daha yerinde bir ifade olacaktır. Çağımızda söylenen şiir, zorunlu olarak ve tedricen ortaya çıkmıştır. Ancak, kalıpların basitleştirilmesi, uzun ve kısa yarım beyitler meydana getirilmesi ve kafiyelerin bir yana bırakılması yeni bir şey değildir. Bu konu üzerinde XIII. yüzyıldan itibaren çok şey söylenmiştir. Fakat çağımızda yeni olan ve zamanımızın zaruretini gösterin şey, bütün içten gelen çabaların, bu rahatsız edici bağlardan kopmak suretiyle, anlatılmak istenilen şeylerin serbest olarak kağıda dökülmesidir. Nîmâ Yûşic (Ali İsfendiyarî) bu konuda şöyle yazmaktadır:

“Edebiyatımızın tüm yönleriyle değişmesi gerekmektedir. Yeni konu bulmak yeterli olmadığı gibi, eski konuları geliştirip yenileştirmek de yeterli değildir. Kafiyelerin yerlerini değiştirmek veya dizeleri uzatıp kısaltmak da kâfi değildir. Esas olan, sistemin değiştirilmesidir. Şiire, insanların bilinçli dünyasında bulunan şeylerin modelini vermemiz gerekir. Deklemasyona uygun ifade lazımdır. Yani, doğal konuşmaya uygun olan bir üslup gerekiyor.”[vii]

 

Nîmâ, Donâme adlı eserinde bu zorunluluğu şöyle açıklamaktadır: “Şiir, şairin ruhunun aynası olmalıdır. Şair, şiirini doğal olarak, zorlanmadan yazmalıdır.”[viii] Göç eden bir insanın göç yerinde bıraktığı izlerden nasıl göç durumu anlaşılıyorsa, şairin de bunu eserinde göstermesi gerekir. Nîmâ yeni şairlere şu tavsiyelerde bulunur: “Gördüğünüz gibi yazınız. Yazdığınız şiirin sizi daha açık göstermesine imkân sağlamaya çalışınız. Eskilerin yaptığı gibi dışarıda olan hilafında olursanız, eseriniz hayatı ve doğayı tümüyle unutmuştur. O zaman eskilerin üslubuyla şiir yazmanız gerekir. Ama yeni bir şiir ve yeni kelimelerin peşindeyseniz, bir an derinlemesine düşününüz.”

Yukarıdaki cümleler ve bu konuda söylenmiş olan şeylere dikkat edilirse, şu sonuca varılacaktır: Yeni şiir, bugünkü hayatın gerçeklerinin ifadesidir. Bu arada, bugünkü nesrin yeni düşüncelerinden, sorunlarından, meşguliyetlerinden ve bu nesli doyuran şeylerden söz edilmesi zorunludur. Böyle bir zorunluluğu kabul etmek, şaire klasik şiirin bağlarını ve engellerini yıkıp ilerleme müsaadeseni verecektir.

6.”Yeni akım şiiri” ile “yeni şiir” arasında ne gibi bir fark olduğu sorulmaktadır. Yukarıda, okuyucuların yeni şiirden neler beklediklerinden söz edilmişti. Halk, kendi hayat sınırları ve sorunları çerçevesinde yeni bir şeyler istiyordu. Bunlar, basit ve olgun olduğu sürece halk için muteber sayılırdı.

Bu arad, zaman geçmesiyle ortaya yeni bir sorun çıktı. Kimi çağdaş şairlerimiz, şiirlerinin halk tarafından zevkle okunacağına inanmaktadırlar. Çünkü bu şairler kendi içlerinden ve günlük hayattan gelen bazı eserleri okuyucunun algılayamayacağını biliyorlar. İşte bunları okuyucuya açıklamak istiyorlar. Yeni akım şairinin telaşı, söylenemeyen bu şeyleri söylemektir. Başka bir ifadeyle şair, yeni akıma göre yazdığı şiirde, düşündükleriyle kelimeler üzerinde bir plan kurar. Okuyucunun kavrama gücü yetiyorsa, bundan başka düşünce ve mesajlar çıkarabilir. Şiirde “pencere” kelimesi kullanılırsa, bu klasik ve yeni şiirde içeriye ışık girmesi için yapılan oda penceresi anlamına gelir. Bu kelime mecazî anlamda kullanılacak olursa, dîdgâh (bakış yeri) ve “çeşmendâz” (manzara) anlamlarına da gelebilir. Ama yeni akım şairi “hışm-ı pencerne” (pencerenin öfkesi) tabirini kullanırsa, okuyucu şaşıracaktır. Pencerenin sinirlenecek sinir sistemi olmadığına göre, yeni akım şairi bunu şöyle açıklamaktadır: Duvar evimizde bulunan bir cisimdir. Ancak insan zihni duvarın öbür tarafından haberdar olursa aynı duvar, zihnin hareket özgürlüğünü kısıtlayacak ve bir engel olacak, insan öfkelenecektir. O zaman bu kızgınlık, duvarda bir pencere açarak duvara galip gelecek ve insan öfkesini pencerede görmeye başlayacaktır. O halde pencere, bazen aydınlık ve ümit, bazen de öfke ve güçsüzlüğü hatırlatacaktır. Mes’ûd-i Sa’d için içinde bulunduğu zindanın penceresi ümit penceresi olmamıştır. Çünkü o “Nay” zindanında o pencereden her hangi bir ümit ışığı parlamamıştır. Aynı şekilde Hâkânî için Şervan zindanının penceresi bir haç gibidir. Çünkü Hâkânî’nin oradan istediği yöne gidebileceği açık bir yolu olmayıp, bu pencere onu yolundan saptıracak bir engeldir. Görülüyor ki, bu kelimeden söz edildiğinde, pencere zihnimizde binlerce olay yaratabilmektedir. Düşüncelerimizin çoğunu pencere kelimesine göre yorumlarsak, bu okuyucuların çoğu için anlaşılmaz bir şey olmayacaktır. Yeni akım şairi her kelimeyi, sözlüklerdeki anlamlarından çok daha fazla anlamlı görür ve gerçekte sürrealist yazarlar gibi gözle görülenlerden başka zihnî mefhumlara da inanır. Gönlü bütün zihinsel kavramları dile getirmek ister, ama dil bütün bu kavramları kağıda dökebilecek bir araç değildir. Sıradan bir okuyucu her kelimenin ancak sınırlı ve saptanmış birkaç anlamını bilir. Şairin zihinsel faaliyeti o kelimeye yeni bir anlam kazandırırsa, bu anlamın okuyucu tarafından kavranması imkansızdır. Şimdiye kadar yeni akım şiiri hakkıyla tanınmamıştır ve yetersiz görülmekte olup şiddetle tenkit edilmektedir. Yeni akım bugünkü şiirde ne varsa, alışıla gelmiş ve mantıklı olan şeylere uygun düşmemektedir ve düşmeyecektir. Ama bunun gerçek dışı ve anlamsız bir şey olduğu da söylenemez. Sadık Hidayet’in Bûf-i kûr (Kör Baykuş) adlı eserinde bölümler arasındaki mantık bağının koptuğu görülüyorsa da, bu eserde sürrealizmin görülmeyen zihinsel gerçeklerine rastlanır.

Yeni akım şairi şöyle demektedir: Dil herkesin kendi gereksinimine uygun olarak kullandığı bir araçtır. Şimdiye kadar her hangi bir şair, öfkeyi belirtmek için pencere kelimesinden istiâre yapmamışsa, bunun nedeni şimdiye kadar ihtiyaç duyulmadığından ileri gelir. Ama şimdi “pencerenin öfkeleneceği” ihtiyacı doğmuştur. Bugün bu anlam bu kelime üzerine oturmamışsa, yavaş yavaş oturacaktır ve zamanla zihinler bunu kavrayabilmek için gereken kavrayış süratini kazanacaktır.

Yeni akım şiirinde “şi’r-i nâb” (saf ve sade şiir)e doğru bir hareket görülmektedir. Sade şiir, Valéry’nin[ix] dediği gibi, şiirin zihinsel unsuru olup, kelimelerle tam olarak ifade edilemez. Çünkü kelimeler kavranırken, anlatılmak istenilen şeyin berraklığı azalır. Başka bir deyişle şair, duyduğu ve düşündüğü gibi söyleyemez. Şair, yazarken duygu ve düşüncelerinden feragatte bulunmadığı gibi, aradan hiçbir şeyi çıkarmaz. Çünkü şiir yüzük kaşı olmayacaktır.

Yeni akımda vezin yoktur ya da klasikve yeni şiirde görülen şeyleri izlemez. Yeni akım şairi bütün bağlardan kurtulma çabasında olup, söylediklerinde uyum görür. Bu uyum şiirinin veznidir. Bazen yeni akım şiirinde de vezin bulunur. Ama gerçek şudur: Eğer şiir, sade şiir veya ona yakın bir şey olup, sürrealist zihinsel bir gerçeği ifade edecekse, artık vezne bağlanamaz. Yeni akım şairi sahip olduğu bütün serbestliklere rağmen şiirini söyleyemiyorsa, şiirinin muhtevasını hatırlayabildiği kelimelerle ifade etmekten başka çaresi yoktur. Yeni akım şiiri hakkındaki hüküm her halükârda zamanla verilecektir.

7.Bu kısımda bugünkü şiirin ihtiyaç duyduğu şeylerden bahsedilecektir.

Güzel şiirlerin yazılması için neler yapılmalıdır? Her şeyden önce, kalıplar üzerindeki mücadeleye bir son verilmelidir. Şairin bir derdi varsa ve eski kalıplar yüzünden zorluk çekiyorsa, bu bağdan kurtulması bir zarurettir. Ancak bunun, güçsüzlüğü ve bilgisizliği örtmeye alet edilmemesi gerekir. İfade kabiliyeti ve gücü olmayan birinin yazdığı saçmalıklara yiir dememesi, şiirinin eski bağlardan kurtulmuş olduğunu ve eksiği de olmadığını iddia etmemesi lazımdır.

Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı şiirde vezne bakılması gerekir. Çünkü vezinsiz bir şiir şairane nesirdir. İfadenin akıcı olmasına dikkat etmek ve gramere bağlı kalmak İran dili ve edebiyatının ölümsüzlüğünün kaynağıdır. Bunu bir yana bırakmak, doğal gelenekle yapılan mücadele demektir. Halk şarkıları, yöresel hikayeler ve sevinç melodilerinde bulunan İran vezinlerinin edebî şiirde de revaçta olması gerekir. Böylelikle İran edebiyatı sermayesine yeni ve güzel örnekler ilave edilmiş olacaktır.

Eski İran edebiyatına ilgi göstermek, eski şairlerin divanlarının ve şiirlerinin anlam denizinden faydalanmak, bugunun şairleri için inkâr edilemez bir zorunluluktur. Güzel konuşan birinin düşüncelerini ifade edebilmesi için başkalarının düşüncelerinden ve ifadelerinden haberdar olması gerekir. Böylelikle söylediği şeyin, daha önce söylenip söylenmediğini bilecektir.

 

BİBLİYOGRAFYA

Âryenpûr, Yahya, Ez Sabâ tâ Nîmâ (İran edebiyatının yüz elli yıllık tarihi), c.I-II.

Browne, Edward G., Târîh-i edebiyyât-ı İrân, çev. Reşîd Yâsemî, c.I-III.

Browne, Edward G., Târîh-i edebiyyât ve matbûât-ı cedîd-i İrân, c.I-II.

Cong-i Isfahân, sayı 1-3.

Halhâlî, Seyyid Abdurrahîm, Tezkire-yi şuerâ-yı muâsır, c.I-II.

Hânleri, Dr. Perviz Natil, Vezn-i şi’r-i fârsî.

Nîmâ Yûşic (Ali İsfendiyarî), Erziş-i ihsâsât (makaleler), derleyen: Dr. Ebulkâsım Cennetî-yi Atâî.

nîmâ Yûşic (Ali İsfendiyarî), Harfhâ-yı hemsâye.

Nûrî Alâî, İsmail, Suver u esbâb der şi’r-i imrûz-i irân.

Sabûr, Dr. Daryûş, Sadef ya sâatî bâ şâir.


 

[i] Hayyam’ın ve kimi şairlerin rubailerindeki sâkin ve harekeli harflerin tertibi yukarıdaki cümleye uymaktadır. Şems-i Kays-ı Râzî’nin yazdığına göre bu vezin şöyle meydana gelmiştir. Genç bir çocuk, birkaç arkadaşıyla ceviz oynarken cevizin yuvarlanmasını Horasan lehçesiyle şöyle söylemiştir? “Galtân galtân hemî reved tâ bun-i gûr” (Yuvarlana yuvarlana çukura gidiyor). Orada bulunan şair –büyük ihtimalle Rûdekî- bunu duyunca rubai veznini bulmuştur.

[ii] Esâsüliktibâs, yayımlayan Müderris-i Razavî, s.586.

[iii] XIX. yüzyıl İngiliz düşünürü.

[iv] Hânleri, Vezn-i şi’r-i fârsî, s.15.

[v] Nîmâ, Dunâme, s.41.

[vi] Mevlana’ya ait ve XIII. yüzyıla mensup olan şu şiir gibi:

Sevgili her an güzel bir put şeklinde karşıma çıktı

Gönlümü çaldı ve kayboldu

Sevgili her an boş bir elbise içinde göründü.

Bazen ihtiyar bazen genç oldu.

Bazen akarsuların içine daldı

Mânâ dalgıçları

Bazen pişmiş tuğlanın başında göründü

Daha sonra cennete gitti.

[vii] Nîmâ Yûşic, Berguzîde-i eş’âr, Sâzmân-i kitâbhâ-yi cîbî, s.127, 132; Harfhâ-yi hemsâye, 25. mektup.

[viii] Donâme, s.6-8.

[ix] Paul Valéry (1871-1941) Fransız Akademisin ünlü öğretim üyesi.

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com