Çağdaş İran Edebiyatı Hakkında Bir İnceleme

Sekizinci Bölüm: Çocuk Kitapları

Muhammed-i İsti'lâmî-Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar

 

Bir asırdan kısa zamandır psikoloji diğer bilim dalları arasında ayrı bir yere sahip olmuştur. Bu bilim dalından çocuk psikolojisi adıyla başka bir bilim dalının ortaya çıkması ve seçkin araştırmacıların bu alanda faaliyet göstermeleri de son elli yıl içinde gerçekleşmiştir. Ama bu söz dünyanın hiçbir yerinde çocukları ve gneçleri, yetişkinlerden ve yaşlılardan ayrı tutacak anlamına gelmez.

İran’da yüzyıllardır yaşlıların düşüncelerinin gençler ve çocuklar üzerinde hakimiyet kurmasına karşın kimi zaman gençlere başka gözle bakan ve onlar için yeni düşünceler geliştiren kimseler de olmuştur. XI. yüzyılın büyük düşünürü Gazzâlî şöyle demektedir: “Çocukların ve gençlerin doğruluk, dürüstlük ve zahitlik yoluna girmeleri için sade ve yararlı kitaplar okuması gerekir. Dindar insanların hikayeleri ile arzuları tahrik etmeyen şiirler çocuklar için faydalıdır.” Gazzâlî oyunu da çocuk kişiliği eğitiminde yararlı görür. Hâce Nasîr-i Tûsî Ahlâk-ı Nâsırî’de çocuk eğitimini sosyal ahlaktan ayrı tutar. Sadî’nin çocuk zihninin eğitim sırasındaki kavrayış gücüne dikkat çeken sözleri vardır. Ama bu büyük insanların hiçbiri Mevlana Celâleddin gibi açık görüşlü olmamıştır. Bu hükmü sağlam bir belgeye bağlamak amacıyla onun şi hikayesine değinelim:

“Kadının biri dindarların efendisi Ali’nin yanına gelip “Çocuğum damda! Oluğuna ucuna kadar gelip durmuş. Damdan indirmek için ne yapsam da inmiyor bir türlü. Düşecek diye korkuyorum” dedi. Ali “Dama başka bir çocuk çıkar da, bu çocuğu görme isteğiyle damın kenarından uzaklaşsın” cevabını verdi”.

Mevlana Celâleddin bu hikayeden, insanoğlunun eğitimi için ruh uyumu yahut kendi deyimiyle “hemcins bûden” (aynı cinsten olma)’in çok etkili olacağı, çocuğa da çocuk diliyle yol göstermek gerektiği sonucuna varır. Her ne kadar bu kısa hikayeyi tasavvufî bir sonuç izlese de, Mevlana’nın eğitim meseleleri karşısındaki derin düşüncesini göstermektedir.

Görülüyor ki İranlı düşünürler çocuklardan ve gençlerden bîhaber kalmamışlardır. Ne var ki İran toplumu bu düşünceleri daha az önemsemiştir. Çünkü Gazzâlî’nin kitabı herkesin elinde bulunmadığından, düşünceleri de tebliğ edilip yayılmamıştır. Gazzâlî ve Mevlana etrafında toplanan insanlar bulunmakla beraber bunların sayısı, bir toplumun ruhunu değiştirecek çoğunlukta değildi. Bu yüzden yüzyıllar poyunca art arda çocuklar dünyaya geliyor, bunlar anne babaları gibi giyiniyor ve onlar gibi düşünmek zorunda kalıyorlardı. Ya eskilerin okuduğu kitapları okuyor ya da hiçbir şey okumuyor ve bilmiyorlardı.

Avrupa’da da iki yüz yıl öncesine kadar durum bundan farklı değildi. XIX. yüzyılda İngiliz düşünürleri çocukların durumunu büyüklerden ayrı değerlendirdiler. Denilebilir ki 1861 yılı eğitim ve öğretim tarihinde parlayan bir noktadır. Çünkü bu yıl Manchester’de ilk özel çocuk kütüphanesi kurulmuş, bundan sonra da diğer Avrupa ülkeleri bu yolda adım atmışlardır. Bu adımlar o denli süratli ve heyecanlı atılmıştır ki bir anda Avrupa’nın sosyal ve kültürel görünümü değişmiştir. Araştırma mahiyetindeki yayınlarda daha XX. yüzyılın ilk yarısında hayret verici çalışmaların yapıldığı görülmektedir. 1934 yılından 1954 yılına kadar Rusya’da 4500 yazar çocuklar için kitap yazmış, bu kitaplardan da bir milyar adet satılmıştır. Rusya’da yalnız 1954 yılında satılan çocuk kitaplarının sayısı 119.652.ooo adet olup bir yıl sonra bu rakam 133 milyona ulaşmıştır. İngiltere’de yalnız 1953 yılında çocuklar için 1960 kitap yazılmış ve bu rakam 1954’te 2316 yeni kitaba ulaşmıştır. Şimdi çocuklar için özel kitaplıklar kurulmakta, özel öğretmenler ve hatta çocuklara çalışırken rehberlik etmeyi ihtisas edinmiş olan özel kitaplık memurları yetişmektedir.

**

Yeni okullarda psikoloji öğretiminin başlaması İran üniversiteleri eğitim programında da yeni bir bölümün kurulmasını gerektirdi ve gözler şu gerçeğe çevrildi: “Çocuklar kitap istemektedirler ve hikayelere gereksinimleri vardır. Onlara tarihî öyküler ve masal anlatılmalı, yeni bilgiler sade bir dille kaleme alınmalıdır. Onların bu feryatlarına cevap vermek gerekiyor.” Ne var ki bu gerçek uzun bir süre göz ardı edilmiştir.

XX. yüzyıl başladığı halde henüz İran’dan bir haber yoktu. Dördüncü bölümde Tâlibof ve Kitab-ı Ahmed adlı eserinden bahsedilmişti. Bu kitap Kafkasya’da Farsça konuşan çocukların hatırındadır. Çocuk edebiyatı Tâlibof ile başlamıştır. Tâlibof’tan sonra yıllarca kimse onun düşüncelerinin peşinden gitmemişti. Nihayet Tahran Üniversitesi kurulduktan sonra Eğitim Bilimleri bölümü açıldı.

1.Yetenekli ve çok heyecanlı bir öğrenci tahsilini München Üniversitesi Eğitim Psikolojisi bölümünde bitirdikten sonra İran’a dönerek Psikoloji Bölümü öğretim üyesi oldu. Bu, Şirazlı Dr. Muhammed Bâkır Huşyâr idi. İran ve Alman edebiyatlarını yakından tanıyan bu gayretli ve yurtsever insan 1903’te doğmuş ve 1957 Eylülünde vefat etmiştir. Huşyâr İranlı çocuklar için kitap yazılmasını ve kütüphaneler kurulmasını, güçlü eğitimcilerin yetişmesini, çocukları aydınlatacak, düşünceye teşvik edecek, hayatı tanıtacak eserlerin basılmasını arzuluyordu. Huşyâr, 7 – 12 yaş arasındaki çocukların kolaylıkla okuyabilecekleri ellide fazla kısa öykü yazmıştır. Bu eserlerin akıcı, tatlı, sade ve sağlam bir nesri vardır. Eserlerinde kullanılan kelimeler ilkokul kitaplarının seviyesinden daha yüksek değildir ve kelime seçimine çok dikkat edilmiştir. Aşağıdaki parça Heme hâhend fehmîd (Herkes anlayacak) adlı eserden alınmıştır.

“İnsanlar yalan söyledikleri veya kötü bir şey yaptıkları zaman hiç kimsenin bunu farketmeyeceğini düşünürler. Çocuklarım; siz ne düşünüyorsunuz? Acaba hiç kimse anlamayacak mı? Yalan, gaflet ve unutkanlıklar da, anne, baba ve öğretmen tarafından hemen anlaşılır. Acaba anne, baba ve öğretmenin, öğrencinin her şeyinden haberdar olması mümkün değil mi?

Şurası malum ki hemen göze ilişmeyen yalanlar ve yanlış davranışlar vardır. Fakat bunlar bir süre sonra açığa çıkar. Hemen anlaşılmadığı için onlar öyle düşünürler: Pekâla! Bu kez de farkına varmadılar ve kimse anlamadı. Onlar için de üzücü bir sonuç çıkmadı. Fakat size söylemeliyim ki böyle çocuklar tamamen yanılmaktadır. Her ne kadar yalanları anlaşılmamış olsa ve cezalandırılmasalar da, kişinin söyleyeceği yalanın kendisini etkilememiş olduğu söylenemez. Yalan söyleyenin gözlerinden, yüzünden ve tüm vücudundan bir şeyi gizlemiş olduğu anlaşılır.

Herkes söylediği yalanla değişir ve başka bir insan haline gelir. Siz kişinin gözlerinden ve yüzünden nasıl bir insan olduğunun görülemeyeceğini düşünüyorsunuz. Mesela bundan emin olunabilir mi olunamaz mı? Ben söyleyeyim. Elbette olunabilir.

Bugün bir insanın yüz hatlarından nasıl bir insan olduğu söylenebilir. Sebebine gelince; insan yalnız konuşarak bir şeyi olduğu gibi yada istediği gibi açıklamaz. Belki önem vermediği ve yaptığı binlerce küçük küçük iş vardır. Bunlar onun sırlarını ortaya döker. Mesela, yazmasından, yürüyüşünden, yemek yeme tarzından, çaresiz ve zayıf insanlara karşı davranışlarından, kalabalık bir otobüs içindeki tutumnadn, bütün bunlardan, filan çocuk veya filan kişinin nasıl bir insan olduğu anlaşılabilir.

Bir zamanlar arkadaşlarından biri “Bir yazarın nerede yalan, nerede doğru yazdığını yazısından söyleyebilirim” diyordu. Bu gerçekten de doğrudur. Yani belirleyebiliriz. Böyle bir yalan yazıda aşikâr olduğuna göre, yalanın insanın gözlerinden nasıl anlaşılabildiğini düşünün. Göze ruhun aynasıdır denildiğini biliyor musunuz?

Kimi zaman başkalarının yüzünden ne olup bittiğini okuyamayız. Ama bütün bunlara karşın, filan kimse hoşunuza gitmez. Ona güven duyamayız. Çünkü gözleri tam anlamıyla ciddî değildir. Dudakları bize gülüyormuş ve bizimle alay ediyormuş gibidir.

Çocuklarım; insanların alnında olan çizgiler çok bilgi verir. Bunlar kişinin sırlarını pek de güzel açıklar. Bir yalan insanın yüzünü değiştirmeye ve hiç kimsenin kendisine güven duymamasına yeter de artar. O halde bir kimsenin yaptığı kötü işleri ve söylediği yalanları hiç kimsenin görmeyeceğini düşünürseniz, bu yüzde yüz hata olur. Kötü bir iş yapmak, sohbet esnasında yalan söylemek ve diğer alışkanlıklar da çok etkilidir. Mesela çok yemin ettiğiniz vakit, yaptığınız nakillerde abartıya kaçtığınız zaman bu, sözünüzün doğru ve hesaplı olmadığının işaretidir.

Kendisini okula getirip götürdüğü bir hizmetçisinden başka kimsesi olmayan bir öğretmenin vardı. Çünkü ayağı otomobil altında kalmıştı. Herkes “Siz insanları tanımıyorsunuz. Çünkü sizin onlarla fazla alışverişiniz yok” diyordu. O da “Hayır, ben insanları iyi tanıyorum. Hergün onların otobüse nasıl hücum ettiklerini, nasıl omuz omuza sıkıştıklarını, orada aceleci, haşin, edepsiz insanların, sakin, şefkatli, terbiyeli insanlardan nasıl ayrılabileceklerini biliyorum” dediğini duydum.

Kimileri halk arasında iken medenî ve terbiyeli görünmek için kendilerini çok sorlarlar. Eve geldiklerinde her türlü bağdan ve sıkıntıdan kurtulmuşlar gibi derin bir nefes alırlar. Sokak, çarşı ve okulda durumlarının anlaşılmadığını sanırlar. Başkalarının düşüncelerini ve durumlarını açıklayan şeyler söylerler. Fakat konuşurken sesleri haddinden fazla yükselir veya çabucak kavga ederler.

Evde, sofra başında tertipli, düzenli oturmayan, ağzında yemek varken konuşan biri ya da çayı sesli içen, sofrayı kirleten, kendi hakkından fazla yemek alan biri hiçbir zaman başkalarıyla veya bir yabancıyla birlikte olduğunda hemen kendini değiştiremez. Yani iyi görünmek istese de çok yapmacık olur.

Kimileri arkadaşlarını davet eder. Çoğunlukla demin söylediğim şeylerden korkarlar. Sonra da evin hanımı “Bunlar çok tuhaf insanlar!” der. Eşek ve ata bin rahmet! Çünkü bazı insanlardan daha iyi su içerler.

Bu insanlar ayaklarını kapı önünde silmezler. Önlerinde tabak olmasına karşın, ekmek kırıntısı, kuru yemiş ve fıstık kabuğunu halıya dökerler. Tertipli düzenli olmak da alışkanlık haline getirilmesi gereken bir şeydir. Bazıları, kimsenin kendi düzensizliklerine dikkat etmeyeceğini düşünür. Bir kitabın sayfalarını çevirirken ya da bir resmi alıp bakarken düzenli bir insan olup olmadığınıs belli olur.

Önce parmağınızı ıslatır sonra kitabın yapraklarını sıkıştırıp çevirirseniz, öğtermenin size kitap karıştırmayı öğretmemiş olduğu anlaşılır. Fakat başparmağınızı yaprağın üst kısmına koyar, işaret parmağı veya orta parmakla yaprağı kaldırırsanız, daha sonra işaret parmağı veya başparmakla tutup çevirirseniz, herkes sizin düzenli ve temiz olduğunuza hükmeder. Hatta bir kitabı masaya koyarken düzenli olup olmadığınızın anlaşılması mümkündür. Tertipli insan önce masanın tozlu veya ıslak olup olmadığına bakar, sonra kitabı masaya koyar.

Tertipli ve temiz insan eve veya odaya girerken önce ayakkabılarının temiz olup olmadığına dikkat eder. Düzensiz insan, mesela dostlarından birine yazarken tarih yazmayı unutur. Mürekkep kurumadan kağıdı katlar. Sayfayı kırıştırır, kirletir. Harflerin sonunu doğru yazmaz, çirkin yazı yazar. Kağıdı kırıştırır. Düzensiz bir insanın yüzlerce alameti vardır. Size insanın yaptığı kötü şeylerin halkın gözünden gizli kalacağını düşünmemenizi söylemek istiyorum.”

 

2.Fazlullah Subhî-yi Muhtedî bu alanda çalışanlardar biridir. Kâşânlı idi ve eski İran edebiyatını yakından tanıyordu. Radyo programlarındaki tatlı ve öğretici hikayeler anlatmakla etrafında kendisini seven o kadar çok insan toplandı ki yıllarca her cuma yarım gün bu insanlar onunla sohbet ettiler. Muhtedî İran’ın gerçek ve efsanevî destanlarını sade bir dille aktarıyordu.

Subhî dünya milletlerinin masalları arasında bazı benzerlikler görmüş ve araştırmalarında bu benzerlikleri tespit etmiştir. İki cilt halindeki Efsânehâ-yi kohen (Eski masallar) adlı masallar mecmuası Emîr Nevruz, Efsânehâ-yi Bû Ali Sînâ, Dîvân-i Belh, Doj-i hoşrubâ ve Peyâm-i peder onun kitapları arasındadır. Sade, tatlı bir nesri olup, dili konuşma diline yakındır. Emîr Nevruz hikayesi şu cümlelerle başlamaktadır:

“Bir varmış, bir yokmu. Eski zaman içinde Nevruz adında bir adam, bir yıl bahar ayının ilk günü dağın doruğundan keçeli külahlı, kınalı saçı ve sakalı, pileli elbisesi, halilhânî şalıyla, ince sarık ve kaseb şalvarıyla bastonunu vura vura şehrin kapısına doğru geliyordu. Kapının dışında dalları çiçekle dolu her türlü meyva ağacının bulunduğu bir bahçe vardı. Bahçenin etrafında da kırmızı gül, nergis, menekşe, hemişebahar, zambak, lali ve nilüfer çiçeklerinden oluşan yedi türlü çiçek vardı. Bu bahçe Emû Nevruz’un aşığı yaşlı bir kadının malıydı. Baharın ilk günü sabah erkenden kalkar, yatağını toplar, odaları ve bahçeleri süpürürdü. Ev temizliğinden sonra halısını balkona çıkarır, bahçenin önündeki fıskiyeli küçük havuzun yanına atardı. Sonra kendisi temizlenir, başına, eline ve başparmaklarına kına yakar, güzelce süslenirdi. Başına, yüzüne, saçına ûd, amber ve misk sürerdi. Ateş mangalını da hazırlar, küçük bir üzerlik kesesini önüne koyardı. Nargile şişesini doldurur, ama nargilenin üstüne ateş koymazdı. Böylece Emû Nevruz’u gözü yolda beklerdi.”

 

3.Daha önce romancı olarak ele alınan Sadık Hidayet kısa halk masallarının çocuk eğitimindeki değerini belirterek Farsça masalların yayımlanmasına çalışan ilklerden biridir. Aka Mûşe ve Şengul u Mengul masalları onun yazdığı masalların en önemlileridir.

Şengul u Mengul masalı şu cümlelerle başlar:

“Bir varmış, bir yokmuş; Allah’tan başka kimse yokmuş.

Bir keçinin Şengul, Mengul ve Habbe-yi Engur adlı üç yavrusu vardı.

Keçi günlerden bir gün yavrularına dedi ki: “Size ot getirmeye gidiyorum. Eğre kurt gelirse, kapıyı açmayın. ‘Sizin annenizim’ derse, ‘Elini kapının aralığından sok’ deyin. Elini siyah görürseniz, kapıyı açmayın. Kırmızıysa annenizin döndüğünü anlayın.”

Ne yazık ki kurt kulak verip orada beklemişti. Keçi gidince elini kınayla boyadı. Gelip kapıyı çaldı. Çocuklar sordular:

-Kim o?

Kurt:

-Kapıyı açın. Üçünüze de ot getirdim.

Çocuklar:

-Bize elini göster.

Kurt elini kapının aralığından uzattı. Elini kırmızı görünce kapıyı açtılar. Kurt sıçrayıp Şengul ile Mengul’u önüne katarak götürdü. Ama Habbe-yi Engur koşup gitti, bir yere saklandı.

Keçi dönünce kapının açık olduğunu ve evde kimsenin olmadığını gördü. Yavrularına seslendi. Annesinin sesini duyan Habbe-yi Engur saklandığı yerden çıktı ve annesine kurdun kardeşlerini nasıl kapıp götürdüğünü anlattı. Keçi ağladı, ağladı ve kendi kendine “Kurdun canına okuyacağım!” dedi. Gidip kurdun damına çıktı. Kurdun yemeği yüklenmiş olduğunu görünce yiyeceğinin üzerine toprak serpmeye başladı. Kurt:

-Kim bu tıkırdayan? Yemeğimi toprakla dolduran da kim? diye bağırdı.

Ayağı çıngıraklı keçi:

-Benim. Ayaklarımda ikişer tırnağım var.

Yerde iki tırnağı.

Gökte iki boynuzum.

Kim götürmüş Şengulumu?

Kim götürmüş Mengulumu?

Kim benimle savaşabilir?, dedi.

Kurt:

-Ben götürdüm Şengulunu

Ben götürdüm Mengulunu

Ben savaşırımn seninle! dedi.

Keçi gitti, bir heybe aldı. Süt, süt kaymağı, yoğurt ve tereyağıyla doldurup bileycinin yanına vardı. “Gel, boynuzlarımı keskinleştir” dedi.

Kurt gitti, bir heybe kaptı. Havayla şişirdi. Tellağa götürüp “Şunu al, dişlerimi sivrilt” dedi. Tellak heybeyi açınca havası gitti, ama belli etmeden kendi kendine “Başına öyle bir bela getireyim ki destanlara yazılsın” dedi.

Kerpeteni aldı kurdun bütün dişlerini kökünden söküp yerine tahta dişler koydu. Sonra keçi geldi. Savaşmak için karşı karşıya durdular. Bir su kenarına gittiler. Keçi “Gel önce su içelim” dedi. Ağzını suya daldırdı ama içmedi. Kurt içebildiği kadar su içti. Karnı şişip ağırlaştı. Keçi “Şimdi dövüşe hazırım”dedi. Geri geri gitti sonra öne fırlayıp boynuzlarını kurdun karnına geçirdi. Kurt keçiyi arkadan dişlemek isteyince tahtadan olan bütün dişleri döküldü. Keçi karnını parçalayıp kurdu öldürdü. Sonra gidip Şengul ile Mengul’u kurdun evinden çıkardı ve evlerine Habbe-yi Engur’un yanına götürdü.

Yukarı çıktık; yoğurttu.

Aşağı indik; ayrandı.

Masalımız yalandı.

Yukarı çıktık; ayrandı.

Aşağı indik, yoğurttu.

Masalımız doğruydu.

 

4.Çocuk hikayeleri yazanlar arasında Abbas Yemîn-yi Şerîf de hatırlanmalıdır. Hikayelerinin dili sadedir, öğretici ve ahlakî yönü ağır basar. Bir kısmında şiir ve nesir birbirine karışarak değişik ve güç bir anlatım ortaya çıkmıştır. Aşağıdaki “çikâr konem tâ heme dûstem dâşte bâşend” (Herkesin beni sevmesi için ne yapayım?) adlı kısa hikayesi onun önemli eserlerinden biridir.

“Perviz bir gün odada oturmuş düşünüyordu. Düşüncesinin ne olduğunu biliyor musunuz? “Herkesin beni sevmesi için ne yapayım?” diye düşünüyordu. Güzel bir çocuktu. Başı, yüzü ve elbisesi hep tertemizdi. Terbiyeliydi. Büyüklerle çok saygılı konuşurdu. Babasını sayardı. Annesini severdi. Oyun arkadaşlarına eziyet etmezdi. Kitaplarını ve oyuncaklarını düzenli olarak yerine koyardı. Gittiği misafirlikte elini uzatmaz, önüne bir şey koyulmadıkça hiçbir şey yemezdi. Yediği zaman çok yavaş ve etrafını kirletmeden yerdi. Ses çıkarmaz, ağzından bir şey düşürmezdi.

Peki böyle bir çocuğu nasıl olur da sevmemiş olurlar? Nasıl öylece oturup kendisini sevmelerini düşünür? Şimdi hikayeyi dinleyelim. Bakalım neymiş.

Perviz o kadar düşünceye daldı ki odada bulunan her şeyin canlı olduğunu ve konuşabileceklerini sandı. Kalkıp yürüdü. Önce lambanın yanına gidip dedi ki:

Lamba lamba arkadaşım

Benimle biraz konuş.

Herkesin beni iy görmesi

Herkesin beni sevmesi için

Nasıl olayım? Ne yapayım?

Nasıl davranmalıyım?

Lamba:

Nasıl mı olasın? Ne mi yapasın?

Nasıl mı davranmalısın?

Gel, benim gibi ol.

Gece olunca aydınlan.

Ki seni herkes güzel görsün.

Herkes seni sevsin.

Perviz:

Of of! Tuhaf bir cevap oldu

Cevabın mantıklı oldu.

Gece olunca lamba olayım

Hem aydınlık hem sıcak olayım.

Perviz lambanın yanından ayrıldı. Masa üstündeki semaverin önünde duru:

Ey semaver! Sen benim dostumsun

Her arkadaşımdan daha iyisin

Herkesin beni güzel görmesi

Herkesin beni sevmesi için

Nasıl olayım? Ne yapayım?

Nasıl davranmalıyım?

Semaver:

Nasıl mı olasın? Ne mi yapasın?

Nasıl mı davranmalısın?

Gel, benim gibi ol.

Çalışmakla meşgul ol.

Ateş iç, suyu kaynat.

Duman ve buhar çıkart.

Perviz?

Of of! Çok tuhaf bir cevap oldu.

Mantıklı bir cevap oldu.

Ben semaver miyim ki

Suları kaynatayım?

Perviz semaverin başından ayrılıp aynanın karşısına geçti?

Ey ayna; arkadaşım ayna,

Benimle konuş biraz.

Herkesin beni güzel bulması

Herkesin beni sevmesi için

Nasıl olayım? Ne yapayım?

Nasıl davranmalıyım?

Bu sözler aynaya çarpınca Perviz’in aynadaki aksi gülümsedi ve başını sallayarak:

-Perviz üzülme. Herkesi seni sevmesi için ne yapman gerekiyor, söyleyeyim sana.

Perviz bu sözleri duyunca çok memnun oldu “Söyle bakalım, ne yapayım?” dedi., Perviz’in görüntüsü gülümseyerek:

-Pervizciğik, herkesin seni sevmesini istiyorsan, herkesin de seni sevdiğini görmek isterim. Anlaşılıyor ki bazı dostlarını ve oyun arkadaşlarını sevmiyorsun; onların da seni sevmediğini sanıyorsun. Sen herkesi seversen, onlar da seni sever. Herkes tarafından sevilmenin en iyi yolu, bizim de herkesi sevmemizdir. Ama şunu da bilmeliyiz ki, büyüklerimizin uygun gördüklerini sevmeliyiz.”

Yemînî-yi Şerîf başka milletlerin masallarından çeviriler yapmıştır. Bâzî bâ elifbâ (Alfabe ile oyun), “Kıssehâ-yi şîrîn” (Güzel masallar), “Do kedhudâ” (İki kahya) ve “Âvâz-i firiştegân” (Meleklerin sesi) onun çevirdiği en ünlü masallardandır.

 

5.İranlı çocuklar için hikayeler yazan, kısa zamanda büyük üne kavuşmasına rağmen ömrü vefa etmeyen genç ve heyecanlı yazar Samed Behrengî 1939 yılında Tebriz’de dünyaya geldi. On sekiz yaşındayken köy öğretmeni oldu. Köylülerin misafirperverliğini ve asaletini gördüğü için kısa ömrünün sonuna kadar onlarla bir arada yaşadı ve Azerbaycanlı köylü çocuklarına rehberlik etti. Onlara kitap okumayı öğretti. Onlar için sade kitaplar yazarak ucuz fiyatla dağıttı. Bütün bunların yanı sıra, Azerbaycan halk edebiyatını birkaç kitap halende topladı. “Kondukâv der mesâil-i terbiyyetî-yi iran (İran eğitim sorunları üzerine araştırmalar) adında başka bir kitap daha yazdı.

Bazı hikayeleri yüzyıllarca ağızdan ağıza dolaşıp günümüze kadar gelen eski masal ve hikayelerden aktarma, bazıları da kendi yazdığı hikayelerdir. Mâhî-yi siyâh-i kuçulu (Küçük Kara Balık), Peserek-i lebûfurûş (Pancarcı çocuk), Keçel-i kefterbâz (Güvercinci çocuk), Ulduz u kelâğhâ (Ulduz ile kargalar) ve “Serguzeşt-i dânehâ-yi berf” (Kar tanesinin serüveni) onun güzel çalışmalarındandır. Bir süre önce Tebriz’de çoğu ayrı ayrı yayımlanmış olan on iki masalı büyük bir kitap halinde ve “Kıssehâ-yi Behreng” (Behreng masalları) adıyla basılmıştır.[1]

Behrengî’nin[2] hikayelerinde, onun çalışmalarını, bu yolda gidenlerden ayıran farklı bir düşünce açıklanır. Bu düşünce Kıssehâ-yi Behreng adlı kitabın başındaki bölümde şöyle açıklanmaktadır:

“Çocuğa ince bir dünya görüşü vermek gerekir. Öyle bir ölçü ki, çeşitli ahlakî ve sosyal meseleleri, sürekli değişen şartlarda ve sosyal değişimlerde değerlendirebilsin. Ahlakî meselelerin, devamlı sabit kalan şeyler olmadığını biliyoruz. Bir yıl önce güzel olan şeyin iki yıl sonra kötü karşılanması mümkündür. Bir topluluktaki herhangi bir şeyin başka bir topluluğun ahlak anlayışına ters düşmesi olasıdır.

Bir ailede baba, ailenin tüm gelirini içki, eğlence ve kumara harcıyorsa, topluma değişiklik kazandıran hiçbir iz bırakmıyorsa veya sosyal değişmeye engel oluyorsa, çocuğun itaatli, doğru sözlü, sessiz sedasız olması gerekmez ve babanın düşüncelerini ve inançlarını olduğu gibi kabul eder.

Çocuk edebiyatının, Hıristiyanlığın gerektirdiği sevgi, dostluk, kanaat ve tevazudan ibaret olması gerekmez. Çocuğa insanlığa karşı olan, insanca olmayan, toplumsal tarihî tekamül yolunda engel olan her şeye ve herkese kin beslemesini söylemek gerekir. Bu kinin çocuk edebiyatına girmesi gerekir.

İtaat ve haktanırlık propagandasının yalnız terazi kefeleri ağır olan kimselere ait olması elbette beklenmeyen bir şey değildir. Fakat terazi kefeleri hafif olanlar için de bir değer taşımaz.”

Aşağıdaki hikaye onun Keçel-i kefterbâz (Güvercinci çocuk) adlı hikayesinden alınmış olup, hikayelerindeki yazı dilini gösterir:

“Yaşlı kadın:

-Evladım; bırak güvercin oyununu artık.

Keloğlan:

-Nene, benim güvercinlerim şimdiye kadar gördüğün güvercinlerden değil, bak..

Sonra güvercinlere dönerek:

-Güzel güvercinlerim; bir şeyler yapın; gönlümü şâd edin ve nenem mutlu olsun.

Güvercinler halkalandılar, fısıldaştılar ve hep birlikte havaya yükselerek gittiler.

Yaşlı kadın:

-Bunlar da senin güvercinlerinin vefası işte!

Yaşlı kadının sözleri bitmemişti ki güvercinler gökte beliriverdiler. Yanlarında birkaç keçe külah getirmişlerdi.

Yaşlı kadın:

-Şaşılacak şey! Sana kıymetli bir armağan getirmişler. Şimdi bak bakalım, başına uyuyor mu uymuyor mu?

Keloğlan keçe külahı başına geçirdi. Nene “Uuyuyor mi?” diye sordu. Sonra:

-Oğul, sen nerelisin?

Keloğlan:

-Nene, buralıyım.

Yaşlı kadın:

-Ver şu külahı bakayım.

Keloğlan külahı çıkardı, nenesine verdi. Yaşlı kadın külahı başına koydu. Keloğlan bağırdı:

-Nene! Nereye kayboldun?

Yaşlı kadın cevap vermedi. Keloğlan şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. Bir ses duydu; nenesinin çarkının sesi yükseldi. Odaya koştu. Çarkın kendi kendine döndüğünü ve yün eğirdiğini gördü. Artık keçe külahın özelliğinin ne olduğunu anlamıştı.

-Nene, üzme artık. Külahı ver de gidip biraz yiyecek bulayım. Takatsizlik ve açlıktan ölmek üzereyim!

Yaşlı kadın:

-Haram mala el sürmeyeceğine yemin et, o zaman veririm.

Keloğlan:

-Bana haram olan şeylere el sürmeyeceğime yemin ederim.

Yaşlı kadın külahı Keloğlana verdi. Keloğlan külahı başına koyup gitti. Birkaç mahalle ötede Dokumacı Hacı Ali yaşıyordu. Birkaç işyeri ve birkaç yüz işçisi ve hizmetçisi vardı. Keloğlan hem gidiyor hem kendi kendine “Pekala Keloğlancığım, hesapla bakalım. Hacı Ali’nin malı sana helal mi, değil mi? Hacı Alyi paraları nereden buluyor? Dükkanlarından. Kendisi çalışıyor mu? Hayır, elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor. Sadece dükkanlarının gelirlerini alıyor ve rahatlık içinde yaşıyor. O halde ne zaman çalışıyor ve faydası dokunuyor Keloğlancığım? Şansını iyi kullan. Sana bir şey soracağım; doğru cevap ver. Söyle bakalım, insanlar çalışmasa fabrikalar ne olur? Cevap: Kapanır. Soru: O zaman fabrikalar kazanç getirir mi? Cevap: Elbette hayır. Sonuç: O halde Keloğlancığım, bu soru ve cevaptan şu sonucu çıkarıyoruz: İşçiler çalışıyor ama geliri Hacı Ali alıyor. Sadece çok az bir şey veriyor onlara. O halde şimdi servet Hacı Ali’nin kendi malı olmadığına göre benim için helaldir.”

Keloğlan geniş hayallerle dokumacı Hacı Ali’nin evine girdi. Hizmetçilerden ve uşaklardan birkaç tanesi dış bahçede gidip geliyorlardı. Keloğlan aralarından geçti. Kimse farkına varmadı. İç bahçede Hacı Ali karılarından birkaçıyla oturmuş, havuz başında, koltuğuna oturmuş kahvaltı ediyordu. Bal, kaymak ve peksimetle çay içiyorlardı. Keloğlan’ın ağzı sulandı. Yaklaştı. Büyük bir lokma aldı. Hacı Ali bakınırken bal ile kaymağın yarısının yok olduğunu gördü. Dua etmeye, besleme ve tesbih çekmeye başladı. Keloğlan, Hacı Ali’nin çayını önünden alıp içti. Bu kez kadınlar ve Hacı ile korkudan bağırdılar. Her şeyi bırakıp odalara kaçıştılar. Keloğlan bal ile kaymağın hepsini yedi. Birkaç da çay içti ve odaları dolaşmaya çıktı.”

**

Bugün hikaye yazarlarının en önemlilerinden biri de Sâdık Çûbek’tir. Carlo Collodi’den çevirdiği Âdemek-i çûbî (Pinokyo), çocuk kitaplarının en ilginçlerinden biridir.

Rahmetli Cebbar Bağçeban da İran çocuk edebiyatının oluşmasında emeği geçenlerden biridir; İran millî kültürüne ve ileri düşünceli bir neslin eğitilmesine gönül vermiştir. Bir ömür boyu yeni metodlar geliştirmek, İranlı çocuklara yeni şeyler öğretmek için çalışmıştır. Gorg u çûbân, Bîr u jûb, Erûşân-i kûb, Bâdkonek adlı hikayeleri ile Zindegî-yi kûdekân (Çocukların hayatı) adlı kitabı onun belli başlı çalışmalarındandır. Bağçeban ileride görüleceği gibi çocuklar için sade ve güzel şiirler yazmıştır.

Ressam Erjengî de çocuklar için Hurûs u rûbâh, Hâle Sûske ve Aka Mûşe, Beççe hershâ firâr mîkonend adlı hikayeleri yazmıştır. Bu eserler yararlı ve güzel çocuk hikayelerindendir. Öte yandan Kûhî-yi Kirmânî’nin Çehâr efsâne-yi rûstâyî ve Pânzdeh efsâne-yi rûstâyî, Alinakî Vezîrî’nin her kitabı çeşitli konuları içeren ve şimdiye kadar iki defteri basılan “Hândenîhâ-yi kûdekân”, Zeynelâbidîn Şehsuvârî’nin derlediği Efsânehâ-yi kûdekân,  Rûhî-yi Erbâb’ın her birinde Pastör, Galile, Bach, Nevton, Mozart, Bethoven gibi kimseleri tanıttığı hikaye kitapları sade bir dille yazılan güzel hikayeler ihtiva eder.

Tahran’da bazı yayınevleri de çocuk hikayeleri yayımlamışlardır. Gutenberg yayınevi birkaç yıl önce başka milletlerin çocuk hikayelerinin tercüme ve yayımına başlamış, bunlar arasında Efsânehâ-yi millet-i kadîm, Efsânehâ-yi millet-i Ukrayn ve Kıssehâ-yi Çînî ve Turkmenî kitaplarını yayımlamıştır. Nûr-i Cihân yayınevi de çocuklar için sade, resimli ve renkli hikayeler basmış olup, Ordek-i purçûne, Berzger u mezra’aeş, Hergûş-i behânegû, Gorbe-yi mukallid ve Meymûn-i mashara ilk yayımlanmış eserlerdendir. Bu hikayelerin tümü yabancı hikayelerden tercüme veya adapte edilmiştir.

“Bungâh-i tercume ve neşr-i kitâb” da sade ve güzel hikayelerden oluşan bir kitabı Farsçaya çevirterek yayımlamıştır. İçinde daha çok ilkgençlik çağlarına hitap eden hikayelerin bulunduğu iki ciltlik bu kitap İran’da şimdiye kadar basılan hikaye kitaplarının en iyilerinden biri olup “Kıssehâ-yi Andersen” adını taşımaktadır. Çevirmenlerin imzası bulunmayan bu hikayeler bu sahada dünyaca meşhur olan Danimarkalı yazar Hanz Christian Andersen’in eserlerinden alınmıştır.

Seçkin bir çevirmen ve yazar kadrosuyla Kitâbhâ-yi telâyî (Altın Kitaplar) dizisini çıkaran Emîr-i Kebîr yayınevi, çocukların ve gençlerin fikrhi eğitimleri yolunda çalışan “Kânûn ve şûrâ-yi kitâb-i kûdek” yayınevleri bu yolda hizmet veren en önemli kuruluşlardır.

**

Çocukların ve gençlerin okuyacakları kitaplar yalnız bunlar değildir. Çağdaş yazarlardan birkaçı bugünki nesil için piyes kaleme almıştır. Mesûd,i Ferzad’ın Muallim-i kemâzâr ve Alinakî Vezîrî’nin Rûz-i pezîrâyî piyeslerinden bahsedilmişti. Dr. Ebulkâsım Cennetî-yi Atâyî de Ali Baba ve çihil dozd-i Bağdad (Ali ve kırk Bağdat hırsızı), Gurûr-i millî (Millî gurur) ve “Beççe-i şeytân” (Şeytanın çocuğu) piyeslerini yazmış, Ubeyd-i Zâkânî’nin Mûş u gorbe (Fare ile kedi)’sini nazmını bozmadan piyes haline getirmiştir.

Bu yüzyılda yaşayan bazı şairler çocuklar için şiir yazmışlardır. Bunlardan merhum İrec Mirza “Çocuklarımız başka nesildir. Yeni düşünceye ve eğitime muhtaçtırlar” diye düşüncelerini dile getirmiştir. İrec’den sonra Bahâr da sade bir dille bir iki kıta yazmışsa da her ikisinin yazdığı şiirler çocuk edebiyatında fazla tanınmamıştır. Pervin-i İ’tisâmî’nin kısa, şirin ve duygulu şiirleri çocukların ve gençlerin okuyacağı şiirler arasındadır.

Nîmâ Yûşic ve Cebbar Bağçeban’ın yazdığı şiirler çocuğun aklında kalacak uyuma ve vezne sahiptir.

Aşağıdaki şiir Nîmâ’ya aittir:

Çocuklar bahar geldi, açıldı çiçekler

Karlar eridi, yeşilliklerin üstünde

Dağlarda

Çocuklar bahar geldi!

Şimdi ağaçta öten kuşa kulak ver

Çıkar kürkü, giy abayı.

Uyan! Uyan! Çocuklar bahar geldi!

Baba evden, arı yuvadan çıkmış.

Herkes işinin peşinde

Çocuklar bahar geldi!

 

Aşağıdaki şiir Cebbar Bahçeban’ın “Duhter-i dihkân” adlı şiiridir.

Köylü kızı, iki üç gündür

Pamuk deriyor kozadan.

Minik bir kuş gördü, geçti o yandan

Bir pamuk dalına kondu.

Birazcık pamuğu kopardı gagasıyla

Açtı kanatlarını, uçtu oradan.

Kız seslendi: Minik kuşum!

Dur biraz, nazlı meleğim!

Bu pamuk ne işine yarar?

Yoksa pamuk mu ekmek istiyorsun?

Dedi: Yuvama götürüyorum.

O pamukla kendime yuva yapmak için

Yumurtlayıp yavrulayacağım.

Bu dünyada benim de isteklerim var.

Küçük kuş bunu dedi; uçtu oradan.

Köylü kızı bir ah çekti

Dedi: Bu kuş da benim gibi.

Onun isteği de benimki gibi.

Pamuk derip eve götüreyim

Bir yuva yapmak için.

Zahmet çekiyorum, pamuk ekiyorum.

Benim de dünyada arzum var.

 

BİBLİYOGRAFYA

Kânûn-i perveriş-i fikrî-yi kûdekân ve nevcivânân, Kânun’un muhtelif öğretici kitapları.

Sepîde-yi ferdâ (dergi), Dr. Âzer Rehnumâ’nın gözden geçirmesiyle, Çocuk edebiyatına mahsus sayılar, yıl 1336.

Şiârî Nijâd, Ali Ekber, Usûl-i edebiyyât-i kûdekân.

Şûrâ-yi kitâb-i kûdek, Şûrâ’nın muhtelif yayınları.

[1] Samed Behrengî’nin bütün masalları tarafımdan Türkçe’ye aktarılmış ve İstanbul Üniversitesi’nin web sayfasında yayımlanmıştır. (Çevirmenin notu)

[2] Behrengî’nin çocukluk arkadaşlarından biri olan Sayın Gulâmhuseyn Fernûd, bir gün hep birlikte dereye yüzmeye gittiklerini, Samed’in derenin derince bir yerinde yüzdüğünü, ancak dipte çamur yığını olduğu için ayağının saplandığını ve hiçbir şey yapamadıkları için gözlerinin önünde arkadaşlarının boğulduğunu gördüklerini, onun Şah’ın adamları tarafından öldürülüşünün asılsız olduğunu söylemiştir. (Çevirmenin notu)

© 2006-2008 doguedebiyati.com

Bu sitenin bütün içeriği uluslararası telif hakları tarafından korunmaktadır.

Sitede yayınlanan bütün yazı ve kitapların telif hakları, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazar ve çevirmenlerine aittir.

Site adı ile birlikte yazar ve çevirmenlerin adları anılarak, tanıtım amacıyla kısa alıntılar yapılabilir.

Ancak yazar veya çevirmenlerin yazılı izni olmadan, yazı ve kitapların tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz.

Resim, çizim, ses dosyaları ve sitenin her türlü içeriği izinsiz kullanılamaz.

Görüş, öneri ve eleştirileriniz için:

admin@doguedebiyati.com