Çağdaş İran
Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme
Altıncı Bölüm:
İran'da Tiyatro Sanatı ve Piyes Yazarlığına Bir Bakış
Muhammed-i
İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr.
Mehmet Kanar
Bu
bölüm diğer bölümlere oranla daha kısa olacaktır. Çünkü İran tarihinde
tiyatronun mazisi çok yenidir. Konuya girilmeden önce birkaç meseleye
değinilecektir.
Sosyal hayat, insanoğlunun karşısına bir takım kurallar ve töreler
çıkarmış, peygamberlerin ve düşünce önderlerinin ortaya çıkması bazı
düşünceleri ve âdetleri de beraberinde getirmiştir. Siyasî güçlerin ve
büyük devletlerin azametleri daima halk tabakasının gözünü almış ve
aldatmıştır. Bütün bunlar, önceki yüzyıllarda yaşayan insanlar üzerinde
iz bırakmış, insanlar da eğlence ve oyun adı altında bunları taklit
etmiş, tiyatronun temeli olan temsillerde bu arzularını sahnelemişlerdir.
O halde insanoğlunun ilk piyesi, tabiatı taklit veya sosyal törelere ve
kurallara karşı gösterilen reaksiyon yeklinde ortaya çıkmıştır.[i]
Oyunculuğu başlatan ilk insanların nerede, ne zaman ve nasıl yaşadıkları
ve adlarının ne olduğu bilinmemektedir. Hiç kimsenin de bu konuda
belirli bir şey ileri süremeyeceği açıktır.
Şu
kadar var ki, oyuncuların tarihin başlangıcından bugüne değin insanları
güldüren, ağlatan, yol gösteren, kötülükten alıkoyan, insanî bağ
duygularını uyandıran ve daima herkesten çok sıkıntı çeken kimseler
olduğu bilinmektedir. Tiyatro tarlasının harmanı o denli verimli
olmuştur ki bugün tiyatro çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Bu isimler
Farsça olmayıp, Avrupa dillerinden alındığı şekliyle kullanılmaktadır.
Tiyatro yazarlarının çoğu, birkaç insanın hayatından sadece bir bölümünü
içinde bulunduran her hangi bir hikayeyi sahneye getirmişlerdir. Bu
hikaye bir maceradır. Bütün maceralarda olduğu gibi içinde keder ve
sevinç, aşk ve nefret, kolaylık ve güçlük ve bunun gibi daha pek çok şey
vardır. Tiyatro yazarları eserlerinin sahnelerinde seyircinin dikkatini
çekecek ve oyunu sonuna kadar izlettirecek heyecanlandırıcı hareketlere
ve sözlere yer vermişlerdir. Bu tür eserlere dram (drame), müzikli
olursa lirik dram (dram lyrique) denilmektedir. Eski Avrupa edebiyatında
lirik drama melodram (melodrame) da denilmiştir. Çok defa sonu güzel
bittiği ve gösteriden sonra seyircide üzüntü bırakmadığı için buna
“beğenilen dram” da denilmektedir.
Diğer bir tiyatro türü trajedi (tragedie)dir. Eski Avrupa trajedileri,
daha çok manzum olarak yazıldığından “içindeki olaylarla seyircinin
acıma duygularını tahrik eden manzum bir piyestir” şeklinde
tanımlanmıştır. Trajedilerin kahramanları çoğunlukla tarihî bir sîmâdır.
Kahramanın başına büyük bir felaket gelir. Sevilecek biri olduğu için,
seyirci içinde bulunduğu durumdan dolayı üzüntü duyar. Seyirci, eserin
konusuyla duyduğu acıma hissi arsında bir mücadele olduğunu hisseder.
İran’da da “şebîhhânî” diye adlandırılan ve eski tarihî kahramanları yâd
eden eserler aslında birer trajedidir.
Trajedi yanında, komedi (comedie) denilen başka bir tiyatro türü daha
vardır. Komedilerde kahramanların huyları ve özellikleri seyirciyi
güldürecek şekilde nükteli ve mübalağalı bir şekilde anlatılır. Bu
tiyatro türünde yazarın bütün çabası sözle, hareketle, süs ve
mübalağayla ve güldürücü her türlü araçla seyirciyi güldürmeye
yöneliktir. Tiyatro türleri arasında komedi diğerlerine oranla halk
tarafından daha çok ilgiyle karşılanmıştır. Çünkü seyircinin zihni
komedi türünde daha az yorulduğu gibi, hayat meselelerinin verdiği
yorgunluk ve günlük düşünceler bu yolla azalmaktadır.
Bu
piyeslerde komedi ve trajedi sahneleri yazar tarafından ustalıkla
birbirine yedirilmiştir. Bu sahneler birbirini takip etmesine rağmen
eşit bir zemin hazırlanmıştır. Bu piyes türüne trajikomik
(tragi-komique) denilmektedir.
Tiyatro türleri arasında pantomim (pantomime) denilen bir oyun türü daha
vardır. Farsçada buna “lâlbâzî” denilmektedir. Bu gösteri türünde
oyuncu, özel anlamları canlandıran yüz ve vücut hareketleri yapar. Bunun
için pantomim yazarının, düşündüğünü aktarabilecek şekilde dile hakim
olması, oyuncunun da yazarın yazdıklarını okuduktan sonra maksadı
kavrayıp yorum yapabilme gücüünün olması gerekir.
Kukla oyunu dünyadaki eski gösteri türlerinden biridir.[ii]
Küçük bir iple sahnenin yukarısına bağlanmış olan bebekler, kuklacının
arzusuna göre sahnede yer değiştirirler. Sözler sahne gerisinden
söylenir. Kukla oyunlarının konuları daha çok aynı konuların tekrarından
ibaret olup, sabittirler. Çoğu milletlerde yıllık konular sahnelenir.
Bugün bu oyunların eğlendirici yönü ağır basanları yaygın olup, çocuk
parklarında ve gezinti yerlerinde temsil edilmektedir.
Meddahlık ve deklemasyon /sanatkârane hitabet, orta oyunu) de tiyatro
sanatı arasında sayılmaktadır. İran’da ne zamandan beri var olduğu kesin
olarak bilinmeyen meddahlık, halkın ruhsal yönden eğitimine yardım
etmiştir. Zengin tabaka ise, boş saatlerini meydanlarda ve
kervansaraylarda hamasî ve tarihî hikayeleri dinleyerek geçirmiştir.
Kahvehanelerin ortaya çıkmasından sonra bu sanat pazarı kahvehanelerde
canlanmıştır. Meddah hikayelerinin konularını tarihî ve efsanevî
sîmâların serüvenleri teşkil eder. Bunlar, meddahların kendilerine özgü
ifade ve hareketleriyle, çekici ve etkili bir tarzda söylenmiş olup,
dinleyicileri saatlerce meşgul etmiştir. Bir kişinin rol aldığı bu tür
gösterilere Avrupa’da monodram (monodrame) denilmemektedir. Ancak,
Avrupa monodramında görülen oyun ve hareket, İran meddahinkinden çok
daha fazladır.
Bugün tiyatro bütün türleri ile birlikte mevcuttur. Ancak, romancılık
bölümünde de değinildiği gibi, bu sanat da güncel sorunları dile
getirmiştir. Alman Bertold Brecht (1898-1956)’in eserlerinde huzursuzluk
ve sorunlardan doğan bu keder, bazen ümit verici bir tarzda
görülmektedir. Aynı yaşam sorunları, büyük yenilikleri de içinde
bulundurarak ifade eden Albert Camus’un eserlerinde, daha sonra 1969
yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan İrlandalı Samuel Becket’in
piyeslerinde görülmektedir.
Fikir yönünden fazla zengin olmayan tiyatro örneklerinin başında gelen
Becket’in eserlerinde hayat sorunlarının verdiği sıkıntı ve varlıkların
yabancılığı dert dolu bir trajediyi gösterir. Yazar, okuyucuyu dinî
inançlarla mücadeleye zorlar. Eski nesillerin beğendiği şeylere karışır.
Şu hususa dikkat etmek gerekir ki, fikir yönünden zengin olmayan tiyatro
(teatr-i pûçî), tamamıyla anlamsız değildir. Aksine diğer tiyatro
türlerine oranla seyirciye çok şey kazandırır; haber verir. Bunların özü
şudur: Sonu olmayan bu dünya karşısında biz, her şeyden daha çok
hissederiz. Bilmiyoruz ve bu hayat meşgalesi bize acı şeyler ve
zorluklar çıkarıyor. Var olan her şeyin üzücü bir yanı da vardır.
Denilebilir ki, sekiz yüz yıl önce Hayyam’ı ümitsizliğe ve kırgınlığa
düşüren şey, bugünhkü düşünürlerin müptela olduğu şeylerdir. Gerçek
manasıyla okuyucular ve düşünürler bu zorunluğu hissetmişlerdir.
Becket’in dramlarını trajedi yapan şey de bu meseledir. Bu mesele, bir
millete ya da bir şehre münhasır olmayıp, tüm dünyayı içine alır. Bütün
dünya bu ibhamın esiri olmuştur ve insanlar bunun karşısında
“bilmiyorum” demektedirler.
**
İran’da tiyatro tarihi ve varlığı incelenecek olursa, İran toplumunun
tarih boyunca tiyatro karşısında ne gibi görüşlere sahip olduğu şöyle
sıralanabilir:
1.Eski İran toplumunda tiyatro bir sanat, diğer bir deyişle bir
medeniyet unsuru olarak biliniyordu.
2.Psikolojik eğitiminde ve kişilik oluşumunda tiyatronun etkisi XIX.
yüzyıl sonuna kadar anlaşılmamıştır.
3.Din, bunu beyhude işler arasında saymıştır.
4.Tiyatronun insanları eleştirmek ve toplumun aksak taraflarını
düzenlemek yolunda önemli bir görevi ollduğundan, müstebit hükümetler
bundan hoşlanmamış ve “bu iş baş ağrıtmaya değmez” demişlerdir.
5.Doğuluların eski hayatı bir takım hayatıdır. Bu hayatta yalnızlık ve
tek başına yaşamak ağırlık kazanır. Doğulu her insan ailesinin yaşama
gereksinimlerini hazırlamak amacıyla ekip biçme yükünü üzerine aldığı
için, aylar ve yıllar boyunca onun hayatında eğlencenin ve oyunun yeri
yoktur.
6.Eskiden beri içekapanıklık Doğulu tabiatının açık bir işareti
sayılmıştır. İnsanoğlunun psikolojik eğitiminden söz edilecek
olursa,kılavuz daima yalnızlık ve insanlardan kaçış olmuş, hiç kimse
tiyatronun bizi olgunluğa yaklaştırabileceğini söylememiştir.
Bütün bunlara rağmen otuz asır önce bile İran halkının tiyatro sanatına
yabancı olduğu söylenemez. Tarih köşelerinde bunu ispatlayan işaretler
vardır.
Hahamenişîler (Ahamenitler) tarihinde okumuşuzdur. Kembûciye Mısır
ülkesini fethetmek için Mısır’a gittiğinde, Geomata adında biri onun
padişahlığına göz koydu. Kembûciye’nin intihar etmesinden sonra halk
Geomata’nın öldürülmesini hatırlamak için bir tören yapıyordu. Her
mahallede ve şehirde onun bir heykelini yapıyorlar ve bu heykeli ateşe
atıyorlardı. Bu işe de “muğkeşân” deniliyordu.
İran’ın hamasî efsaneleri arasında Keykâvus’un oğlu Siyavuş hakkında bir
serüven vardır. Siyavuş’un üvey annesi Sûdâbe ona aşık olur. Ancak
Siyavuş Sûdâbe’ye yüz vermeyince, annesi tarafından hainlikle suçlanır.
Sonunda İran’dan Turan’a sürülerek burada Efrasyab’ıb adamları
tarafından öldürülür. Siyavuş’un öldürülmesi İran ile Turan arasında
yıllarca süren kanlı savaşlar doğrurur. Tarih kitapları, İranlıların bu
olaydan sonra her yıl Siyavuş’un acıklı macerasını dile getirdiklerini
ve onun için ağladıklarını yazmaktadır. Girîsten-i mugân (muğların
ağlaması) İslamiyetten üç-dört yüzyıl öncesine kadar Horasan ve
Maverünnehir’de revaç bulmuştur. Belki de Kerbela şehitleri anısına
yapılan Büveyhoğulları zamanındaki “şebîhhânî”, “girîsten-i mugân”ı
taklit ederek meydana getirilmiştir.
Müslümanları ruhen beslemek için meydana gelen bu ağıtlar (şebîhhânî)
eski Yunan trajedilerinde olduğu gibi İran’da da aynı düzeydedir.
Gerçekten de İranlılar tiyatro türleri arasında trajediye daha fazla
sahip çıkmışlar ve bu türü geliştirmişlerdir. Trajedi kahramanları,
millî ve dinî âdetler esas tutularak seçilmiştir. Şebîhhânî sahnelerinde
Hüseynî heyecan verici hamaselerin yazılmasını, İzzüddevle-yi Deylemî
başlatmıştır. Büveyhoğullarının görkemli imparatorluğu sona erdikten
sonra birkaç yüzyıl boyunca her hangi bir yenilik görülmemiştir. Şiî
âyinlerinin renklendiği Safevîler zamanında “nevhahânî” (ağıt) ve
“yâdnâmehânî” ye daha fazla ilgi duyulmuş, bunun karşılığında din
adamları Kerbelâ trajedisinin sahnelenmesini pek uygun görmemişlerdir.
Kaçarlar devrinde bu iş daha da yaygınlaştığı gibi saray ve devlet
erkânı da bunun öncüsü olduğu gibi, her yıl Gülistan köşktünün güneyinde
bulunan Tekye-i devlet’te sahneleniyor ve Kaçar devlet erkânı bunu
görmeye gidiyor ve mâtem tutarak ağlıyorlardı.
Eski
şairlerin şiirlerinde ve bazı eserlerde görülen gösteri ile ilgili
kelimeler ve deyimler İran’ın tiyatroya yabancı olmadığını
göstermektedir. İran’ın tiyatroya yabancı olmadığını göstermektedir.
Mesela bu konuda Firdevsî
“Bu
sarhoş felek, yetmiş elle oyun oynayan bir oyuncuya kaldı.”
Nizâmî
“Böyle baştan başa uzanan saray perdesinin oyunculuk için olduğunu
zannetme”
ve
Hafız
“Saçının halkası seher yelinin temaşahânesidir. Yüz gönül erinin canının
orada bir tek kıla bağlı olduğunu gör”
demektedirler.
İran’da mevcut olan bir tiyatro türü de düğünlerde ve çeşitli
eğlencelerde görülen “rûhavzî”dir. İran vilayetlerinin çoğunda yöresel
âdetlere göre icra edilen bu türün İran folkloründe özel bir yeri
vardır.
Bunlar, İran’da tiyatro türünün mevcut olduğunu göstermektedir. Ancak
şunu da belirtmek gerekir ki, İranlı tiyatro sanatçıları kendilerini
toplumun ileri gelenleri arasında görmemişlerdir. Soytarılar bazen
saraya çağırılmışlarsa da bunların hiçbiri kendilerine sağlam bir mevki
edinememişlerdir. Gazneli Mahmut’un sarayında bulunan Talhak[iii]
adlı biri padişahın meclis ve eğlencelerinde güzel şarkılarla birlikte
oyunlar sergilemiştir. Safevî padişahı Büyük Abbas’ın sarayı da bu
nüktedan insanların yeri olmuştur. Bu padişah döneminde “Kul İnayet”
(Kerbelâ-yı İnâyet) ismine çok rastlanmaktadır. Saray soytarıları
arasında en göze batanı Kerîm-i Şîreyî adıyla tanınan ve Nâsırüddin
Şah’la çağdaş olan Kerîm-i Isfahânî olup, yaşlı kimseler hâlâ onu
hatırlarlar. Kerim, ayrıca tiyatro yazarı ve yönetmendi. Mizahçılığı
yanı sıra bazen hanedan ve padişah nedimlerinin programlarını da
hazırlıyordu.
Bu
tür insanlar soytarılığı meslek edinmelerine ve çalgıcılık öğrenmelerine
karşın, muhataplarından haklarını alamamışlardır. Ancak, dürüstlüğün ve
adaletin hakim olduğu zamanlarda söyledikleri şeyler halk üzerinde büyük
etki yaratmıştır.
Son
yüzyılda birkaç İranlı, tiyatroyu yeni düşüncelerin yayılma aracı
yapmışlardır. Önceki bölümlerde Kafkasya’da Türkçe tenkitli bir piyes
yazan ve Gogol ve Moliere’i taklit eden Fethali Âhundzâde’den
bahsedilmişti. Âhundzâde’nin altı piyesini Mirza Cafer Karacadağî
Farsçaya çevirmiş, tiyatronun değeri ve insan ruhunu eğitmekteki tesiri
hakkında bir önsözle birlikte bastırmıştır. Daha sonraki yıllarda
piyeslerin Türkçe metinleri ve Farsça tercümeleri Avrupa’da iki defa
basılmıştır.
Bu
sanatın ilk ışıklarını saçmasından sonra İran’da tiyatro yazarlığına el
atan kimseler çıkmıştır. O devirden Mirza Melkum Han’a ait olduğu ileri
sürülen üç piyes kalmıştır. Tahran’da Fransa Büyükelçiliği’nin başkâtibi
olan Mirza Aka Tebrîzî, Fethali Âhundzâde’ye yazdığı bir mektupta Melkum
Han’ın onu taklit ederek piyes yazmak istediği anlaşılmaktadır.
Mirza Aka Han’ın piyeslerinde ince sanat özellikleri az olmakla beraber,
devrin meselelerini tartarak dile getirmesi göz önünde tutulursa,
bunların özel değerleri olduğu söylenebilir. Bu piyeslerde iptidâîlik ve
hamlık görülmektedir.
“Arabistan hakimi Eşref Han’ın Tahran’da kaldığı günlerdeki sergüzeşti.
1904 yılında başkente çağrılır ve vilayetin üç yıllık vergisini ödeyerek
makbuz alır. Pek çok zahmete katlandıktan sonra yeniden eski görevine
döner. O günlerdeki serüvenleri. Dört perde.
-Zaman Hân-ı Berûcerdî’nin yönetim şekli ve o günlerin olayları. Dört
perde.
-Şahkuli Mirza’ya gitmesi. O günlerin serüvenleri. Birkaç gün
Kirmanşah’ta, o ilin hakimi Şah Murad Mirza’nın yanında kalması. Dört
perde.
İlk
Farsça piyesler böylelikle meydana gelmiş ve halka, tiyatronun
uygarlıkta önemli bir yeri olduğunu açıklamıştır. 1908 yılında
Tahran’da, ayda iki defa olmak üzere Teatr adlı bir gazete
yayınlanmıştır. Bu gazetenin sütunlarının çoğunu istibdat hükümetini
yeren ve gazetenin asıl özelliğini teşkil eden piyesler dolduruyordu.
Meşrutiyet devrimi yıllarından sonra Tahran’da ve diğer kentlerde, çoğu
tercüme olan Moliere gibi piyes yazarlarının eserlerinden taklit
edilerek kaleme alınan ve kesinlikle Fransız edebiyatından etkilenen
piyesler sahneye koyuldu. Reşt’te, Tebriz’de ve halkın Batı uygarlığını
daha yakından tanıyabildiği diğer şehirlerde ilk tuyatro sahneleri
açıldı. Tahran’da “Şirket-i Ferheng” tiyatro topluluğu küçük temsiller
vermeye başladı. Her yıl Tahran parklarında birkaç temsil icra ediliyor
ve bunlardan sağlanan gelir “Ferheng” adlı tiyatro okulunun masrafları
için kullanılıyordu. Bu tiyatro topluluğundan sonra Seyyid Abdülkerim
Han Muhakkıküddevle tarafından “Teatr-i millî” tiyatrosu kuruldu. Yeni
İran tiyatrosunun temelini atan Seyyid Ali Nasr bu topluluğun oyuncuları
arasında yer alıyordu. Bir süre sonra Seyyid Ali Nasr “Komedi-yi İran”
topluluğunu kurdu. Bayanların da katılmasıyla bu topluluk ilk oyunlarını
sahnelemeye başladı. Bu topluluğu “İrân-i cevan” topluluğunun kurulması
takip etti. Piyes yazarı Ali Nevruz (Hasen-i Mukaddem) de bu toplulukla
işbirliği yaptı. “Cafer Han ez fireng âmede” adlı ünlü piyesi bu
topluluk sahneye koydu.
Böylelikle tiyatronun İran kültürü ve edebiyatındaki değeri daha da
arttı. Büyük Rıza Şah zamanında Kültür Bakanlığına bağlı olarak
“İdâre-yi numâyişât” (Tiyatro dairesi)’ın kurulması ile bu sanatın
İran’da yerleşmesi yolundaki çalışmalar yeni bir aşamaya girdi. Eğlence
programları ile ilkokul ve liselerin törenlerinde, gençlerin ve
çocukların oyunculuk istidadının kendini göstereceği bir zemin
hazırlanmış oldu. Yavaş yavaş bu işin önemini anlayan ünlü yazarlar ve
bilginler de değerli ve etkileyici piyesler yazdılar. Kimi aydınlar bu
alanda eğitim görmek ve tiyatronun ülkelerdinde yaygınlaşması amacıyla
Avrupa ülkelerine gittiler.
Aşağıda İran kültür ve edebiyatına katkıda bulunan bazı ünlü tiyatro
sîmâları hakkında kısaca bilgi verilecektir.
Kemâlüddevle’nin oğlu olan ve daha çok Şehrzâd adıyla tanınan Rıza
Kemal, bu yola gönül vermiş ve bu sanatın gelişmesi için çok çalışmış
kimselerden biridir. Onun Perîçihr ve Perîzâd adlı piyesleri çok
meşhurdur. Der sâye-i harem, Arûs-i Sâsâniyân, Merg-i Kleopatra ve
Zerduşt onun diğer önemli çalışmaları arasındadır. Şehrzâd 1937 yılında
vefat etmiştir.
Daha
çok Ali Nevruz adıyla tanınan Hasen-i Mukaddem Farsça tiyatro
yazarlarının en önemlilerinden biri olup piyeslerinde tenkitli nükteleri
ustaca işlemiştir. İrânîbâzî ve Cafer Hân ez Fireng Âmede onun en ünlü
ve değerli piyeslerindendir. Vereme yakalanarak 1925 yılında ölen Ali
Nevruz’un İran dışında Fransızcaya çevirdiği yazılarından dolayı şöhreti
yaygınlaşmıştır.
İran
tiyatrosunun unutulmayan eski önderlerinden biri de Seyyid Ali Nasr’dır.
Yukarıda onun İran tiyatrosunun babası kabul edildiğine işaret
edilmişti. Tahsilli ve kültürlü biri olan Ali Nasr henüz on dört
yaşındayken Alyans Okulu’na öğretmen atanmıştır. Onun sanat ve edebiyat
sahasında geniş bilgisi olup, yüz yirmiden fazla piyes kaleme almıştır.
İlk Farsça komedi yazarlarından olan Ali Nasr 1902 yılında Tahran
tiyatro okulunu kurmuştur. Bu sanat yolunda geçirdiği özveri dolu
yıllardan sonra 1921 yılında kalp kirizinden ölmüştür. Onun Aceb pekerî
adlı piyesi çok ünlüdür.
Merhum Dr. Mehdî Nâmdâr bu sanata gönül verenlerden biri olup pek çok
öğrenci yetiştirmiştir. Dr. Nâmdâr bir kenarda kalarak başkalarına
rehberlik etme yolunu tercih etmiş ve daha az eser vermiştir. Onu
kaybedeli çok olmamıştır.
Mustafa Uskûî İran tiyatro sîmâlarının en dikkate değer olanlarından
biridir. Paris ve Moskova’da uzun süre kalmıştır. Aynı zamanda Tahran
tiyatro okulunun kurucularındandır. Anahita tiyatrosu da onun
çalışmalarının neticesidir. İbsen ve Shakespeare’in eserlerinin
temsillerinde her an o hatırlanır.
İran
tiyatrosunun ileri gelenleri arasında Gevher Murad takma adıyla tanınan
Dr. Gulamhuseyn Sâidî, Hâmid Semenderiyan ve Behrâm Beyzâî de
hatırlanmalıdır. Sâidî’nin Ây bîkulâh u ây bâkulâh, Bâmhâ ve zîr-i bâmhâ
ile Çûbbedesthâ-yi verzil adlı piyesleri sahnelenmiştir. Semenderiyan da
dünyanın ünlü tiyatro eserlerini sahnelemeye çalışmıştır.Jean Paul
Sartre’dan Dûzah, İbsen’den Eşbâh, Moilére’den Tabîb-i icbârî ve yine
Sartre’den Mordehâ-yi bîkefen u defn bu eserlerdendir. Behrâm Beyzâî
tiyatronun İran’da seyri hakkında değerli bir kitap yazmıştır.
Beyzâî’nin piyesleri de dikkate değer. Pehlivân Ekber Mîmîred adlı
piyesi onun bu sahadaki gücünü göstermektedir.
Bahsedilen bu tiyatro yazarlarından başka, İran tiyatrosunun diğer ünlü
sîmâları da sayıca oldukça kabarıktır. Adı geçen yazarlardan ayrıntılı
olarak bahsedilmemiştir.
Diğer çalışmalarının yanı sıra piyes de yazan kimi âlimler ve yazarlar
tarihî, ahlâkî ve siyâsî piyeslere yönelmişlerdir. Bu piyesler arasında,
daha önce de bahsedilen merhum Sadık Hidayet’in Mâzyâr, Pervin Duhter-i
Sâsân ve Efsâne-i âferîniş adlı üç piyesi, Said Nefîsî’nin Âhirîn
yâdgâr-i Nâdir Şâh, Gîlânî’nin Ehevîzâde’si, Mecelle-yi âşufte adlı
siyasal ve sosyal içerikli derginin yayıncısı İmâd Assâr’ın İştibâhât-ı
handeâver’i, Mîrzâde Aşkî’nin Restâhîz-i selâtîn-i İrân der Medâyin ve
İdeal-i yek pîrmerd-i dihkân adlı piyesleri sayılabilir. Merhum Ahmed
Bahârmest de Firdevsî’nin Şehname’sinden iktibaslar yapmıştır. Remz-i
Bîjen u Hûmân ile Bezm-i Behrâm-ı Gûr piyesleri onun çalışmalarındandır.
Çağdaş edebiyatın ilginç sîmâlarından biri olan Sadık Çûbek, Tûp-i
lastîkî adlı bir piyes kaleme almıştır. Zebîh Bihrûz’un Şâh-i İran ve
bânû-yi Ermen ve Cik cik Alişah piyesleri ünlüdür. Abdurrahim
Halhâlî’nin de Bermekiyân adlı tarihî bir piyesi vardır. Üstad Alinakî
Vezîrî’nin Rûz-i pezîrâyî adlı eseri de otoriteler tarafından beğeniyle
karşılanmaktadır. Muhammed Hicazî’nin Hâfız, Arûs-i firengî, Musâferet-i
Kom, Haci Aka-yı muteceddid ve Mahmûd Aka râ Vekîl Konîd adlı piyesleri
meşhurdur. Dr. Ebulkâsım Cennetî-yi Atâyî de çağdaş İrdan edebiyatı ve
sanatında kıymetli çalışmalarda bulunan sîmâlardan biridir. Çocuklara ve
gençlere hitap eden piyesler kaleme almıştır. Üretken bir yazar olarak
tanınan Abbas Hekim de çağdaş tiyatro yazarlarından biridir.
Bu
bölümün sonunda yabancı dillerden Farsçaya çevirileri yapılarak edebiyat
sermayesine ilave edilen piyeslere değinilecektir. Bunların başında
Bungâh-i tercume ve neşr-i kitâb (Kitap Tercüme ve Yayın Kurumu) seçkin
mütercimleriyle Farsçaya çevirttiği piyesleri yayımlamıştır. Bu dizide
çıkan önemli eserler şunlardır: Dr. Huşyâr’ın Goethe’den tercümesi
Egmont, Muhammed Sâidî’nin çevirdiği Elektra ve ve Sophokles’ten üç
piyes, Bâbbezen Hânum ve Oscar Wilde’in iki piyesi, Euripides’in dört
piyesi, Hânum Firengisen Şâdman’ın Shakespeare’den Trajedi-yi Kayser
tercümesi, Perviz Merzubân’ın Sophokles’ten üç piyesi, Ebulhasen
Meykede’nin Schiller’den Râhzenân ve Tovte’e-yi fiyasko tercümeleri,
Mesûd-i Ferzâd’ın Shakespeare’den Hamlet ve Rûyâ der nîmeşeb-i
tâbistân’ı, Dr. Alâeddin Bâzargâdî’nin Romeo ve Juliette çevirisi, Dr.
Mehdi Furûğ’un İbsen’den Eşbâh ve Hâne-yi erûsek ile Cemalzade’ni yine
İbsen’den Duşmen-i millet[iv]
ve Moliére’den Hasîs çevirileri. Bu konuda başka kurumlar tarafından pek
çok tercüme yayınlanmıştır. Burada onlardan bahsedilmeyecektir.
BİBLİYOGRAFYA
Âriyenpur, Yahyâ, Ez Sabâ tâ Nîmâ (İran edebiyatının yüz elli yıllık
tarihi), c.I-II.
Beyzâî, Behrâm, Huner-i numâyiş der irân.
Cennetî-yi Atâyî, Dr. Ebulkasim, Bunyâd-i numâyiş der irân.
Nefîsî, Saîd, Mukaddime-yi şâhkârhâ-yi nesr-i fârsî-yi muâsir.
[i]
Aristo ilk insanların
şiir, musikî ve resimlerinin de taklitten ibaret olduğunu kabul
etmektedir. Bk. Aristo, Huner-i şâirî, çev. Fethullah Muctebâî.
[ii]
Buna İtalyan Papazzo
ve İngiltere’de Pupet Show denilmektedir.
[iii]
Rivayete göre, bu
nüktedan insana “Telhek” adı verilmiştir. “Acı” anlamına gelen
“telh” kelimesi Arapça metinlerde “talh” olarak yazılmıştır.
Buna dayanarak “Talhak” adı ortaya çıkmıştır. Dalkek (soytarı)
kelimesinin de bu kelimeden türemiş olması imkân dahilindedir.
[iv]
Dr. Emir Huseyn
Âriyenpur bu piyesi “Duşmen-i merdum” adıyla Farsçaya
çevirmiştir. Bu çeviri Cemalzade’ninkinden daha teknik ve
sanatkâranedir.