Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

Yedinci Bölüm: Edebiyat ve Sosyal Bilimlerde Araştırma

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

Yüz yıl öncesine kadar İran’da şairlerin hal tercümelerini ve eserlerinden örnekleri derleyip “tezkire” denilen kitaplar yazan kimseler vardı. Bugün bile fazla değeri olmayan bu çalışmalara devam edilmektedir. Ama bunun yanı sıra, bu hal tercümesi eserlerle eski manzum ve mensur kitapların taranması yolunda canlanma olmuş ve bu işte Avrupalılar ön safta yer almışlardır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kimi Avrupalı bilginler Doğu kültürüne dikkat etmişler ve bunu tanıyıp tanıtmaya çalışmışlardır. Bu bilginlerin en belirgin sîmâsı, İran edebiyatı tarihi alanında çok çalışma yapan ve Târîh-i edebî-yi İran (A Literary History of Persia) adlı dört ciltlik büyük bir kitap yazan İngiliz Edward G. Browne (1867-1926)’dır. Browne, Cambridge Üniversitesi Doğu Dilleri profesörü olmuş, İran kültürünü daha yakından tanımak amacıyla İran’a seyahat etmiş, Yek sâl der miyân-i İrâniyân (İranlılar arasında bir yıl) adlı bir kitap yazmıştır. Bir başka eseri, Meşrutiyet devri İran basını hakkındadır. Pek çok İranlı araştırmacı onunla tanışmış ve çalışmalarında ona yardım etmişlerdir.

Avrupa’da İran dili ve kültürü üzerinde araştırmalarda bulunan ikinci çalışkan insan Reynold Nicholson (1868-1945)’dur. Nicholson İran tasavvuf edebiyatının şaheserlerinden olan Mevlana’nın Mesnevî’si ile Attar’ın Tezkiretulevliyâ’sını yayımladığı gibi, Mesnevî’yi İngilizceye çevirmiş ve şerh etmiştir. Diğer Avrupa ülkelerindeki bazı oryantalistler de İran’ın kültürünü, edebiyatı ve eski dillerini öğrenmeye çalışmışlardır. Herzfeld, Marquardt, Nöldeke, Hermann Ethé, Wessbach, Benveniste, H. Massé, Jukovsky, Minorsky, Starikov, Frye, Kent, Rypka, Peter Avery gibi müsteşrikler bunların en önemlileri arasında yer almaktadır ve çalışmalarından övgüyle söz edilebilir. Ancak bu bölümde İranlı araştırmacılardan bahsedileceği için Avrupalı müsteşriklerin çalışmalarından birkaç örnekle yetinilecektir.

Avrupalı müsteşriklerin çalışmalarının çoğunda İranlı araştırmacıların çalışmalarındaki sağlamlık ve güvenilirlik yoktur. Çünkü bu büyük insanlardan bazıları Farsça’ya yeterince aşina değildirler. Cümlelerin ve konuların çoğunu yanlış anlamaktadırlar. Öte yandan, Avrupa müzelerinde ve kütüphanelerinde bulunan Farsça el yazması kitapların çoğunun yazılış tarihi ile müelliflerinin  yaşadığı devir arasında birkaç yüz yıllık farklar vardır. Kitapların çoğunda ise kitap pazarının hırsızları tarafından hileler yapılmıştır. Gerçekte, eski el yazması kitaplar ele alınmamaktadır. Avrupalı araştırmacıları yanılgıya düşüren diğer bir konu, Arap ve İran kültürünü birbirine karıştırmalarıdır. İran islamî kültür unsurlarının tümünü Arap dili ve kültürü ile bir görüp, bunları Arap kültürünün malı sananların sayısı az değildir. Söylenecek çok şey olmakla birlikte bu konu burada noktalanacaktır.

**

Büyük Rıza Şah’ın hükümdarlık ettiği dönemde yüksek öğrenimin yaygınlaşması, üniversitelerin açılması, bilgi yurtlarının ortaya çıkması, çoğu bilginleri edebî ve sosyal bilimler alanında araştırma yapmaya teşvik etti. Araştırma yöntemleri yavaş yavaş açıklık ve sağlamlık kazandı. Tahran Üniversitesinin kimi öğrencileri bu yolda büyük ilerlemeler kaydettiler. Bu öğrenciler arasında Dr. Muîn, Dr. Hanlerî, Dr. Zerrînkûb ve Dr. Mahcûb gibi değerli sîmâlar yetişerek önemli araştırmalarda bulundular. Bu araştırmacılar tanıtılmadan önce bu dönemdeki araştırma türlerinden söz edilmelidir.

Çağdaş İranlı araştırmacıların çalışmaları arasında metin tashihi (edition critique) diğer türlerden daha çok göze çarpmaktadır. Metin tashihi şöyle yapılır: Eski müelliflerin muhtelif tarih ve yüzyıllardan kalma kitaplarının el yazmaları yan yana koyulur. Bunlardan birinde hata çıksa bile diğer el yazmalarının yardımıyla doğru şekil bulunur. Sonunda, birkaç yüzyıl boyunca türlü hatalarla istinsah edilen ve elden ele dolaşan kitap, okuyucuya yararlı olacak şekilde sunulur. Bunun yanında, okuyucuya konuları, isimleri ve kitabın bölümlerini tanımasında kılavuzluk edecek olan fihristler de ilave edilir. Yine, metnin kapalı meselelerinin anlaşılması için sayfa altına veya kitabın sonuna açıklamalar koyulur.

Başka bir araştırma çeşiti, herhangi bir şair ya da yazarın hal tercümesinin araştırılması, kitapların ve risalelerin eleştirilmesidir. Bu araştırma şöyle yapılır: İncelenecek olan kimsenin hal tercümesi hakkındaki rivayetler ve bilgiler kaynaklardan taranır. Bunların çıkan genel sonuca bakılarak filan hadise bu şairin veya yazarın hayatıyla uyuşuyor mu, uyuşmuyor mu sorusu dikkate alınarak doğru bir rivayetin olup olmadığı hakkında hüküm verilir. Böyle çalışmalarda, inceleme konusu olan şairlerin ve yazarların eserlerinden onların hayat gerçeklerine ulaşılabilir. Ancak, tezkirelerde ve hatıratlarda gereken dikkat ve özen gösterilmediği gibi, hatırat yazanların çoğu ya kendilerinden hikayeler uydurmuşlar ya da duyduklarını aktarmışlardır.

İçinde bulunduğumuz zamanda İranlı bilginleri çalışmaya sevk eden başka bir faaliyet alanı da kaynak kitapların hazırlanmasıdır. Dikkatle ve titizce çalışıldığında bu, son derece zor ve meşakkatli bir iştir. Çünkü bir araştırmacının çok kitap okuması, her satırda kullanılan kelimeleri tek tek fişlemesi, kelimelerin geçtiği cümleleri onun altına ilave etmesi, sonra bu kelimenin o cümlede ne anlama geldiğine bakması, hatırından çıkmış başka bir anlamının olmaması için başka sözlüklere bakması gerekir. Bir kaynak kitapta ihtiyaç duyulan kelimelerin hepsini bütün açıklamaları ve anlamları ile birlikte vermek lazımdır. Bu ise zor ve yıpratıcı bir iştir. Nitekim Dihhodâ ve Muîn gibi kimselerin hayatları bu işin yıpratıcılığını bâriz olarak göstermektedir.

Çağdaş araştırmacıların yazı üsluplarından da bahsetmek yerinde olacaktır. Bunların çoğu eski Derî nesrini izlemektedirler. Cümlelerinin Bel’amî, Beyhakî, Nasrullâh-i Munşî, Unsurülmeâlî ve IX. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadarki diğer müelliflerin eserlerinin taklidi mahiyetinde olduğu görülmektedir. Bazen bu sebeplerden dolayı eserin zevk veren yönüne dikkat edilmediği gibi, akıcılıktan ve fesahattan uzaklaşılmıştır. Bu araştırmacıların büyük bir çoğunluğunun görüşüne göre sağlam nesirde her kelime yalnız kendi anlamında kullanılır. Nesirlerinde Arapça kelimeler ve deyimler çoktur. Bazen Kazvînî ve Humâî gibilerinin eserlerinde başı ve sonu Farsça olan Arapça uzun bir cümle göze çarpar. Bu grupta olanların çoğu, kitaplarının önsözlerinde, meslektaşlarından iyilikle ve çok fazla övgüyle bahsetmişler, kendilerini naçiz gördükleri gibi, yaşadıkları devrin ıstılahlı cümleleriyle haddinden fazla tevazuya kapılmışlardır. Bu araştırmacılardan birkaçı araştırma yöntemi açısından Avrupalıların taklitçileri olup, bu yolda varlık gösterememişlerdir. Ama araştırma, sanat ve yeni yöntem yolunda ilerleyerek kendilerini kabul ettirmiş kimseler de vardır. Özet olarak, çağdaş araştırmacıların yazı dillerinin çoğu İranlı okuyucuların zevk anlayışından uzaktır. Kuşkusuz, bunlardan bir şey beklenmemelidir. Ancak bunun yanında, yaptıkları araştırmaları, tanınan, beğenilen ve olgun bir nesirle yazan kimseler de vardır.

**

Çağdaş İranlı araştırmacılar iki grupta veya iki nesilde ele alınabilir. Birinci grupta bulunan kimseler Avrupalı İranologları izlemişler ve kıymetli eserler vermişlerdir. İkinci gruptakiler ise, birinci neslin öğrencileri ve çocukları olup, çalışmaları araştırma yönünden hayli zengindir.

Birinci grupta Muhammed-i Kazvînî, Hasen-i Pîrniyâ, Muhammed Ali Furûgî, İkbal Aştiyânî, Bahâr, Üstad Furûzanfer, Üstad Saîd Nefîsî ve Seyyid Ahmed-i Kesrevî’den bahsedilecektir.

1.Muhammed-i Kazvînî, Abdülvehhâb-ı Kazvînî’nin oğludur. Abdülvehhâb, Nâsırî (Nâsırüddin Şah) devri bilginlerinin katiplerinden olup, İ’tizâdussaltana’nın iktidarda bulunduğu yıllarda önemli bir mevki sahibi olmuştur.

Rahmetli Kazvînî ilk bilgilerini babasının yanında öğrenmiş, daha sonra felsefe tahsili için Hân Mervî medresesinde Şeyh Ali Nurî’nin öğrencisi olmuştur. Şeyh Fazlullah-i Nurî’den fıkıh öğrenen ve uzun bir süre Edîb-i Pîşâverî’nin mektebine devam eden Kazvînî, Avrupa’ya yaptığı uzun seyahatlerde Gibb[i] vakfıyla irtibat kurmuş ve bu kurumun sermayesi ile birkaç kitap yayımlamıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında beş yıl Berlin’de kalmış ve savaştan sonra Paris’e gitmiş, Avrupalı iranologlarla uzun süreli işbirliği yapmıştır. Merzubânnâme, Lubâbulelbâb, el-Mu’cem fî meâyîri eş’âril’acem, Târîh-i Cihânguşâ-yi Cuveynî adlı kitapların tashih ve neşri, Mes’ud-i Sa’d’ın hal tercümesi hakkındaki araştırması onun önemli çalışmalarındandır. Kazvînî’nin diğer araştırmaları, makaleleri ve eleştirileri yirmi makale halinde bir araya getirilmiştir.

2.Nasrullah Han Muşîrüddevle’nin oğlu ve Mu’temenülmülk’ün kardeşi olan Pîrniyâ Hasen Muşîrüddevle 1873 yılında dünyaya geldi. Öğrencilik ve gençlik yıllarından sonra Rusya’ya gitti. İyi bir askerî ve siyasî öğrenim gördü. İran’a döndükten sonra Siyasal Bilimler Fakültesini kurdu. Daha sonra Milli Savunma Bakanı oldu. Bu arada askerî okulun temelini attı. Birkaç kez de başbakanlık yapan Muşîrüddevle 1935 yılında öldü.

Pîrniyâ ömrünün ikinci yarısında İslâm öncesi İranı hakkında bir tarih kitabı yazmaya başladı. Bunun birinci bölümünü “İrân-i bâstânî” adıyla yayımladı. Daha sonra bu eseri “İrân-ı bâstân” adıyla üç büyük cilt halinde bastırdı. İrân-ı bâstân önemli ve muhtelif konuları içinde bulunduran, sağlam ve göze hoş gelen bir nesirle yazılmış araştırmadır. Bu eserde tarihçinin dikkatli ve ince eleyip sık dokuması göze çarpar. Herhangi bir konuda tarihî değeri olan bütün rivayetler art arda gelir. İran şehinşahlığının başından Eşkânîler zamanının sonuna kadarki İran tarihi geniş olarak işlenmiştir. Pîrniyâ’nın Dâstânhâ-yi irân-i kadîm adlı başka bir kitabı daha vardır.

3. Muhammed Huseyn-i Zukâülmülk’ün oğlu olan Muhammed Ali Furûgî 1878 yılında dünyaya geldi. Ailesinin İran’ın kültürel ve politik tarihinde uzun yıllar önemli bir yeri olmuştur.[ii] Furûgî ilk öğreniminden sonra Dârülfünûna girerek tıp tahsil etmeye başladı. Ancak, tıp öğreniminin sonunda felsefeye ve sosyal bilimlere ilgi duydu. Bu bölümde de yaşıtlarını geride bıraktı. Dârülfünûnda öğretim üyeliği ile görevlendirilen Furûgî edebiyat, Fransızca, tarih ve fizik derslerini vermeye başladı. Öğretmenlikte şaşılacak derecede başarı gösterdi. Bundan sonra politika dünyasına adım attı ve bu sahada da akranlarından daha başarılı oldu. Birçok defa Millî Şûrâ Meclisi temsilciliği yaptı. Bunun ardından İran’ın Amerika elçiliği, danıştay başkanlığı, bakanlık ve başbakanlık görevlerinde bulundu. 1941 yılında İran, İkinci Dünya Savaşı müttefikleriyle bağımsızlık antlaşmasını imzaladığı sıralarda o, başbakanlık makamında bulunuyordu. Daha sonra bu görevden ayrılan Furûgî, Saray Bakanı oldu. 1942’de makamında kalp krizi geçirerek vefat etti.

Pehlevî devrinin bu seçkin insanı gittiği her yolda öncülük etmiş ve geriye değerli eserler bırakmıştır. Araştırmalarının en önemlileri edebiyat ve felsefe alanındadır. Avrupa felsefe tarihi hakkında yaptığı araştırma İran’da bu alanda yazılmış eserlerin en değerlisidir. Seyr-i hikmet der Orupa (Avrupa’da felsefenin seyri) adlı bu eserin akıcı, sağlam ve güzel bir nesri vardır. Bir başka felsefe araştırması, Hikmet-i Sokrat be kalem-i Eflâtûn (Eflatun’un kalemiyle Sokrat’ın felsefesi)’dur. Bu eserin ikinci cildinde Avrupa tarihinin ünlü hatiplerinin eserlerinden tercümeler yer almaktadır. Furûgî’nin Farsça yazılmış felsefî eserlerin en iyileri arasında sayılan Resâyil-i Eflâtûn ve İbni Sînâ’nın Fenn-i simâ-ı tâbû tercümeleri bugün elimizdedir.

Furûgî’nin İran edebiyatı hakkında yaptığı çalışmalar da geniş kapsamlıdır. Sadî’nin bugüne kadar tashih edilip yayımlanan eserlerinin en iyi baskısını yapmıştır. Külliyat’ı bir arada ve ayrı ayrı yayımlamıştır. Firdevsî’nin Şehname’sinden çıkardığı hülasada bu şaheserin bütün destanları ve ana hatları yerinde kalmış, önemsiz ve fazla değer taşımayan şiirler çıkarılmıştır. Furûgî’nin edebî çalışmaları yalnız birkaç kitaptan ibaret olmayıp, kongrelerde ve törenlerde sunduğu makaleler de okunmaya değer eserlerdir. Hayyam’ın rubaileri ve Hafız Divanının hülasası da onun önemli çalışmaları arasındadır. Farsça’ya derin vukûfu olan Furûgî’nin akıcı ve sağlam bir dili vardır. Bunun örnekleri “Numûne-yi nesr-i fasîh-i fârsî-yi muâsir adlı eserindeki makalelerde görülebilir.

4.Tahran Üniversitesinde tarih profesörü olan Abbas İkbal Aştiyânî Meşrutiyetten on yıl önce doğmuş ve 1955 yılında Roma’da vefat etmiştir. Darülfünundan sonra Paris Sorbonne Üniversitesi edebiyat bölümünü bitirmiştir. Tahran Üniversitesindeki görevinden önce Siyasal Bilimler Fakültesi ve Harp Okulunda ders veren İkbal, Yüksek Öğretmen Okulu açılınca bu okulun öğretim üyeliğine getirilmiştir. Öldüğü vakit İran’da kültür ataşeliği yapıyordu.

İkbal’in yaptığı araştırmaların en önemlisi tarihî eserleridir. Okuyucuya İslâmî, siyasî ve tarihî olayları tanıtan Târih-i mufassal-i iran (Kapsamlı İran tarihi) bunlardan biridir. Onun Kulliyyât-i târîh-i temeddun-i cedîd (Yeni uygarlık tarihi külliyatı) adlı başka bir tarih kitabı daha vardır. Bu eserin büyük bir kısmı Avrupa uygarlığı, sanat ve sanayinin ortaya çıkışı, geri kalanı da İran hakkındadır. Çok az kitabın kendisiyle boy ölçüşebileceği bu eserin kendi türleri arasında ayrı bir yeri vardır. Târîh-i moğol (Moğol tarihi), Vuzerâ-yi selâcike (Selçuklu vezirleri), İbn-i Mukaffâ, Bahreyn ve cezâyir-i halîc-i fârs (Bahreyn ve Basra Körfezi Adaları) ve Hânedân-i nevbahtî onun diğer tarihî eserleridir. Me’mûriyyet-i Jeneral Gardan ve Yâddâşthâ-yi Jeneral Tezerel İkbal’in yaptığı tercümelerdir.

İkbal’in bir başka çalışması da 1906-1910 yılları arasında yayımlanan ve İran basın tarihinde süreli yayınların en verimlilerinden olan Yâdgâr adlı inceleme ve edebiyat dergisidir. İkbal eski edebî metinlerden bazılarını da tashih ederek bastırmıştır. Beyânuledyân, Mecmauttevârîh, Tercume-yi mehâsin-i Isfahan ve Tabsaratulevâm bunların en önemlileridir.

Yazdıklarının sorumluluğunu idrak eden ve doğruluğuyla tanınan İkbal, küçük gramer hatalarına rağmen sade, güzel ve sağlam bir dille yazmıştır. Numûne-yi nesr-i fârsî-yi muâsir adlı eserinde ve Yâdgâr dergisinin sayılarındaki makalelerinde bu özellik görülebilir.

Meşhedli Muhammed Takî Bahâr’ın babası Muhammed Kâzım-i Sabûrî Horasan’ın bilgili şairlerinden olup, aynı  zamanda Meşhed’in meliküşşerâsı idi. Üstat Bahar 1887 yılında doğmuş ve veremle mücadele ettiği yıllardan sonra 1951’de vefat etmiştir.

Bahâr şiir, matbuat ve edebî araştırmalarda çağımızın ileri gelenlerinden biri olmuştur. Şiirlerinde eski şairlerin ifade tarzları ve şiir kalıpları hakimdir. Ama içerikte siyasî ve sosyal meselelerdeki açık görüşlülüğünü gösteren yenilikler bulunur. Yeni türdeki şiire sınırlı bir meyil göstermiş, bazen bugün dörtlükler halinde yazılan şiirler gibi eserler de vermiştir.

Bahâr İran basınında Meşrutiyetten dört yıl sonra çıkan siyasî ve edebî gazetesi Nevbahâr’la tanınmaktadır. 1912 yılında tutuklanıp Tahran’a sürüldükten sonra bu gazete Tâzebahâr adıyla yayınlanmış, üç yıl sonra tekrar izin verilmesi üzerine Nevbahâr Tahran’da yayınını sürdürmüştür. Tahran’da çıkan bu gazetede Bahâr zindan günlüklerini şiire dökerek yayımlamıştır. Edebî Dânişkede dergisi onun yayınladığı dergilerden biri olup daha sonra Mecelle-yi Dânişkede-yi edebiyyât adıyla yayınını sürdürmüştür.

Onun edebî araştırmaları iki grup halindedir. Birinci grupta Mecmauttevârîh, Târîh-i Sîstân ve Baba Efzal’ın Risâletunnefs-i Aristo adlı eserinin tenkidli basımı, ikinci grupta Ahvâl-i Muhammed b. Cerîr-i Taberî, Risâle der ahvâl-i Mânî, Şerh-i ahvâl-i Firdovsî ve Târîh-i muhtasar-i ahzâb-i siyâsî gibi tarihî ve edebî araştırmaları yer alır. Ancak, üç ciltlik Sebkşinâsî adlı eseri onun edebî araştırmalarının en önemlisidir. Bu kitapta Farsça nesrin uğradığı değişiklikler araştırılmış ve en önemli kitapların değerlendirilmesi yapılmıştır. Bahâr Sebkşinâsî’nin birinci cildinde mevcut kaynaklardan yararlanarak İslâm öncesi İran dillerini ve eserlerini tanıtmaya çalışmış, bunda da başarılı olmuştur.

6.Çağımızın bilgili, ileri görüşlü ve popüler kimselerinden ve Horasan ileri gelenlerinden olan Bedîuzzaman Furûzânfer 1899 yılında Bişrûye’de dünyaya gelmiştir. Meşhed’de İslâmî bilimler, edebiyat, mantık ve eski felsefe öğrenmiş, bu arada Edîb-i Nîşâbûrî gibi şairlerin öğrencisi olmuştur. 1927’de Tahrana geldikten sonra Harp Okulu, Darülfünun, Yüksek Öğretmen Okulu, Hukuk ve Siyasal Bilimler fakültelerinde ders vermiş, Tahran Üniversitesi profesörlüğü, İlahiyat ve İslâmî Bilimler Fakültesi dekanlıklarından sonra ömrünün son birkaç yılında Saltanat Kütüphanesi başkanı olmuş ve 1970 yılı baharında vefat etmiştir. Şaşılacak derecede üstün bir hafızası olan Furûzânfer, İran islâmî edebî eserlerini meslektaşlarından çok daha iyi tanıyordu. Onun sağlam ve güzel bir nesri, basılan şiirlerinin de kendine özgü değeri vardır.

Furûzânfer’in edebî araştırmaları iki grup halindedir. Birinci gruptakiler eski eserlerin tenkidli neşridir. Bunların en önemlisi, Mevlana Celâleddin’in Dhivân-i Kebîr-i Şemseddîn-i Tebrîzî adlı şaheseridir. Bu eseri sekiz cilt halinde bastırmış ve okuyucuyu aydınlatmak amacıyla bu kitaba mahsus deyimlerin ve terkiplerin bulunduğu bir sözlük ilave etmiştir. Fîhimâfîh, Maârif-i Bahâ- i Veled, Makâmât-i Evhaduddîn-i Kirmânî ve Tercume-yi risâle-yi Kuşeyriyye gibi kitapların tashih ve neşrini de bu arada saymak gerekir.

Onun ikinci gruptaki araştırmaları edebiyat tarihi ve Farsça tasavvufî eserleri tanıtıcı mahiyettedir. İki ciltlik Suhan u suhanverân, en iyi edebiyat tarihidir. Mevlana Celâleddin ve eserleri hakkında kaleme aldığı Şerh-i ahvâl-i mevlânâ, Meâhiz-i kısas u temsîlât-i Mesnevî, Ehâdîs-i Mesnevî ve İran tasavvufu için bir ansiklopedi mahiyetini taşıyan ve şimdiye kadar üç cildi basılan Şerh-i Mesnevî-yi şerîf adlı eserleri kendisi bastırmıştır. Atar’ı ve eserlerini tanıtan Şerh-i ahvâl u nakd u tahlîl-i âsâr-i Attâr da yine Furûzânfer tarafından bastırılmıştır.

Ferheng-i tâzî ve pârsî, Tufeyl’den Zinde-yi bîdâr tercümeleri, henüz basılmamış olan Kur’ân-i Mecîd tercümesi ve derlenip basılması gereken makale ve konfrenasları onun diğer eserleri arasında hatırlanmalıdır.

7.İran’ın büyük araştırmacılarından olan Said Nefîsî XV. yüzyıldan bu yana İran kültür tarihinde parlak sîmâları bulunan bir ailenin çocuğudur.[iii]

Nefîsî, 1895 yılında dünyaya geldi ve 1966 yılında vefat etti. Önce ziraat okulunun idarî âmirliğini yaptı ve Felâhet dergisini yayımladı. Daha sonra siyasal bilimler, hukuk ve edebiyat fakültelerinde ders verdi. Bunun ardından Tahran Üniversitesinde profesör oldu.

Üstad Nefîsî’nin eserleri çok çeşitlidir. Çalışmaları arasında sıradan gazete makaleleri, değerli araştırmalar, hikayeler ve tercümeler vardır.

Dördüncü bölümde hikeyelerden bahsedilirken Mâh-ı Nahşeb adlı eserden de söz edilmişti. Firengis ve Sitâregân-ı siyâh da bunlar arasındadır.

Makaleleri Felâhet, Pertev, Umîd, Şark, Peyâm-i nov ve Sepîd u siyâh dergilerinde okunabilir.

Araştırmaları iki kısım halindedir. Birinci kısımdakiler, Kâbûsnâme, Gazeliyyât-i Attâr, Seyrülibâd-i Senâî ve Dîvân-i Enverî gibi edebî metinlerin tashihidir. İkinci kısımndaki eserleri, Şerh-i ahvâl u âsâr-i Rûdekî, Nizâmî-i Gencevî, Hâcû, Târîh-i Beyhakî gibi araştırmalardır. Hânedân-i Tâhiriyân, Yezdigerd-i Sevvom ve Tâhirhçe-i edebiyyât-i İrân adlı eserleri de onun tarih araştırmaları arasındadır.

Nefîsî, Ferheng-i câmi’-i Firanse be fârsî (Fransızca-Farsça Sözlük) adlı bir sözlük de yayımlamıştır.

Çalışmalarının önemli olanlarından biri de Fars dili sermayesine kazandırdığ3ı tercümelerdir. Numûneî ez âsâr-i Puşkin (Puşkin’in eserlerinden örnekler), yine Puşkin’den Nâib-i nâçârhâne, Târîh-i umûmî-yi kurûn-i muâsir, Târîh-i Turkiyye (Türkiye tarihi), Serencâm-i almân (Almanların sonu) ve Homeros’tan İliyâd ve Odisse bu çevirilerin en önemlileridir.

8.1890 yılında Hâc Seyyid Kâzım-ı Tebrîzî’nin evinde bir çocuk dünyaya geldi. Ahmed adı verilen bu çocuğu biz Seyyid Ahmed-i Kesrevî adıyla tanıyoruz. Elli beş senelik heyecan ve ıztırap dolu hayatı 1945 yılı Mart ayında sona erdi. Bir matbaa suçundan yargılanırken silahlı iki İslâm fedaisi tarafından öldürüldü. Ve Tahran savcılığının 7 numaralı salonu kana boyandı.

Kesrevî, İran basın ve edebiyatının seçkin sîmâlarından, halkın övgü ve kınayış gözlerinin üzerine dikildiği kimselerden biridir. Hukuk, tarih ve edebiyat üzerine araştırmalar yapmıştı; Farsça, Arapça, İngilizce, Rusça ve Fransızca biliyordu. Araştırmalarındadikkati ve korkusuzluğu ve bunun yanı sıra sertliği ve inatçılığı göz çarpar. Nesrig akıcı ve sağlam olmakla birlikte, kullandığı sade Farsça kelimeler bazen okuyucuyu güç durumda bırakır. Düşüncelerinin temelinde İranlıların uyanması fikri yattığı için eserlerinin çoğunda bu düşüncelerin tebliği görülür.

Aşağıdaki parça Sûfîgerî adlı eserinden alınmış olup nesrine bir örnektir.

“Okuyucuların çoğu biliyor ki on bir yıl öncesinden beri bazı çalışmalara başladık. İran’da ve başka yerlerde bulunan bütün sapkınlıklarla ve nice cahilliklerle mücadele ediyoruz. Mademki bin yıldan fazla revaçta kalan ve kök salan sûfîlik bu sapkınlıkların en kötüsüdür, bu yüzden onunla mücadeleye giriştik...

Sûfîlik Zend kitabında görülmüş, asılsızlığı ve zararı hakkında söylenecek olanlar söylenmiştir. Bu mukaddimede vurgulamamız gereken birkaç husus vardır.

Eskiler diyor ki, sûfîler şurada burada dağılmış olan, kimsenin kendisine bir şey vermesinin karşısında olmayan az bir topluluktur. Fakat bu söz çok ham bir sözdür. Çünkü sûfîler sayıca az değildir, aksine çoktur. Şimdi İran’da, Tehran, Merâga, Gunâbâd, Meşhed, Şiraz gibi birkaç şehirde ve başka yerlerde teşkilat halindedirler. Sûfîler yalnız o, kıllı keçe külahlı dervişler, o pisliğe bulanmış, eline balta ve keşkül alıp dolaşanlar değildir. Binlerce külahsız, saçsız, baltasız, keşkülsüz derviş vardır ve beyinleri sûfîliğin kötü öğretileriyle dolmuştur. Devlet işçileri ve idareciler arasında da derviş olan, herbiri kendisini şu Mestalişah veya bu Aşıkalişah’ın dervişleri zanneden pek çok kimse bulabilirsiniz. Tecrübe masası arkasında kümeleşen ve beyinlerinde yerleşen düşünceler şunlardır: “Kardeşim, bu dünya kaç günlüktür? İyi olan şey gelip geçecektir. Büyükler bu dünyaya kazık kakmamışlar...”

Öte yandan kitaplar bu kötü öğretilerle dolmuştur. Bundan başka, sûfîler, halkın elinde ve evinde olan binlerce şiir veya nesir halindeki kitabı hatıra olarak bırakmışlardır. Şairlerimizin ve öğüt verenlerimizin tümü sûfîlikte fayda aramışlardır.

Bütün bunlardan başka sûfîlik, politika dünyasında kullanılan aletlerden biridir. Yıllardan beridir görülüyor ki Avrupa’da müsteşrikler ve İran’dan Kültür Bakanlığı el ele vermişler, bunun revaçta kalması için çalışıp duruyorlar.

Bunlar, görmezlikten gelinecek ve sûfîliğin felaket ve zararının küçümseneceği şeyler değildir. Eleştirmenler bundan bîhaberler.”

Kesrevî’nin çalışmaları tarih, hatırat, dinî konular ve edebî araştırmalar olmak üzere dört grupta incelenir. Bunların arasında tarihî çalışmalarının ayrı bir önemi vardır. Tarih çalışmalarında unutulmuş tarihî konular tekrar yaşatılmıştır. Şehriyârân-i gumnâm (Unutulmuş hükümdarlar) bu kıymetli eserlerinden biridir. Târîh-i hicdeh sâle-i Âzerbaycan (Azerbaycan’ın on sekiz yıllık tarihi), “Târîh-i pansad sâle-i Hûzistân” (Hûzistan’ın beş yüz yıllık tarihi) ve “Târîh-i meşrûta-yi İran” (İran meşrutiyet tarihi) de tarih alanındaki Farsça çalışmalarındandır.

Zindegânî-yi men (Hayatım) ve Deh sâl der adliyye (Adliyede on yıl) adlı anılarında sosyal meseleler işlenerek tahlil yapılır.

Kesrevî’nin dinî konulardaki eserleri de dikkate değer. Bu çalışmaların özetini şöyle vurgular: “Dinde taassup ve bencillikle mücadele etmek istiyorum.”[iv] Gerçekten de böyle bir mücadeleyi arzulayanlar olmuştur. Ama onun başkalarıyla görüş ayrılığına düşmesi, yazılarında taassuptan bahsetmesine neden olmuştur. Bunlar arasında “Bihânend ve dâverî konend” (Okusunlar ve hüküm versinler”, “Behâyîgerî” (Bahaîlik), “Şîîgerî” (Şiîlik) ve “Sûfîgerî” (Sûfîlik) kitapları okunmaya değer eserlerdir.

Kesrevî’nin edebî araştırmaları da onun sert eleştiri özellikle eserleri arasındadır. Hâfız çe mîgûyed (Hafız ne diyor?), “Der pîrâmûn-i şâirî” (Şairliğe ilişkin) ve “Der pîrâmûn-i edebiyyât” (Edebiyat hakkında) bunlar arasındadır. Kesrevî’nin bu eserlerdeki ilmî zihniyeti, teknik tarafı bir yana bırakarak hüküm vermesine, şiir ve edebiyatın ince taraflarını görmezlikten gelişine sebep olmuştur. Her halükârda Kesrevî, zamanımızın yetenekli ve parlak sîmâlarından biri olmuştur ve bundan kuşku duyulmamalıdır.

**

Yukarıda adı geçenler zamanımızın araştırmacı ve evrensel sîmâlarındandır. Ama bu sahada çalışanlar yalnız bu birkaç kişi değildir. İlk edebî araştırmalar döneminde Celâleddin-i Humâî, Muctebâ Mînovî, Abdulazîm Karîb, İbrahim-i Purdâvud, Ahmed-i Behmenyâr, Fâzıl Tûnî, Muderris-i Razavî, Gulamrıza Reşîd-i Yâsemî, Muhît-i Tabâtabâî gibi öncüler yetişmiştir. Bunlardan bazıları bu kitabın başka bölümlerinde tanıtılmıştır. Dihhodâ’dan inkılap yılları yazarları arasında söz edilmiş, araştırmalarına ve çalışmalarına değinilmişti.

 

9.İlk araştırmacılar kendi ürünlerini verip bunlardan bir kısmı Tahran Üniversitesi profesörü olduktan sonra ikinci nesil bunların rehberliği altında yetişti.

Dr. Muhammed Muîn bunların başında geliyordu. Çeşitli görüşlere bakılırsa, her ne kadar diğer meslektaşlarının çalışmaları Muîn’den daha verimli ve göz alıcı olsa da, Muîn’in yaptığı araştırmalar ona eşsiz bir üstünlük kazandırmaktadır. Çok çalışıp sade yaşayan, çalışmalarında küçük bir hata bile olmaması için her şeyini hatta sağlığını unutan Muîn, eleştiriye açık bir insan olarak tenkidleri memnunlukla karşılamış, ama küçük bir sürçmeden dolayı için için üzülmüştür.

Muîn 1917 yılında Reşt’te doğmuş, ilkokul devresini ve lisenin yarısını aynı şehirde okumuş, ikinci yarısını Tahran’da tamamlamıştır. 1931 yılında Tahran Edebiyat Fakültesi’ne girmiş, lisans devresinden sonra beş yıl boyunca Hûzistan’da öğretmenlik yapmıştır. Kültür Bakanlığında idareci olarak çalıştıktan sonra 1939 yılında Fars Dili ve Edebiyatı üzerine doktoraya başlamış, 1942 yılında Tahran Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Bölümünün ilk doktoru ünvanını almış, daha sonra doçent ve profesör olmuştur. Tahran Üniversitesi’nden başka Amerika, İngiltere ve Rusya’da Fars Dili ve Edebiyatı kürsülerinde ders vermiş, böylelikle dünyanın büyük araştırma ve ilim kurumlarında kendini kabul ettirmiştir. 1966 Aralık ayında Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde çalışırken beyin felcine yakalanan Muîn dört buçuk yıl süren bitkisel hayattan sonra 1971 Haziranında vefat etmiştir.

Dr. Muîn’in araştırmaları bu kısa bölüme sığmayacağından sadece çalışmalarına değinilecektir. Hâfız-ı şîrînsuhan (Tatlı dilli Hafız), Emîr Husrev-i Dihlevî, Şerh-i hâl-i Muhammed-i Kazvînî ve Tercume-i ahvâl u âsâr-i Ustâd Purdâvud bu araştırmalardandır. Birkaç çalışması da Tahlîl-i Heftpeyker-i Nizâmî gibi önemli kitapların değerlendirilmesidir. Sitâre-yi Nâhid, Yek kıt’a şi’r der fârsî-yi bâstân (Eski Farsça bir kıta şiir), Yuştferyan ve Merzbânnâme, Şâhân-i Keyânî ve Hahamenişî, Mezdisna ve tesîr-i an der edebiyyât-i fârsî (Mezdeklik ve Fars edebiyatına etkisi), Şumâre-yi heft u heftpeyker-i Nizâmî (Yedi sayısı ve Nizamî’nin Heftpeyker’i), Âyîne-i İskender gibi eserleri de İslâm öncesi İran kültürünü tanıtmak için kaleme almıştır. Birkaç eseri de gramer ve lugat sahasındadır ve bunlardan ayrıca bahsedilecektir. Dr. Muhammed Muîn imzasıyla çıkan kitaplar arasında eski İran kültürünü tanımak bakımından yararlı olan eski şairlerin ve yazarların eserleri de görülür. Çehâr makâle, Dânişnâme-yi Alâî, Câmiulhikmeteyn, Şerh-i Kasîde-i Ebû Heysem, Cevâmiulhikâyât ve Ebherulâşıkîn bunlar arasındadır.

Dr. Muîn’in Farsça sözlük neşrindeki gayreti insanı hayrete düşürür. Burhân-ı Kâtı sözlüğünü tashih etmiş, dipnotlarıyla daha da olgunlaştırmış ve birkaç kez yayımlamıştır. Muîn yıllarca Dihhodâ’nın büyük sözlüğünün hazırlanmasında ona yardım etmiş, Dihhodâ’nın ölümünden sonra Lugatnâme teşkilatının başına geçmiş ve bu yıpratıcı işe şaşılası bir heyecanla devam etmiştir. Bütün bu çalışmalarından ayrı olarak ömrünün yirmi beş yılını fiş ve değerli notları toplamaya hasrederek sonunda şaheserlerinden birini hazırlamıştır. Bu çalışması lugat üzerinedir. Elindeki fişleri ve notları tanzip edilip basılsaydı bu sözlük yirmi büyük ciltten fazla tutacaktı. Bunlardan seçmeler yaparak hazırlanan sözlük altı büyük cilt halinde olup yaklaşık 8500 sayfadır. Bunun dört cildi kelimeler, terkipler ve Farsçada kullanılan deyimleri, son iki cildi ise İran’daki ve dünyadaki tarih, kültür ve edebiyat alanlarındaki seçkin sîmâları, ülke, şehir, okul ve bilimleri tanıtan bilgileri toplar.

Dr. Muîn çalışmalarında o denli ilmî güvenceye ve dürüstlüğe sahipti ki, bir kitaptan kısa bir ibare nakledecek olsa, dikkatle onun sayfa numarasını kendi eserinde dipnota ekliyordu. Modern Fars şiirinin kurucusu olan Nîmâ Yûşic’in, basılmamış çalışmalarının yayınını böyle birine vermesi kendisine gösterilen güveni ispatlamaktadır. Dr. muîn, Nîmâ’nın Efsâne ve rubâiyât kitabının başında şöyle yazmıştır: “Nîmâ Yûşic (İsfendiyârî)’in arzusuyla, eserlerinin basım ve yayımı, ölümünden sonra bana havale edildi. Bu büyük insanın kitapları ile ilgili olarak bana vasiyeti olmasa, bu mühim işe girişmeye cesaretim olmazdı.”

 

10.İranlı araştırmacıların ikinci nesline başka bir açıdan bakılacak olursa, Prof. Dr. Perviz Natilhanleri’nin sîmâsının hepsinden daha parlak olduğu görülür. Çünkü araştırma, sanat ve bilgi bu büyük insanın bünyesinde karışmış ve onu başkalarından daha da seçkin kılmıştır. Araştırmalarında daima yeni bir görüş ve söz getirir. Nesri sadelik, sağlamlık ve olgunluk ile içiçedir. Dilinde ne eski taassup görülür ne de ölçüsünden fazla yenilik getirir. Dili az da olsa geleneklere aldırış etmeyen bir yenilik gösterir. Suhan dergisi onun İran basınındaki parlak çalışmalarından biridir. Puşkin’den Duhter-i servan, Rilke’den Çend nâme be şâir-i cevân, Joseph Bédier’den Teristan ve İzot, Arthur A. Pope’dan Şâhkârhâ-yi huner-i İran’ı tercüme etmiştir. Vezn-i şi’r-i fârsî onun edebî araştırmalarından biridir. Hanleri’nin Farsça grameri ve bu dilin öğretim şekli hakkında yeni görüşleri vardır. Gramer  eğitmenleri onun bilimsel çalışma ve tahlil tarzını benimsedikleri takdirde kuşkusuz tahlil ile ilgili güçlükleri ortadan kalkacaktır.

Dr. Zebîhullah Safâ, Dr. Sâdık Kiyâ, Dr. Muhammed Cafer Mahcûb, Dr. Emir Huseyn Âriyenpûr, Dr. Muhammed Cevâd Meşkûr, Dr. Abdulhuseyn Zerrînkûb, Dr. Sâdık Gevherîn, Dr. Muhammed Debîr Siyâkî, Dr. Mehdî Muhakkık, Dr. Seyyid Cafer Şehîdî, Seyyid Abdullah Envâr, Dr. Zeryâb-ı Hôyî, Dr. Cemal Rızâyî, Dr. Muhammed İsmail Rızvânî, Dr. Muhammed İbrahim Bâstân-ı Pârizî, Dr. Muhammed Ali İslâmî-yi Nidûşen ve başkaları çağımızın büyük sîmâlarındandır. Bu kısa bölümde hepsinden ayrı ayrı bahsedilmeyecek ve bölüm noktalanacaktır.

 

BİBLİYOGRAFYA

Bu bölüm için bibliyografya verilmemiştir. Çünkü yazılanların çoğu bizzat üstatlar veya yakınlarından işitilenlerden veya kitaplardan alınan bilgilerdir.


[i] Gibb, İngiliz müsteşriklerindendir. Ölümünden sonra adına, sermayesi Doğu kültürünü tanıtmak amacıyla kullanılan bir vakıf kurulmuştur.

[ii] Nadir Şah Deşt-i Mugan’da taç giydiği zaman Furûgî’nin atalarından biri o törende Isfahan halkını temsil etmişti.

[iii] Nefîs b. İvez-i Kirmânî, Şâhruh-i Tîmûrî’nin saray doktoru, mirza Said Şerîf-i Kirmânî, Şah Abbas-ı Kebîr’in hekimbaşısı, Dr. Ali Ekber Nâzımületıbbâ, Üstâd Nefîsî’nin babası bu sülalenin ileri gelenlerindendir. Mirza Said ve Nefîs b. İvez  isimlerinin birleşmesinden Said Nefîsî ismi çıkmıştır.

[iv] Şöyle yazıyor: Elden ayaktan kesilmedikçe bu yolda devam edeceğime dair Allah’a söz verdim. Din yalnız mantıkla uyumaz, aynı zamanda öğretici de olmalıdır.

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com